GeziyoruZ

BİZİMLE GEZMEYE VAR MISINIZ??

Elazığ


Elazığ, tarih öncesi dönemden başlayarak, çeşitli uygarlıklara yerleşim yeri olan, Elazığ’ın tarihi, Harput tarihi olarak incelenmektedir. Zira Elazığ, M.Ö. 3000’li yıllarda kurulduğu sanılan, Harput kentinin ovadaki devamıdır. Sanayi bakımından çok iyi durumdadır. Doğu anadolunun en gelişmiş ilidir. Elazığ’dan sonra gelişmişlik açısından Malatya, Erzurum ve Van gelir.

Merkez ilçeye bağlı 2 bucak bulunmaktadır.

Bu yörede tarihçe bilinen en eski kavim Hurri’lerdir. Daha sonra önemli uygarlıklardan, sırası ile Hititler, Urartular, Romalılar, Bizanslılar/Bizans İmparatorluğu, Sasaniler, Azeri Türkleri ve Araplar bölgede egemen olmuşlardır.

Malazgirt Savaşı’nden sonra (1087 yılında) Türk egemenliğine giren Harput, önce Çubukoğulları, sonra Artukoğulları, Selçuklular, Dulkadiroğulları ve Akkoyunlular elinde kalmış, 1515 yılında Yavuz Sultan Selim tarafından Osmanlı İmparatorluğu’na katılmıştır. Mezra denilen bugünkü yerleşim yerine 1834’de taşınan Elazığ’a 1862 yılında Abdulaziz’in Valilerinden İsmail Paşa tarafından Mamuret-ül Aziz ismi verilmiştir. Zaman içinde bölgeye eyalet merkezliği yapan şehre 1937 yılında Atatürk tarafından tahıl ambarı bolluk ve bereket anlamına gelen El’azık adı verilmiş olup, zamanla Türkçe ses uyumuna uygunluğu ve söyleniş kolaylığı nedeniyle Elazığ olarak kullanılır olmuştur.

Geçmişte karasal iklimin hüküm sürdüğü Elazığ, yapılan ve yapılmakta olan barajların etkisi ile ılıman bir iklime geçiş yapmıştır.

Türkiyenin en köklü üniversitelerinden Fırat Üniversiteside gine bu şehirde bulunmaktadır.

Ekonomi

Ekonomisi sanâyi, tarım ve ticârete dayanır. Keban Barajının yapılmasından sonra tarıma elverişli toprakların bir kısmı toprak altında kaldığından, tarım alanlarının azalması paralelinde sanâyi canlanmıştır. Gayri sâfi gelirinin % 30’u sanâyi, % 10’u ticâret ve % 25’i tarım sektöründen elde edilir. Toprak altı ve üstü çok zengindir.

Tarım: Ovaları az fakat çok verimlidir. Bol suları bulunan büyük akarsuların suladığı bu ovalarda, buğday, arpa, pirinç, şekerpancarı, tütün, fasulye, nohut, mercimek, fiğ, burçak, soğan, sarmısak, pamuk, üzüm, elma, armut, kayısı, ceviz, bâdem ve dut yetişir. Yetiştirilen ürünler arasında lahana, kavun ve çilek önemli gelir kaynağı hâline gelmiştir.

Hayvancılık: Elazığ hayvancılığa çok elverişlidir. Geniş mer’a ve çayırları, Karacadağ gibi yaylaları buna müsâittir. İl dâhilinde koyun, kıl keçisi, sığır, at ve katır beslenir. Arıcılık gelişmiştir. Akarsu ve gölleri bol ve su bakımından zengin olmasına rağmen balıkçılık henüz gelişmemiştir. Keban baraj gölünde sazan ve aynalı sazan balığı yetiştirilmeye başlanmıştır.

Ormancılık: İlin orman sahası her ne kadar % 25 görünmekte ise de çoğu fundalık olup, mevcut ormanlar da bakımsızdır (106.000 hektar).

  Elazığ mâdenciliğin zirâatle yarıştığı ve hattâ zirâati geçtiği bir yerdir. Toprakları mâdenle doludur. Bakır, krom, simli kurşun ve betonit başlıcalarıdır. Ergani Bakır İşletmesi’nde; blister bakır, sülfirik asit ve prit tüvenan cevher istihsal edilir. Diğer mâden işletmeleri Guleman Krom İşletmesi, Ferro Krom Te’sisleri ve Elazığ Betonit Fabrikasıdır. Alacakaya ve Arıcak ilçelerinde çıkarılan mermer dünyâca meşhurdur. Kendine has özelliği bulunan Elazığ mermerini işlemek üzere son senelerde birçok mermer işleme fabrikası kurulmuştur.

Sanâyi: Elazığ’ın mâden bakımından zengin ve Türkiye’nin en büyük hidroelektrik santralının bu ilde oluşu ile sanâyi gelişmiştir. İrili ufaklı 1200 sanâyi iş kolu vardır. Elazığ sanâyi alanında Doğu Anadolu bölgesinde önemli bir yere sâhiptir. Özellikle Organize Sanâyi Bölgesinin kurulması ile fabrika sayısı hızla artmıştır. 49 fabrikalık sanâyi bölgesinde 20 fabrika inşaatı tamamlanarak üretime geçmiştir. Diğerlerinin inşaatı devam etmektedir. Un, deri, şeker, çimento, pamukyağı, pamuk ipliği, kiremit, yün, süt, yem, azot, süper fosfat, kireç, plastik boru, tüpgaz îmâlâtı ve dolum, kâğıt, tekstil, meşrubat, matbaacılık, mermer, ayçiçek yağı, ayakkabı, mobilya, sabun, tıbbî malzeme fabrikaları başlıca büyük sanâyi kuruluşlardır.

Ulaşım: Elazığ doğuyu batıya bağlayan yolların kavşak noktasındadır. Karayolları Ankara-Kayseri-Malatya-Elazığ-Bingöl-Muş karayolu, Adana-Maraş-Malatya-Elazığ- Tunceli karayolu, Mardin-Diyarbakır-Arapkir-Keban-Elazığ karayolu ile İran-Erzurum- Tunceli-Elazığ milletlerarası yollar ile bağlıdır. İyi asfalt vasfında olan bu yollardan Elazığ içinde kalan kısımlarının uzunluğu 425 kilometredir. Ankara-Kayseri-Sivas-Malatya demiryolu Elazığ’da iki kola ayrılır. Bir kol Diyarbakır-Batman’a diğeri Palu-Genç- Muş-Tatvan’a ulaşır. İl sınırları içinde kalan demiryolu 272 km ve 15 duraklıdır. 1981 yılında temeli atılıp, 1986 yılında hizmete giren Fırat köprüsü, Türkiye’nin en uzun köprüsüdür. 2030 m olup, 30 adet betonarme ayak üzerine inşâ edilmiştir. İmkanları her geçen sene artırılan hava alanı ile Ankara-İstanbul-Kayseri ve Malatya’ya seferler yapılmaktadır. Ayrıca Keban Baraj Gölü üzerinde Ağın ilçesi ile Tunceli’nin ilçeleri arasında feribotla ulaşım sağlanmaktadır

Nufus ve Sosyal Yaşam

Nüfûsu: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 498.225 olup, 272.790’ı şehirlerde, 225.435’i köylerde yaşamaktadır. Yüzölçümü 9153 km2 ve nüfus yoğunluğu 54’dür. Selçuklular ve Osmanlılar zamânında kültür, san’at ve iktisâdî bakımdan büyük bir merkez idi. Osmanlı devri eyâlet merkezi olan Harput, 19. asır başından îtibâren gerilemeye başlamıştır. Bunun başlıca sebebi kale şehirlerinin önemini kaybetmiş olması, dağ üzerinde olduğundan gelişmesinin zor oluşu, civar illere bağlayan yolların virajlı olmasıdır. 1950’den sonra Elazığ yeniden gelişme seyrine girmiştir. Yakın bir gelecekte bölgenin büyük gelişmiş bir şehri hâline gelecektir.

Örf ve âdetleri: Oğuz boylarının ve Orta Anadolu halkının yaşayış ve doğuşu, Türk-İslâm kültürü hâkimdir. Elazığ folklor ve mahallî oyunlar bakımından Türkiye’nin en zengin bölgesidir. Zarif mahallî elbiseler, çok hareketli halk oyunları, bilhassa, “çayda çıra” oyunu ile isim yapmıştır. Eskiden ayrı ayrı oynanan oyunlar bugün müştereken oynanmaya başlamıştır. Başlıca oyunları Halay, Tamzara, Delilo, Üçayak ve Bıçak oyunudur. Mahallî kıyâfetleri (Harput Şalvarı) denilen üst kısmına gömlek, üstüne yelek giyilir, bele renkli kuşak sarılır. Kadınlar (geyme) “blüz”, ince yün çorap ve pullu papuç giyerler. Altta şalvar üzerine giyilen üçetek, bele takılan gümüş kemer, başa geçirilen fes ve bunu örten oyalı yazma (Hotoz)dur. El sanatları çok ileri gitmiştir. Dokumacılık, (halı ve kilim), ahşap, taş, bakır ve gümüş işçiliği ve ipekçilik meşhurdur. Elazığ’ın zengin bir halk edebiyâtı vardır. Dîvan şâirleri çoktur. Hacı Reşid Efendi, Ömer Nâimi Efendi, Hacı Hayri Bey, Harputî Âşık Câferî başlıcalarıdır.

Elazığ mutfağı, lezzetli yemekleri ile Türk mutfağında önemli yer tutar. Tarhana, erişte, kurut, kelleçoş, lobik, içli köfte, Harput köftesi, ışkın yemeği, taş ekmeği, patile, ekşili köfte, ışgene, döğme çorbası ile zengin bir mutfağa sâhiptir. Ayrıca kış aylarının vazgeçilmez ikramı olan orçik (cevizli sucuk) Elazığ’la özdeşleşen bir isim hâline gelmiştir. Orçikli şeker de Elazığ’a has bir şekerleme türüdür.

Elazığ’ın çedene kahvesi meşhurdur. Şifâ kaynağı lezzetli bir kahve olan çedene, bölgede yetişen menengiç ağacının meyvesinin kavrulup, ezilmesinden elde edilir. Nefes darlığı, mîde ve akciğer rahatsızlıklarına iyi geldiği tesbit edilmiştir.

1000 yataklı akıl ve ruh hastalıkları hastânesi, İstanbul Bakırköy akıl ve ruh hastânesinden sonra ikinci büyük hastânedir. Cüzzam hastânesi ise alanında büyüklük bakımından Türkiye’nin en büyük hastânesidir. Ayrıca 10 hastânesi vardır.

Eğitim: Osmanlı devrinde önemli bir kültür merkezi olan Elazığ zamanla gerilemiştir. Okur-yazar nisbeti % 70’e yakındır. 149 anaokulu, 705 ilkokul, 41 ortaokul, 6 meslekî ve teknik ortaokul, 15 lise ve 10 meslek lisesi, Fırat Üniversitesi’ne bağlı Fen ve Edebiyât, Veterinerlik, Mühendislik, Tıp Fakülteleri ile Su Ürünleri Yüksek Okulu, Teknik Eğitim Fakültesi mevcuttur (1988).

Coğrafya

Elazığ’ın % 15’i ovalık, % 57’si dağlık, % 27’si plato ve % 1’i yaylalardan ibârettir.

Dağları: Elazığ ili toprakları, doğu, güney ve batı yönlerinden oval bir şekilde Doğu Torosların batı uzantılarıyla çevrilidir. Kuzeybatıdan ise Munzur Dağlarının güney uzantıları il topraklarına girer. Doğu Toroslar, Malatya ve Elazığ il sınırları içinde başlamaktadır. Başlıca dağları; Hazar Baba Dağı (2290 m), Mastar Dağı (2171 m), Hasan Dağı (1864 m), Çilemek Dağı (1710 m), Karaoğlan Dağı (2329 m), Bahtiyar Dağı (1850 m), Bulutlu Dağı (2020 m), Hazar Dağı (Gülşen Tepe 2347 m), Akdağ (2620 m), Karaboğa Dağlarının Karaömer Tepesi (2477 m)dir.

Ovaları: Ovalar küçük fakat verimlidir. Başlıca ovaları: Elazığ (Harput) Ovası: 35 km2dir. Denizden yüksekliği 1000 metredir. Dağlarla çevrilidir. Kesrik Suyu ve Sürsürü Çayı ile sulanır. Uluova: İlin en büyük ovasıdır. Yüzölçümü 325 km2dir. Deniz seviyesinden yüksekliği 1000 metredir. 11.600 hektarlık bölümü Keban Baraj Gölünden 5000 hektarlık bölümü DSİ tarafından yer altı suları vâsıtasıyla sulanmaktadır. Palu Ovası: Alüvyonlu topraklarla kaplı çok verimli bir ovadır. Çöküntü alanıdır. Bunlardan başka Behramaz Ovası, Mürüdü Ovası, Zihni Ovası, Murat Vâdisi, Fırat Vâdisi ve Karasu Vâdisi çok verimli ova ve düzlüklerdir.

Akarsuları: Elazığ akarsu bakımından çok zengindir. Büyük ve suları gür, nehir ve ırmaklar bu ilden geçer. Başlıca akarsuları:

Fırat: Keban ilçesinin kuzeyinde birleşen Murat Irmağı ve Karasu, Fırat ismini alır. Elazığ-Malatya sınırını teşkil eder. Derin bir vâdiden geçtiği için sulamada kullanılmaz. Güney Toros Dağlarını hızlı akıntı ve 300’den fazla çağlayanla aşar. Murat Suyu: Doğu Fırat denilen Murat Suyu, Ağrı Dağı eteklerinden çıkar. Muş Ovasından sonra, Peri Suyu ile ve Keban kuzeyinde Batı Fırat (Karasu) ile birleşir. Murat Suyu, Peri Suyu ve Karasu, Keban Baraj Gölüne dökülür. Bu barajın güney batısından Fırat ismi ile çıkar. Peri Çayı (suyu) debisi 100 m3tür. Murat Suyunun en büyük koludur. Bingöl’ün Şeytan Dağlarından çıkar. Tunceli’de Munzur Suyu ile birleşir sonra Keban Barajı Gölüne dökülür. Haringet Çayı: Hazar Gölünden çıkar. Dicle’nin başlangıcı sayılır. Elazığ’dan sonra Diyarbakır’a girince Dicle ismini alır.

Gölleri: Hazar Gölü: Tabiî bir göldür. Çöküntüyle meydana gelmiştir. Deniz seviyesinden yüksekliği 1223 m, yüzölçümü 70 km2 olup, 16×4,5 km’lik bir alanı kaplar. Derinliği 250 m’dir. Gölün suyu, Uluovaya akıtılarak sulamada ve hidroelektrik enerji elde etmede kullanılır. Gölün etrâfı yemyeşil manzaralıdır. Göl içinde lezzetli balıklar yetişir. Keban Baraj Gölü: Türkiye’nin en büyük baraj (sun’î) gölüdür. Karasu ile Murat Suyunun birleştiği yerin ilerisindeki boğazda yapılmıştır. Barajın temelden yüksekliği 210 m’dir. Vâdi tabanından ise 167 m yüksekliktedir. 677 km2lik yüzölçümü ile Van ve Tuz gölünden sonra üçüncü büyük göldür. Sekiz ünitesi ile senede 7,5 milyar kilowatt-saat elektrik enerjisi üretilmektedir. Denizden yüksekliği 845 m, en derin yeri 160 m, vâdi boyunca uzunluğu 125 km, sağ kıyısı kaya dolgu ve sol kıyısı beton dolgudur. İçinde balık yetiştirilmektedir. Türkiye’nin elektrik enerji istihsâlinin dörtte biri Keban’dan elde edilir. Cip Baraj Gölü: Cip Çayı üzerinde ve Cip köyü yakınında toprak dolgu bir barajdır. Toplanan su kapasitesi 5 milyon m3tür. 800 hektarlık bir alanı sular. Kalecik Baraj Gölü, Elazığ’ın 100 km doğusunda Karakoçan ilçesi sınırları içinde bulunmaktadır. Kalecik Çayı üzerinde kurulu olup, toprak dolgu biçimindedir. Sulama amaçlıdır.

İklim ve Bitki Örtüsü

Kara iklimi hüküm sürer. Karasal iklimin yanı sıra yer yer akdeniz iklimi özelliği taşımaktadır. Bu iklim değişikliği KebanBarajı kurulduktan sonra meydana gelmiştir. Elazığ iklimi, Akdeniz ve karasal iklim arasında bir geçiş özelliği de gösterir. Yazlar sıcak ve kurak, kışlar soğuk ve sert geçer. Isı -15°C ile +42°C arasında seyreder. Senelik yağış ortalaması 433 mm’dir. En fazla yağış ilkbahara âittir.

İl topraklarının % 25’i orman ve fundalık, % 25’i ekili ve dikili arâzi ve % 42’si çayır ve mer’adır. Ekime müsâit olmayan arâzi % 8’dir. Ormanları bakımsızdır. Vâdiler ve akarsu etrâfı bitki örtüsü bakımından zengindir.

Şehir Tarihi

Elazığ, Eski Harput’un bir devâmıdır. Harput şehri ise, Anadolu’nun en eski yerleşim merkezlerindendir. Harput’un bilinen en eski sâkinleri Hurrilerdir. Hurrilerden sonra bölgeye Hititler hâkim olmuştur. M.Ö. IX. yüzyıldan îtibâren ise Urartular bölgeye hâkim oldular. Hitit devletinin başkenti “Hattuşaş” (Boğazköy)taki yazılı kaynaklarda Harput mıntıkası, “Işuva” olarak geçer. Bilâhare bu bölge Mittaniler, âsurlular, Persler arasında el değiştirmiş, Makedonya Kralı İskender’in istilâsına uğramış, İskender’in ölümünden sonra Selevkoslar, Partlar, Kommagene Krallığı arasında el değiştirmiş, M.Ö. 3. asırda Roma’nın hâkimiyeti altına girmiştir. Roma’nın M.S. 395’te bölünmesi üzerine bu bölge Bizans (DoğuRoma)ın payına düşmüştür. Hazret-i Ömer zamânında 624-650 seneleri arasında Harput ve civârı, İslâm ordusu tarafından fethedilmiştir. Sonra Bizanslılar bölgeyi geri almışlarsa da, 1071 Malazgirt Zaferinden sonra Türk akınları başlamıştır. Türkmen beylerinden Çubuk Bey, 1085’te Bizans komutanı Philaretos Brakhamios’u yenerek Harput’u fethetmiştir. Kısa bir müddet sonra civar kaleleri de fetheden Çubuk Bey ölünce yerine oğlu Mehmed Bey geçti.

1115’te Artukoğlu Belek Bey, bölgeyi ele geçirerek, Harput merkez olmak üzere Artukoğulları’nın Harput kolunu kurdu. Kısa zamanda Harput’tan Halep’e kadar uzanan bir devlet hâlini aldı. 1234’te Anadolu Selçuklu Sultânı Alâeddîn Keykubat, Elazığ’ı kendi topraklarına katarak Artukoğullarının Harput koluna son verdi.

Selçuklular devrinde Harput, bir Subaşı ile idâre ediliyordu. Gıyâseddîn Keyhüsrev’in 1243 Kösedağ Savaşında Moğollara yenilmesi üzerine bölge İlhanlıların hâkimiyeti altına girdi. Anadolu Selçuklu Devletinin yıkılması üzerine Anadolu’da beylikler dönemi başladı. 1399’da bağımsızlığını îlân eden Dulkadiroğlu Zeyneddîn Karaca, Harput’a hâkim oldu. Dulkadiroğulları zamânında Harput önemli yerleşim merkezlerinden biriydi.

1468’de Akkoyunlu Hükümdârı Uzun Hasan, Dulkadiroğullarından Melik Arslan’la mücâdele etmiş ve Melik Arslan’ın sulh istemesi üzerine 4000 altın göndererek Harput Kalesini teslim almıştır.

Akkoyunlulardan sonra Harput’un idâresi Şah İsmâil Safevî’ye geçmiştir (1507). Yavuz Sultan Selim, Çaldıran Seferinden döndükten sonra (1514) Doğu Anadolu’nun fethi için Bıyıklı Mehmed Paşayı görevlendirmiştir. Bu bölgedeki beylerin Osmanlı idâresine alınması için Mehmed Paşaya meşhur târihçi İdris-i Bitlisî yardım etmiştir. Yavuz Sultan Selim Han 1515 yılında Karaman beylerbeyi Hüsrev Paşa kumandasında büyük bir orduyu yola çıkardı ve ordu Diyarbakır tarafına gitmeden evvel Harput ve Ergani’yi zaptetmekle meşgul oldu. Harput’un etrâfı Çerkez Hüseyin Bey tarafından alınmasına rağmen, kale henüz İranlıların elindeydi. Yeniçerilerle berâber Kemah Hâkimi Karaçinzâde Ahmed Bey kaleyi kuşattılar ve üç günlük muhâsaradan sonra kale zaptedildi.

Harput ve yöresi eski devirlerden Osmanlı devrine kadar, kültürel bakımdan târihte önemli bir bölge olmuştur.

Tarihi Eser ve Turistik Yerler

Elazığ, turizm potansiyeli yüksek olan bir ilimizdir. Târihî eserleri, tabiî güzellikleri ve zengin folkloruyla turisti çeken özelliklere sâhiptir.

Harput Kalesi: Coğrafi durum bakımından tarih boyunca önemli bir kale olarak kendinden bahsettirmiştir. Yalçın kaya üzerine inşâ edilmiş olan kalenin iç kısmında birçok yapı kalıntıları mevcuttur. İç kale ve dış sur olmak üzere iki bölümden meydana gelmiştir. Dış surlar tamâmen yıkılmış, sadece Harput’a girişte bâzı kalıntıları zamanımıza gelmiştir. “Süt Kalesi” diye adlandırılan iç kale, muhasarası çok güç olan bir kaledir. Roma, Bizans ve Arapların Harput Kalesini ele geçirdikleri târihî belgelerde mevcuttur. Yalnız bu devrelere ait izler kalede görülmemektedir. Kale duvarlarının örme tekniğinden, Osmanlılar devrinde de onarım görmüş olduğu anlaşılır. Kaleye ait onarım kitabelerinden bâzıları Harput Müzesinde bulunmaktadır. Doğu Torosların yalçın kayalıkları üzerine kurulmuştur. Araplar Hısn-ı Ziyâd (Ziyâd Kalesi), Bizanslılar (Ziata), Türkler ise Harput Kalesi demişlerdir.

Palu Kalesi: Asuriler’den kalma çivi yazısıyla yazılmış dev bir kitabesi vardır. Tamamen yıkılmıştır.

Ahmed Bey Camii: Harput’a dağ kapısından girişte ilk görülen camidir. Yıkık olan caminin mihrabı ve minaresinin kaide kısmı mevcuttur. Kesme taşlardan yapılmış olan mihrap sadedir. Minare kuzeyde camiye bitişik, fakat camiden tamamen ayrı olarak inşa edilmiştir. Osmanlı devrinin ilk sancak beylerinden Ahmed Bey tarafından yaptırılmıştır. İlk Osmanlı devri eseri olması bakımından önemlidir.

Ağa Camii: Harput’a girişte solda yer almaktadır. Dikdörtgen planlı cami tamâmen yıkılmasına rağmen ince işçilik gösteren taş minâresi ayakta durmaktadır. Osmanlı devri yapısı olan bu câmi, müzedeki kitâbesine göre, 1559 yılında Pervâne Ağa tarafından yaptırılmıştır.

Alacalı Mescit: Eski Harput’un Kayabaşı mevkiinde bulunmaktadır. Dikdörtgen plânlı yapının üzeri düz dam ile örtülüdür. Mihrap, kesme taştan sâde olarak yapılmış ve mihrap içi atalaktitlerle süslenmiştir. Kalın gövdeli minâre, iki renkli taşla örülmüştür. İlk inşâsı Artuklulara âit olan bu mescit, 19. yüzyılda onarım görmüştür. Ahşap tavanı bu onarım sırasında yapılmıştır. Minâresi, şerefeye kadar bir sıra beyaz bir sıra karataşlardan yapılmış, şerefeden yukarısı karalı-beyazlı taşlarla dama şeklinde örülmüştür.

Kurşunlu Câmii: Eskiden etrafında bulunan medreseler tamâmen yıkılmıştır. Bugün park olarak kullanılan bahçesindeki asırlık çınar, eski eser niteliğini taşımaktadır. Câminin harim kısmı kare plânlı olup, kubbe ile örtülüdür. Kubbeye geçiş tromplarla sağlanmaktadır. Kubbe kasnağında 4 pencere vardır. Mihrap kesme taştan örülmüş, sâde bir iniş hâlindedir. Harim kapısı yonca yaprağı şeklinde bir kemere sâhiptir. Bu tip kemer bölgede sevilen bir özelliktir. Son cemâat mahalli revaklı olup, orta kısmı beşik tonozlu, kenarlar ise kubbelidir. Kubbeler kurşunla kaplıdır. Minâre son cemâat mahalline bitişik olarak yapılmış olmasına rağmen tamâmen müstakildir. Kare kâide kısmından sekizgen ve sağır nişli gövde altına, oradan da oldukça uzun yuvarlak gövdeye geçilir. Kapı üzerinde iki kitabesi mevcuttur. Bir tânesi oldukça harapdır. İkinci kitâbe ise kapı kemeri üzerinde bulunmakta ve üzerinde 1153 H. târihi okunmaktadır. Câmi içinde abanoz ağacından yapılmış, san’at değeri büyük olan bir minber vardır. Bu minber aslında Ulu Câmiye âittir. Ulu Câmi onarılırken buraya getirilmiştir.

Sara Hâtun Câmii: Kare plânlı câminin orta kısmının üzeri, dört kalın sütuna dayanan kubbe ile kenarları ise tonozla örtülüdür. Kubbe, tonozları örten çatı ortasından çok az yükselmektedir. Mihrap sâde bir niş hâlindedir. Minberi ise Harput taş işçiliğini göstermesi bakımından önemlidir. Son cemaat mahalli ile harim kısmı arasında bulunan minarenin merdiven kısımları koyu renk taştan, diğer kısımları ise beyaz renk taştan örülmüştür. Minârenin 1898 yılında yaptırıldığı kitâbesinden anlaşılmaktadır. Câminin ilk kısımlarında san’at değeri olan yazılar vardır. Sara Hâtun Câmiinin Akkoyunlu Hükümdârı Bahadır Han (Uzun Hasan) ın annesi Sara Hâtun tarafından yaptırılmış olduğu söylenir. Fakat daha sonraki devirlerde yapılmış olan birçok onarım, onun ilk inşâ tipini tamâmen bozmuştur. Kıble duvarının sol tarafındaki kitâbede 1585 (H. 993) yılında Hacı Mustafa tarafından onarıldığından bahsedilir. 1843 yılında da Harput müftüsü Hacı Ahmed tarafından bugünkü durumuna getirilmiştir.

Ulu Câmi: Harput’un en önemli ve en eski yapısıdır. Dikdörtgen plânlı, duvarları moloz taştan; kubbe, kemerler ve minâre tuğladan yapılmıştır. İki kapısı mevcuttur. Sara Hâtun Câmiinin doğusunda, kaleye hakim bir yerdedir. Câmi, harim kısmı, son cemâat mahalli ve avlu olmak üzere üç bölümden meydana gelmektedir. Minâre bugünkü giriş kapısının hemen arkasında kare kaide üzerinde yükselir. Kalın eğri gövdesi değişik tuğla tezyinatlıdır. Artukoğulları yapısı olan bu câmi Anadolu’nun en eski câmileri arasındadır. Avludaki kitâbesine göre 1556-1557 senesinde Artukoğlu Fahreddîn Karaarslan tarafından inşâ ettirilmiştir. Tuğla işçiliğinin çok güzel bir örneğini veren minâresi eğri oluşu bakımından dikkat çekicidir.

Yusuf Ziyâ Paşa Câmii: Keban’ın önemli bir târihi eseridir. Yusuf Ziyâ Paşa yaptırmıştır. Osmanlıların son dönem mimârisi ve süslemelerinin çok güzel bir örneğidir. Hicrî 1210’da yapılmıştır. Bir san’at eseri olan kubbesi 4 sütun üzerine oturtulmuştur. Mihrap ve mimberde oyma taş süslemeler kullanılmıştır. İki kapısı oyularak süslenmiş tahtalardan yapılmıştır. Keban’ın en büyük câmisidir. Minâresi kesme taştandır.

Murad Baba Türbesi: Ağa Câmii yanında bulunan bu türbe altıgen plânlı ve üzeri basık bir kubbe ile örtülüdür. Kubbeye geçiş tromplarla sağlanmıştır. Osmanlı devri yapısı olan bu türbe oldukça harap durumdadır.

İmam Efendi Türbesi: Osman Bedreddîn Erzurumî adı ile de bilinen büyük velînin türbesi Harput Mezarlığındadır. Çok ziyâret edilen yerlerin başında gelir.

Arap Baba Türbesi ve Mescidi: Kurşunlu Câmiinin doğusunda, Elazığ ovasına bakan yamaç üzerinde bulunmaktadır. Selçuklu devri mimârisine göre iki katlı olarak inşâ edilmiş yapının sağ tarafında mescit kısmı bulunmaktadır. Burada bulunan ve Arap Baba diye anılan şahsa âit cesed bozulmadan zamânımıza kadar gelmiştir. Yalnız cesedin yapıya âit olmadığı sonradan konulduğu rivâyet edilmektedir. Söz konusu şahsın şehid olduğu bilinmektedir. Kitâbesine göre bu yapı Selçuklu sultânı Üçüncü Gıyâseddîn Keyhüsrev zamânında 1280 (H. 670) târihinde inşâ edilmiştir.

Mansûr Baba Türbesi: Sara Hâtun Câmiinin kuzey batısındadır. Sekizgen plânlı iç kısım orijinal şeklini muhâfaza etmektedir. Fakat üst örtü sistemi sonradan yapılmıştır. İki katlı bir yapı olduğu izlerden belli olmaktadır. İçinde sanduka bulunmaktadır. Yapının Artukoğulları devrine âit olma ihtimâli kuvvetlidir.

Fâtih Ahmed Baba Türbesi ve Mescidi: Harput’tan 2 kilometre uzaklıktadır. Mesîre yeri ve ziyâretgâh olarak kullanılmaktadır. Kaya üzerinde inşa edilmiş türbenin yanında san’at değeri olan bir mescidi ve yanında çeşmesi vardır. Türbe altıgen plânlı olup, üst kısmı sonradan yapılmış yalnız cenâzelik kısmı mevcuttur. İçinde büyük bir sanduka bulunmaktadır.

Seyyid MuhammedKattâl Türbesi: Elazığ-Diyarbakır yolu üzerinde, Kartaldere köyündedir.Hakkında fazla bir bilgi yoktur. Peygamber efendimizin dördüncü göbekten torunu ve büyük bir zât olduğu, türbedeki kitâbeden anlaşılmaktadır. Türbenin bitişiğinde ayrıca mescid vardır.

Hoca Hasan Hamamı: Ağa Câmiinden anayolu tâkip ederek gidildiğinde sağda yer almaktadır. Kurşunlu Câmiinin güneyinde bulunur. Zamânımıza kadar iyi gelmiş klasik Osmanlı tipi hamamlarından biridir. Soyunma, ılıklık ve yıkanma yerlerinden meydana gelmiştir. İki giriş kapısı bulunur. Soyunma yeri kare plânlı ve üzeri kubbe ile örtülüdür. Tamâmen yıkılmış olan ılıklıktan yıkanma yerine geçilir. Yıkanma yeri dört eyvanlı ortası büyük kubbeli ve köşelerde birer kubbeli halvetlerden meydana gelmiştir.

Cemşit (Cimşit) Hamamı: Sara Hâtun Câmii bitişiğinde bulunan bu hamam klasik Osmanlı hamamları tipindedir. Zamânımıza kadar bozulmadan gelmiştir. Su ihtiyâcını ünlü Dabakhâne şifâlı suyu ile karşılayan Cemşit Hamamının bâzı dert ve sıkıntılara karşı çok etkili olduğuna halk arasında inanılmaktadır. Soyunma yeri kare plânlı ve üzeri kubbe ile örtülüdür. İçte ortada havuz, kenarlarında setler bulunmaktadır. İki kapı ile ılıklık kapısı geçilir ve yıkanma kısmı Sara Hâtun Câmiine dayanır. Bu yapı, Yavuz Sultan Selîm’in Palu sipâhi beylerinden Cemşit Bey tarafından yaptırılmıştır (on dördüncü asrın ilk yarısı). Vakıflar Genel Müdürlüğü bu hamamı restore ederek halkın hizmetine açmıştır.

İbrâhim Şah Kervansarayı: Elazığ-Çemişkezek yolunda Fırat köprüsünden öncedir. On üçüncü asırda Artuklular’dan Nizâmeddîn İbrâhim inşâ ettirmiştir.

Dördüncü Murâd Hanı: Elazığ’ın Denizli köyündedir. Kışlık ve yazlık bölümlerden meydana gelen hanın giriş kapısının solunda bir mescid vardır. Bugün yıkık durumdadır.

Meryem Ana Kilisesi: Harput’ta bulunan en eski Süryâni kilisesidir. Kilise iyi bir durumda zamânımıza kadar gelmiştir. Dikdörtgen plânlı olup, bir duvarını bunun oturduğu kaya teşkil etmektedir. Diğer duvarları moloz taşlarla örülmüştür. Dışarı taşkın apsis önü yarı kubbe ile, diğer kısımları molozlarla örtülüdür. Apsis kenarındaki hücrelerden kaleye giden gizli yolların mevcut olduğu söylenmektedir. Bugün bu kısımlar toprakla dolmuştur. İlk inşâsına âit kitâbe mevcut değildir. Mardin Süryâni metropolitindeki kayıtlardan alınan bilgilere göre 1179 ile 1845 senelerinde onarılmıştır.

Harput Müzesi: 1960’da Alacamescit Medresesi’nde açılmıştır. Çeşitli çağlara âit târihî eserler sergilenmektedir.

Elazığ Arkeoloji ve Etnoğrafya Müzesi: 1965 senesinde kurulmuştur. Bugün Fırat Üniversitesi Rektörlüğü Kampüsü içerisindedir.

Mesîre Yerleri

Hazar Gölü: Elazığ’ın 30 km güneyinde, 70 km2’lik bir alanı kaplayan bu göl Mastar ve Hazar Baba dağları arasındadır. Çevresi yemyeşil, manzarası güzel, kıyıları kumsaldır. Gölün bir tarafından Elazığ-Kurtalan, öbür tarafından Elazığ-Diyarbakır devlet karayolu geçtiği için ulaşım kolaydır. Göl her çeşit su sporuna elverişlidir. Bol balık avlanır. Ortasında bulunan iki küçük adadan birinde (Manastır adasında) bir nasrâni tapınağı vardır. Hazar gölü yaz aylarında çevrenin deniz ihtiyâcını karşılar.

Zafran: Merkez ilçede yeralan bir mesîre yeridir. Güzel bir içme suyu, yüzme havuzu, piknik yapanlar için masa-bank ve ocak vardır. Günde normal 1.500 kişi faydalanabilecek durumdadır.

Buzluk Mağarası: Harput’a 12 km uzaklıktadır. Türkiye’de bir benzeri bulunmayan mağarada yaz mevsiminin sıcak günlerinde buz oluşmakta ve buzlar kışın erimektedir. Mağara tavanından sarkan ve tabandan yukarıya doğru yükselen sarkıt ve dikitlerin seyrine doyum olmaz. 1991 senesinde tabiî güzelliği bozulmadan merdiven ve ışıklandırma sistemi yapılmıştır.

İçmeler ve Kaplıcalar: Elazığ içmeler ve kaplıcalar bakımından zengindir. Fakat yeterince faydalanılmamaktadır.

Mürüdü (Sarılık) Çeşmesi: İl merkezinin 7 km kuzeyinde yer almaktadır. Bir çeşmeden akan Mürüdü suyu hidrokarbonatlı ve kireçli bir su olup, sarılık hastalığına iyi gelmektedir. Bu yüzden sarılık çeşmesi de denilmektedir.

Hırhırık Mâdensuyu: Elazığ’a 5 km uzaklıkta Gümüşkavak köyündedir. Ağrı ve kaşıntılara iyi gelir.

Harput Dabakhane Şifâhânesi: Harput Kalesinin kuzeyinde dere içerisinde yer alır. İlk olarak kimin tarafından yapıldığı bilinmeyen binâ 1988’de yeniden inşâ edildi. Suyun sıcaklığı -5°C’dir. Mîde, barsak, karaciğer, romatizma hastalıklarına ve rûhî deprasyonlara iyi gelir.

Yurtbaşı Mâdensuyu: Acı su olarak da bilinir. Elazığ’a 16 km uzaklıkta Yurtbaşı kasabası yakınlarındadır. Suyun sıcaklığı 19°C’dir. Böbrek taşlarının düşürülmesinde, mîde ve barsak, karaciğer rahatsızlıklarına iyi gelir.

Kolon Kaplıcası: Karakoçan ilçesine 27 km uzaklıktadır. Banyo kürlerinin sâkinleştirici ve damar genişletici etkisi vardır. İçme kürlerinin ise mîde, barsak sistemi ile karaciğer ve safrakesesi üzerinde olumlu te’siri vardır.

Buhan Hame Kaplıcası: Bozcanak köyündedir. Romatizma ve siyatiğe iyi gelmektedir.

Genefik (Yelpınarı) Mâden Suyu: Elazığ’a 30 km uzaklıkta Genefik köyü ile Zerteriç köyü arası Bezerker Çayı mevkiindedir. Banyo kürleri ağrılara ve deri hastalıklarına iyi gelmektedir.Zikir anmak, Allah’ı hatırlamak, her sözünde ve her işinde O’nun emirlerine uymak, yasakladıklarından sakınmak. (Bkz. Tasavvuf) Anma, anımsama, ezberleme, hatırlama. Söylenmesi tavsiye edilen hamd, sena ve dua için kullanılan sözler. Bazı alimler zikri, insana sevap kazandıran her türlü hareket olarak tarif etmişlerdir.

Edirne


Resim:Zakiry edirne.jpg

Edirne, Marmara Bölgesi’nin Trakya kısmında yer alır. Güneyinde Ege denizi, kuzeyde Bulgaristan, batıda Yunanistan, doğuda Tekirdağ, Kırklareli ve Çanakkale ileri ile çevrilidir.

Yüzölçümü 6.276 km² olan Edirne’nin, deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 41 metredir. Edirne, idari olarak, biri merkez ilçe olmak üzere 8 ilçe ve 248 köyden oluşmaktadır.

Edirne ili, Trakya Yarımadasında; kuzeyde Yıldız Dağları, güneyinde Koru Dağları ve Ege Denizi-Saroz Körfezi, batısında Meriç Nehri ve Meriç Ovası, doğusunda da Ergene Ovasını içine almakta olup, il topraklarının % 80’i tarıma elverişlidir. Türkiye’nin batı sınır topraklarının önemli bir bölümünü içine alan ilin Bulgaristan’la 88km’lik bir sınırı vardır. Bulgaristan’la olan sınır, Kırklareli il sınırından başlayarak, Tunca Irmağı’nı kesip, güneybatı yönünde uzanarak Meriç Irmağı’nda sona ermektedir. Burada, Türk, Bulgar ve Yunan sınırları birleşmektedir. Meriç Irmağı, ilin Yunanistan’la sınırını oluşturur. Irmağın doğu yakası Edirne, batı yakası Yunanistan’dır. Edirne-Yunanistan sınırının uzunluğu 204 km’dir. Bu sınır, Enez’de sona ermektedir.

Balkan Yarımadası’nın güneydoğu kesimindeki Trakya Bölgesinde yer alan Edirne ili, yeryüzü şekilleri bakımından çeşitlilik gösterir. Bu çeşitliliği, farklı yükseltiler gösteren dağ ve tepeler ile, daha az yükseltide olan platolar ve ovalar oluşturur. İlin kuzey ve kuzeydoğusu ile güney ve güneydoğusu dağlar ve platolar ile kaplıdır.

İlin önemli akarsularından olan Meriç, Tunca, Arda ve Ergene nehirlerinin debileri Mart-Nisan aylarında yoğun yağışlara bağlı olarak maksimum seviyeye ulaşmaktadır. Yaz aylarında da normal debilerini muhafaza etmektedir. Yörenin en önemli tarım potansiyeli olan çeltik ekim ve sulama zamanlarında ise nehir debileri en az seviyeye ulaşmaktadır.

Edirne, akarsular dışında kalan yüzey sularını, doğal göller, barajlar, rezervuarlar ve göletler oluşturmaktadır. Doğal göllerin başlıcaları Meriç’in denize döküldüğü Enez yöresindedir. Bu göller gala, Dalyan, Taşaltı, Tuzla, Bücürmene, Sığırcık ve Pamuklu gölleridir.

Edirne, her Akdeniz ikliminin hem de Orta Avrupa’ya özgü kara ikliminin etkisi altında kalan bir geçiş bölgesidir. Bölge Karadeniz, Ege ve Marmara denizlerin de etkileriyle zaman zaman ve yer yer farklı iklim özellikleri gösterir. Kışları, Akdeniz iklimi etkisini gösterdiği zamanlarda ılık ve yağışlı, kara iklimi etkisini gösterdiğinde de oldukça sert ve kar yağışlı geçmektedir. Yazlar sıcak ve kurak, bahar dönemi yağışlıdır. İlin bitkisel üretim açısından önem taşıyan Ergene Havzası’nda ise sert bir kara iklimi egemendir. Çevresi dağlara sınırlı olan bu yörenin denizlerden gelen yumuşatıcı etkilere kapalı olması bu iklim yapısını ortaya çıkarmaktadır. Yıllık ortalama sıcaklık 13,4 °C, en yüksek sıcaklık 41,5 °C Temmuz ayında, en düşük sıcaklık –22,2 °C Ocak ayında gerçekleşmiştir. Yıllık ortalama yağış miktarı 585,9 mm ve yıllık ortalama nispi nem % 70’dir.

Ulaşım

Edirne gerek D-100 devlet yolu, gerekse TEM otoyolu üzerinden İstanbul’a dolayısıyla Anadolu’ya ve D-550 devlet yolu ile Çanakkale’den Ege’ye bağlanan karayollarının üzerindedir. Ayrıca Kapıkule Sınır Kapısından Bulgaristan ve Avrupa’ya sadece karayoluyla değil demiryolu ile de bağlanmaktadır.

Pazarkule ve İpsala Sınır Kapısıyla karayolundan, Uzunköprü demiryolu ile de Yunanistan’a ulaşım sağlanmaktadır. Edirne, İstanbul ve Çanakkale üzerinden Anadolu ile düzenli bir ulaşıma sahiptir.

Edirne’nin komşu ülkeler ve bazı merkezlere olan uzaklıkları;

Edirne-İstanbul : 235 km

Edirne-Ankara : 688 km
Edirne-Pazarkule : 13 km

Edirne-Çanakkale : 230 km

Edirne-İzmir : 534 km  Edirne-İpsala : 110 km

Düzcenin Tarihi ve Nüfusu


Düzce’nin tarihiDüzce’nin tarihi 14. yy’dan daha gerisine dayanmamaktadır. Ancak Düzce’nin 8 km kuzeyinde yeralan Konuralp kasabasının tarihi MÖ 3. yy’ a kadar dayanmaktadır. Konuralp’in mevcut arkeolojik eserlerden saptandığı kadarıyla zengin bir tarihi vardır. Konuralp M.Ö. 74 yılına kadar Bilecik, Bolu, Kocaeli ve Sakarya şehirlerini kaplayan bir alanda hakimiyet süren Bitinya Devleti’nin önemli şehirlerinden birisiydi ve adıda ‘Prusias Pros Hypios (Melen Kenarındaki Prusias)’dı. M.Ö. yılında, kısa bir süre Pontus istilasına uğrayan şehir, aynı yıl Roma hakimiyetine girdi. Roma devrinde şehir Latin kültürünün tesiri altında kaldı, adıda ‘Prusias ad Hypium’ olarak değişti. Roma devrinde şehirde Hıristiyanlık hakimiyeti hüküm sürdü. 395’de Roma İmparatorluğu ikiye bölününce şehir Doğu Roma İmparatorluğu’nun sınırları içinde kaldı.

Osman Gazi’nin komutanlarından Konuralp Bey, Düzce ve çevresini Osmanlı topraklarına katma emrini aldı. Bunun üzerine yılları arasında bu yöredeki Bizans tekfurları ile yaptığı savaş sonunda Düzbazar (Düzce Ovası)’ı ve Bizans Prusias’ını fethetti.

Düzce’nin ilk yöneticileri Konuralp Bey, Sungur Bey, Şemsi ve Gündüz Alp’tir.

14.yy.dan itibaren bu bölgeye Konuralp ili ve kısaca ‘Konrapa’ denmiştir. Konrapa Bolu’nun fethinden sonra, Bolu Sancağına bağlı bir nahiye haline geldi.

16.yy.ın ikinci yarısında Düzce kalabalık köyler tarafından ‘pazar’ mahali olarak seçilmiş ve o yüzdende ova ortasındaki köye ‘Düzce Pazarı ‘ denilmiştir.

Düzce; Osmanlı İmparatorluğu döneminde donanmanın kereste gereksinimini karşılamada önemli bir rol oynamıştır. Ayrıca İstanbul’u, Sivas ve Erzurum’a bağlayan yolun üzerinde olması Düzce’nin önemini arttırmıştır.

18. ve 19. yy.da Düzce ayanların kontrolü altında yaşamıştır.

Düzce’nin ilk yöneticileri Konuralp Bey, Sungur Bey, Şemsi ve Gündüz Alp’tir.

14.yy.dan itibaren bu bölgeye Konuralp ili ve kısaca ‘Konrapa’ denmiştir. Konrapa Bolu’nun fethinden sonra, Bolu Sancağına bağlı bir nahiye haline geldi.

16.yy.ın ikinci yarısında Düzce kalabalık köyler tarafından ‘pazar’ mahali olarak seçilmiş ve o yüzdende ova ortasındaki köye ‘Düzce Pazarı ‘ denilmiştir.

Düzce; Osmanlı İmparatorluğu döneminde donanmanın kereste gereksinimini karşılamada önemli bir rol oynamıştır. Ayrıca İstanbul’u, Sivas ve Erzurum’a bağlayan yolun üzerinde olması Düzce’nin önemini arttırmıştır.

18. ve 19. yy.da Düzce ayanların kontrolü altında yaşamıştır.

Abdülaziz ve Abdülmecit döneminde, Kafkasya’dan, Doğu Karadeniz’den, Doğu Anadolu’dan ve Rumeli’den gelen göçmenler Düzce’nin nüfusunun artmasında ve şehrin büyümesinde önemli rol oynamışlardır. Hükümet yeni gelenlere ücretsiz toprak sağlamıştır. Düzce’ye göç eden Türkler; Çerkez, Abhaz, Laz, Gürcü, Ordulu, Hemşinli, Batumlu, Hopalı, Tatar, Boşnak, Arnavut ve Bulgar…gibi geldikleri yerlerin isimleri ile anılmışlardır.

Düzce’nin arzetmeye başladığı ticari önem karşısında Rum ve Ermenilerinde şehre yerleşmesiyle birlikte renkli bir sosyal yapı ortaya çıkmıştır.

2. Abdülhamit döneminde Düzce’ye bağlı 137 köy vardı ve 6618 hane ile 36.088 nüfus yaşıyordu.

1869 yılına kadar Düzce nahiye olarak Göynük’e bağlıydı. 1870 yılında kaza oldu ve Kastamonu vilayetinin Bolu Sancağı’na bağlandı.

Düzce’de yaşayan Abhazların ileri gelenlerinden Elbuz Bey ailesinden Behice Hanım saraya giderek 2. Abdulhamit’le evlendi.

1915 yılında hükümetin emriyle Düzce’deki Ermeni Mahallesi (İcadiye Mahallesi) boşaltıldı.

30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasıyla Fransız askerleri komşu kazalara kadar çıkartma yaptılar. Bu dönemde Bulgaristan göçmeni Nuri Bey, Düzce Müdafa-i Hukuk Cemiyetini kurdu.

Milli Mücadele döneminde Düzce’de haraketli askeri ve siyasi gelişmeler yaşandı.

Cumhuriyetin ilanıyla birlikte Düzce ilçesi Bolu vilayetine bağlandı. Düzce’nin ilk Kaymakamı Midhad Kemal Bey’dir.

Cumhuriyet dönemi boyunca, Düzce sanayi ve ticari alanda sürekli bir gelişme ve büyüme yaşadı. Düzce’nin güçlü ekonomik yapısının yanında sosyal faaaliyetler alanında sürekli bir hareketlilik yaşanmaktadır. Bu özellikleri itibariyle Düzce tarih sayfasına 1950’den itibaren “İL” olarak geçme isteğinde bulunmuştur.

Düzce 1944 Düzce Depremi, 1957 Abant Depremi, 1967 Adapazarı Depremi ve 17 Ağustos Körfez Depremlerinden büyük ölçüde etkilenmiştir. 12 Kasım Düzce Depremi ise şehri yerle bir etmiştir.

Deprem yaralarının daha kolay ve hızlı sarılabilmesi amacıyla Bakanlar Kurulu kararınca Düzce “Türkiye’nin 81. İLİ” olmuştur.

Düzce’nin nüfusu

Büyük göç hareketlerinin başlatan Osmanlı-Rus savaşları (1877 – 1878) sırasında Anadolu’ya Abaza, Çerkez, Gürcü, Laz, Boşnak, Arnavut, Tatar, Kürt, Makedon ve Rumeli göçmenleri gelmişlerdir. Göçmenlerden bir kısmı Bolu İline, durumları iyi olmayan Kırım, Kafkasya ve Rumeli göçmenleri ise Düzce Ovası ve Akçakoca çevresinde çoğunlukla orman açmalarına yerleştirilmiştir. 1830 ve 1864 yıllarındaki göçlerden sonraki bu büyük göçler,Abdülaziz döneminden II.Abdülhamit dönemine kadar sürmüştür

1924 ve 1940 lardaki göçlerden sonra 1946 ve 1952 yıllarında Bulgaristan, Yugoslavya ve Yunanistan’dan gelenler olmuştur.

Doğu Anadolu’dan gelen Ermenilerin de Düzce, Adapazarı ve İzmit’e yerleşmesiyle Düzce Ovasında etnik çeşitlilik artmıştır. Bu dönemde bir nahiye ve 133 köyü ile Düzce nüfusu 34861’dir. yılları arasında İsmail Kemal Beyin çalışmaları ile Düzce’ye yeni bir kasaba kimliği kazandırılmış, Cedidiye, Şerefiye, Nusretiye ve İcadiye gibi yeni mahalleler oluşturulmuştur.

Türkiye genelinde en kalabalık yaş grubu 15-19 yaş grubu olduğu halde, Düzce’de en kalabalık grup 20-24 yaş grubu olduğu halde, Düzce’de en kalabalık grup 20-24 yaş grubuna kaymaktadır. Diğer taraftan bu görünüm kent merkezi, ilçe merkezleri ve köyler için çok büyük farklılıklar göstermektedir. Bu farklılıkların nedeni, özellikle kent merkezi ve ilçe merkezlerinin nüfus hareketliliğine çok açık oluşudur. Nüfusun bu hareketliliğine 12 Kasım depreminin de katkı yaptığı söylenebilir. Nüfus hareketlerindeki bu kararsızlık Düzce köylerinde daha azdır.

Düzce genelinde hanelerin yüzde 25,7’si 4 kişilik haneler, yüzde 67,6’sı da 4 veya daha az üyeli hanelerdir. Kent merkezinde 5 kişilik hanelerin payı yüzde 37’ye çıkmaktadır. Köylerde en yaygın aile büyüklüğü tipi 5-6 kişilik ailelerdir (yüzde 29,8). Diğer taraftan, Düzce genelinde 7 ve daha fazla üyeli ailelerin payı yüzde 12,9 iken, bu pay ilçe merkezlerinde yüzde 8,2’ye, kent merkezinde yüzde 5,4’e düşmekte, köylerde ise yüzde 19,8’e kadar çıkmaktadır. Büyüklük olarak Düzce köyleri geleneksel yapıyı korumaktadır.

Benzer şekilde, Düzce kent merkezi ortalama yaşı, Düzce köyleri ortalama yaşından 0,039 anlamlılık düzeyinde düşüktür. Düzce’de de köylerde yaşlı nüfus yaşamakta, genç nüfus başka yerlere göçmektedir. 1998’e göre hane halkı büyüklükleri Türkiye geneli için 4,3’tür. Düzce araştırmasında hane büyüklüğü ortalama 4,33 kişi olarak bulunmuştur.

Düzce’nin demografik yapısı ile ilgili gösterge değerleri için beklenti, İlimizin coğrafi konumuna uygun olarak, ülkemizin gelişmiş bölgesi olan Batı Anadolu değerlerine yakın olmasıdır.

12 Kasım 1999 depremi Düzce’yi derinden sarsmıştır. Çok yüksek sosyal ve demografik hareketliliği olan İlimizin sosyal ve demografik yapısı yeni bir dengeye kavuşmak üzere hareketliliğini sürdürmektedir.

Düzce’nin nüfus artış hızı yılları arasında Türkiye nüfus artış hızına çok yakındır. 1935 yılından sonraki Genel Nüfus sayımı yıllarında Düzce nüfus artış hızı hep Türkiye Nüfus artış hızının altında kalmıştır. Özellikle 1960’dan sonra dönemi dışında, nüfus artış hızında ciddi bir yavaşlama izlenmektedir.

Düzce nüfusunun yarısı köylerde yaşamaktadır. Geri kalan yarısı da, yine birbirine yakın miktarlarda il merkezi ve ilçe merkezlerinde yaşamaktadırlar. Yerleşim yerlerinde nüfusun dağılımı cinsiyete göre farklılık göstermemektedir. İl nüfusunun kent merkezinde yığılma eğiliminde olması nüfusun kır-kent dağılımının giderek bozulması riskini taşımaktadır.

Kırsal alandan kentlere doğru bir akım vardır. Kırsal alanın boşalmasına, kentlerinde üretici olmayan bir kalabalıkla dolmasına neden olabilir. Bunun sonucu olarak, kentler plansız büyüme sürecine girerek uygur bir kent olmaktan çok, uygar hizmetlerin verilemediği çok kalabalık köylere dönüşür.

Göç, Düzce İlinde durmamakta, Düzce dışına da taşmaktadır. Genelde Düzce’ye dışardan gelenlerin Düzce’yi atlama tahtası gibi kullandıkları söylenebilir.

Yaş bağımlılık oranı büyük bir genç, üretici insan kaynağının varlığını göstermektedir.

Toplam doğurganlık hızı, çok az olmakla beraber, Türkiye değerlerinin üzerindedir. Özellikle, yaşa özel doğurganlık hızları, genç nüfusun doğurganlık hızının son yıllarda artış eğilimine girdiğini göstermektedir. Kadınların ideal çocuk ortalaması, gerçekleştiği taktirde, nüfus artış hızını sabit veya sıfıra yakın tutacak düzeydedir.

Düzce’de kadınların aile planlaması yöntemleri konusunda bilgi düzeyleri çok yüksektir. Özellikle modern ve etkili yöntem kullanımı Türkiye’dekinden daha yaygındır.

Hem bebek ölümleri, hem de yetişkin ölümleri çok düşük düzeydedir. Doğuşta beklenen ömür süresi çok uzundur.

2000 Nüfus Sayımı – Toplam Nüfus: 314.266

Kültürel Bir Hazine*** Diyarbakır


Surlar

Diyarbakır surları

Diyarbakır surları

Diyarbakır surları

Diyarbakır surları

Diyarbakır surları, burçların büyüklüğü ve yüksekliği itibariyle birinci, uzunluğu bakımından Çin Seddinden sonra dünyada ikinci olarak bilinmektedir. Surlarda dört ana kapı (Dağkapı, Urfakapı, Mardinkapı ve Yenikapı) ve surların üzerinde 82 burç vardır. Duvarların yüksekliği 12 m., genişliği 12 m., uzunluğu ise 5 km. dir. Bugün dahi özelliğini kaybetmeyen önemli burçlar şunlardır: Keçi burcu, Yedi kardeş burcu, Evli beden (Ben-u sen) burcudur.

Her tarafı çesitli devir ve medeniyetleri yansıtan kitabeler, asma ve kabartma motiflerle doludur.

Çesitli yazıtlar, meyve ve tahıl motifleri, silah şekilleri, güneş ve yıldız sembolleri, gamalı haç, kaplan, boğa, çift başlı kartal, akrep ve at kabartmaları bulunmaktadır. İlk yapılış tarihi bilinmemekte, ancak M.S. 349 yılında Roma imparatoru Konstantinos tarafından genişletilerek bazı kısımları onarılmıştır. Bugünkü şeklini Büyük imparator Justinianus tarafından yaptırılan onarımla almıştır. Yontma bazalt taştan yapılmıs olan Diyarbakır kalesi iç ve dış olmak üzere ikiye ayrılır. İlk surların M.Ö 3000 yıllarında şehrin hakimi olan Huriler tarafından yapıldığı sanılmaktadır.

Cami Kiliseler ve Sinagoglar

Tarihi ve mimari özellikleri ile muhteşem olan Ulu Cami, Nebi Cami ve Safa Cami Diyarbakır’ın en ünlü camilerdir. Selçuklu Sultanı Melik Şah tarafından yaptırılan Ulu Cami, orijinal dizaynı ve hem Bizans hem de daha eski mimari malzemeleri kullanması ile ilginç olup Türkiye’nin en eski camilerindendir. Diyarbakır’ın 77 km doğusunda, Silvan’da 1185 yılında yapılmış, zarif görünümlü Ulu Cami, kemer kapıları ifade eden ince taş kabartmaları ile görülmeye değerdir. Diyarbakır, cami ve kiliseleri Diyarbakır‘ın önemli kiliseleri arasında Mart Thoma, Meryem Ana, Kırklar Kilisesi ve Mart Pityon Kilisesi sayılabilir. Meryem Ana Kilisesi, şehirde kalan az sayıdaki Süryani cemaati tarafından halen kullanılmaktadır.

Ulu cami,Diyarbakır

Ulu cami,Diyarbakır

Ulu Camii

Çok sağlam, kara taştan yapılmış, Anadolu’nun en eski camiierindendir. M.S.639 yılında islam orduları Diyarbakır’ı fethedince Mar-Toma Kilisesi’nin camiiye çevrilmesiyle kurulmuştur. islam aleminde 5. Haremşerif olarak tanınmaktadır. Duvarlarında birçok uygarlığın kitabesi bulunmaktadır.

Safa Camii

Palu (Parlı) Camii ismi de verilen yapı 1532 yı­lında yapılmış bir Akkoyunlu eseridir. Çini ve motiflerle süslen­miş çok zarif olan minaresinin son zamanlara kadar kılıfla muhafaza edildiği söylenmektedir. Batısında büyük Hekim Muslihiddin-i Lari’nin mezarı vardır.

Beharampaşa Camii

1572 yılında Diyarbakır Valisi Behram Paşa tarafından yaptırılmış Osmanlı eseridir. Giriş kapısının üstündeki sağ ve sol sahanların ters düzeninin bugünkü in­şaatlarda kullanılan modern sıkıştırma usulünün günümüzden 400 sene önce taş inşaatına tatbiki suretiyle yapılması fen adamları­nın dikkatini çekmekte ve takdirini kazanmaktadır.

Hazreti Süleyman Camii

Camii’nin diğer adları da Na­sıriye Kale Camii’dir. 1155-1169 yılları arasında Nisanoğlu Ebul­Kasım tarafından yaptırılmıştır. Camiinin bitişiğindeki Halid Bin Velid’in oğlu Süleyman ile Diyarbakır’ın Arap’lar tarafından alın­ması sırasında şehit düşen diğer sahabeler yatmaktadır. Camii Selçuklu tarzında, mimarisi ise Arap usulüdur.

Nebii Camii

Akkoyunlu eseri olup, 15. Yüzyıldan kalma taşla örtülü tek kubbeli bir camiidir. Minaresinde Peygamber Efendi­mizden (Kaalen Nebiye) diye bahseden kitabelerin çokluğundan dolayı Nebi veya Peygamber Camii denildiği sanılmaktadır. 1530 yılında Hacı Hüseyin adlı bir kasap tarafından yaptırılan minare­si 1960 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğü’nce yeri değiştirilerek onarılmıştır.

Fatihpaşa Camii

Kurşunlu Camii’de denilmektedir. 1516-1520 yılları arasında şehrin ilk Osmanlı valisi Diyarbakır’lı Bıyıklı Mehmet Paşa tarafından yaptırılmıştır. ilk Osmanlı eseri­dir. Duvarlı çok güzel Osmanlı çinileri ile kaplıdır. Mihrabı ve min­beri görkemli bir sanat yapıtı olan camii’nin ayrıntıları Selçuklu tarzındadır. Cumhuriyet devrinde onarılan camii’nin yanında birde türbe vardır.

Ulu Cami,Diyarbakır

Ulu Cami,Diyarbakır

Hüsrevpaşa Camii

Osmanlı devri Diyarbakır Valile­rinin ikincisi olan Hüsrevpaşa tarafından 1512-1528 tarihleri ara­sında yaptırılmıştır. Bina önce Üsreviye Medresesi adı ile yaptırılmıştır. Kesme taştan yaptırılmış olan minaresi Selçuklu tar­zında olup, sarkıtlarla süslüdür.

Melek Ahmet Camii

Melek Ahmet Paşa tarafından 16. Yüzyılda yaptırılmıştır. Tümü çiniden yapılmış mihrabı çok ilgi çe­kicidir. Minaresine yarıya kadar birbirini görmeyen iki merdiven­le çıkılır, yarıda bu iki merdiven birleşir. Kaidesinin süslemeciliği oldukça inceliklidir. Çini mozaiklerle süslü kabartmalar ince ve ustalıkiı bir beğeni örneğidir.

İskender paşa Camii

Vali iskender Paşa tarafından 1551 yılında yaptırılmıştır. Önünde şadırvanı, doğusunda türbesi var­dır. Kara ve beyaz taşlarla süslü olan camii güzel bir Osmanlı eseridir.

Dört Ayaklı Minare

Akkoyunlu Kasım Han tarafından yaptırılan Şeyh mutahhar Ca­mii’sinin dört ayaklı minaresi yekpare dört sütun üzerinde inşaa ettirilmiş ilginç anıtlardandır. Minarenin sütunları altından yedi defa geçenin her dileğinin yerine geldiğine inanılır.

Mesudiye Medresesi

Ulu Camii’nin kuzeyinde ve cami­i’ye bitişiktir. 1198 yılında Artuklu Melikül Mesut Kutbudin Ebu Muzaffer Sokman zamanında inşaasına başlandığı üzerindeki ki­tabeden anlaşılmaktadır. Motif ve kitabeleriyle çok değerli bir sanat eseri olan medresenin avlusundçıki mihrabın iki yanına ustaca yer­leştirilmiş döner taş sutünlar binanın herhangi bir yerinde mey­dana gelecek çökmeyi veya kaymayı tespit için konulmuştur. Bina kesme taştan iki katlı olarak yapılmıştır. Mesudiye medresesi içinde öğrenim yapılan Anadolu’nun ilk üniversitesidir.

Zinciriye Medresesi

Sincariye Medresesi’de denilir. Bina 1198 yılında yapılmış olup, mimarının adı isa Ebu Dirhem’dir.

Diyarbakır Meryem Ana Kilisesi'ndeki Ephrem the Syrian ikonu.

Diyarbakır Meryem Ana Kilisesi’ndeki Ephrem the Syrian ikonu.

Meryemana Kilisesi

3. Yüzyıldan kalmadır. Zamanla bir­çok onarım görmüş olup, Bizans devrinden kalma mihrabı, Ro­ma biçimi kapısı ilginçtir. Kilisede bazı azizlerin türbesi bulunmaktadır. Şehrin en güzel Süryani Kadim Yakubi mez­hebi kilisesidir. Diğer bir kilisede Keldani Kilisesidir.

Diğer Önemli Camiiler

Ömer Şaddat Camii, Kadı Camii, Hacı Büzürk Camii, Arağ Şeyh Camii, Lala Kasım Camii, Kurt İsmail Paşa Camii şehrin diğer önemli camiileridir.

Çayönü

Diyarbakır ili, Ergani ilçesi, Sesverenpınar Köyü, Hilar Kayalıkları yakınlarnda bulunan Çayönü Tepesi, günümüzden 9500 yıl önce M.Ö. 7500 yıllarında kurulmuş, aralıksız olarak M.Ö. 5000 yılına kadar yerleşim görmüş, daha sonra da aralıklarla iskan edilmiştir. Yerleşme bilim dünyasındaki ününü “Esas Çayönü Evresi” olarak bilinen M.Ö. 7500-6500 yılları arasındaki bin yıllık döneme. ait olan kalıntı ve buluntuları ile sağlamıştır. Bu dönem uygarlık tarihinin en önemli araştırmalarından birini, belki de en önemlisini yansıtmaktadır.

Günümüzdeki kent uygarlığının ilk temellerinin atıldığı bu dönem, insanların göçebelikten köy yaşantısına, avcı ve toplayıcılıktan besin üretimine geçtikleri “Neolitik Devrim” olarak da bilinen teknolojik yaşam biçimi, beslenme ekonomist ve insan-doğal çevre ilişkilerinin tümü ile değiştiği Kültür Tarihi ile ilgili buluşlarla birçok “ilki” de içeren canlı ve ilginç bir dönemdir.

Çayönü tepesinde 1963 yılında İstanbul ve Chicago Üniversiteleri tarafından başlatılan çalışmalar günümüze kadar değişik uluslar ve bilim dallarından çok sayıda ummanın katılımıyla sürmüştür. Bu çalışmaların sonunda yakın doğunun bilinen en iyi korunmuş ve en eski büyük yerleşme yerlerinden biri ortaya çıkarılmıştır.

Müzeler

Arkeoloji Müzesi

Diyarbakır’da ilk müze 1934 yılında Ulu Cami’nin devamı olan Zinciriye Madresesi’nde açılmıştır.1985 yılında ise Elazığ caddesi üzerinde bulunan Dedeman Oteli arkasında bulunan yeni yapısına taşınmıştır.Müzede Diyarbakır yöresinden kazılar,satın alma ve müsadere yoluyla edinilen eserler,Neolitik Çağ’dan itibaren Eski Tunç, Asur, Urartu, Helenistik, Roma, Bizans, Artuklu, Selçuklu, Akkoyunlu ve Osmanlı devirlerine ait eserler kronolojik olarak sergilenmektedir.

Cahit Sıtkı Tarancı Müzesi

Şair Cahit Sıtkı Tarancı’nın doğduğu bu ev geleneksel Diyarbakır evlerine güzel bir örnek teşkil etmektedir. 1973 yılında Kültür Bakanlığı tarafından satın alınıp müze haline getirtilmiştir. Müzede Cahit Sıtkı Tarancı’nın eşyaları. mektupları ve kitapları sergilenmektedir.

Ziya Gökalp Müzesi

Ziya Gökalp’in doğduğu b-ev 1956 yılında müze haline getirtilmiştir. Gökalp’in eşyaları. mektupları ve kitapları sergilenmektedir.

Ünlüler

Süleyman Nazif

Süleyman Nazif

Süleyman Nazif

Süleyman Nazif (1869-1927). Şair,yazar. Gördügü özel ögrenimle Farsça,Arapça ve Fransizca ögrendi. Diyarbakir Vilayet Matbaasi Müdürlügü ve Diyarbakir Gazetesininbas yazarligini yapti. II. Abdulhamit yönetiminden kaçti. Paris’e gitti ve orada Mesveret gazetesini çikardi. Yurda dönüsünde 12 yil Bursa’da zorunlu oturma cezasina çaptirildi. Mesrutiyet’ten sonra Basra, Kastamonu, Musul, Trabzon ve Bagdat valiliklerinde bulundu. 1915’te Istanbul’a yerleserek Halk, Ileri, Hadisat gazetelerinde yazdi; Halk’in bas yazarligini yapti. İstanbul’un isgalini protesto amaciyla yazdigi “Kara Bir Gün” yazisi ve ayni yönde verdigi konferanslar nedeniyle Malta’ya sürüldü. 1922 de yeniden Istanbul’a yerlesti. Yasaminin sonuna degin burada kaldi. Resimli Gazetede çalisti. Süleyman Nazif’in hayati 1894-1895’de Diyarbekir Vilayeti Salnamesi’ni hazirlamasiIle baslar. 1898 de Servet’i Fünun’da siirleri yayinlandi. Mesrutiyet Döneminde yazdigi tarih, elestiri, ani türündeki yazilariyla basari kazandi.

Cahit Sıtkı Tarancı

Cahit Sıtkı Tarancı (1910-1956): Şair. Ilkokulu Diyarbakir’da okudu. Daha sonra Saint Joseph ve Galatasaray Liselerinde ögrenim gördü. Ögrenimine Mülkiye Mektebive Paris Siyasal Bilgiler Fakültesinde devam etti. 1940’da II. Dünya Savasi nedeniyle yurda döndü ve asker oldu. Anadolu Ajansi ve Çalisma Bakanligi’nda çevirmen olarak çalisti. Tedavi için gittigi Viyana’da öldü. Taranci’nin ilk siirleri 1930’larda Muhit ve Servet-i Fünun dergilerinde yayinlandi. Ilk yillarda, A. Hamdi Tanpinar ve Necip Fazil’dan, sonraki yillarda ise Baudlaire’den etkilendi. Varlık, Yaratılış, İstanbul gibi dergilerde siirleri yayimlandi. Taranci’nin baslica eserleri: Ömründe Süküt, Otuzbeş Yaş, Düşten Güzel, Sonrasi.

Sezai Karakoç

Sezai Karakoç (d. 1933): İlk öğrenimini Ergani’de, orta ögrenimini Maraş Ortaokulu ve Gaziantep Lisesinde parasız yatılı olarak tamamladı(1950). Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdikten sonra Maliye Bakanlıgı Mülkiye Müfettiş Muavinliği (1956-59), Gelirler Genel Müdürlüğü Kontrolörlüğü (1959-65). 1965’de görevinden ayrılarak Babıali’de Sabah gazetesinde (1965-68) fikra yazarlığı yaptı. 1960’da kurduğu Diriliş Dergisini, verdiği aradan sonra 1966’da yeniden çıkarmaya başladı. 76-78 döneminde gazete boyutunda 60 sayi çikardi. Ekim 79’dan itibaren yayını aralıklı olarak sürdürdü. Diriliş 1988’den itibaren haftalık dergi olarak çıktı.İkinci yeni akım şairleri ile biçimsel benzerlikler taşısa da şiirlerinin kaynakları itibari ile bağımsız bir çizgi tutturduğu kabul edilen Sezai Karakoç, yaşayan en büyük şairlerimizdendir. Hikayeler kitabı ile 1982’de Hikaye Ödülünü kazandığı Türkiye Yazarlar Birliği’nin 1988’de Üstün hizmet ödülünü aldı. Kendisinin kurduğu Diriliş Partisi’nin (DIRIP) Genel Başkanlığını sürdürüyor. Başlıca eserleri: Körfez(1959), Şahdamar(1962), Hızırla Kırk Saat(1967), Sesler(1968),Taha’nın Kitabi(1968), Gül Mustusu(1969), Siirler I‘den Siirler VIII’e kadar kitap serisi, Bati Şiirlerinden(1976),Hikayeler I ve Hikayeler II adlarında hikaye kitapları, Çağ ve İslam kitap serileri, Düşünceler kitapları, Diriliş Muştusu

Mıgırdıç Margosyan

Mıgırdıç Margosyan (d. 1938): Diyarbakır’ın Hançepek Mahallesinde doğan Margosyan, ortaokuldan sonra öğrenimine İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümünde devam etti. 1966-72 yılları arasında Üsküdar Surp Haç Tibrevank Lisesi’nde felsefe, psikoloji, ermeni dili ve edebiyat öğretmenliği ve okul müdürlüğü yaptı. Daha sonra öğretmenliği bırakarak ticarete atıldı. Edebi çalışmalarını aralıksız sürdürdü. Öyküleri Marmara Gazetesi’nde yayımlandı. 1988 yılında ermenice yazan yazarlara verilen Eliz Kavukçuyan Vakfı Edebiyat Ödülünü aldı. Ermeni yazınında taşra edebiyatının son temsilcisi olarak bilinmektedir

Ahmed Arif

Ahmed Arif (1927-1991): Şair, orta öğretimini Diyarbakır’da tamamladı. DTFC Felsefe Bölümü’nde okudu.1950’li yıllarda gazetelerde düzeltmenlik, sayfa sekreterliği gibi çeşitli görevler yapmıştır. 1968’de yayınlanan “Hasretinden Prangalar Eskittim” adli kitabı 38. baskıya ulaştı.

Ahmed Mürşidi

Ahmed Mürşidi (1689-1761) : Âlim, medrese öğreniminden sonra, Birecikli Şeyh Ebubekir’in tarikatına girdi. Ahmediye adlı pendamesiyle ünlendi. Mürşidin öbür eserleri: Yusuf ve Züleyha, Mevlud’i Nebi, Viladedi Hümayun Risalet penahi dir.

Ali Emiri

Ali Emiri (1857-1924): Araştırmacı, tezkire yazarı. Ömrü kitap okumak, yazmak ve toplamakla geçen Ali Emiri’nin zengin bir kütüphanesi vardı. Vefatından sonra bu kitapları Fatih Millet Kütüphanesine konulmuştur. Tezkirei Suara’yi Amid, Osmanlı Vilayet-i Şarkiyesi, Osmanlı Şehirleri, Diyarbakır’lı Bazı Zevatın Tercüme-i Halleri gibi eserleri bulunan Emiri, 32 sayı yayınlanan Osmanlı Tarih ve Edebiyatı dergisini ve 6 sayılık Amid-i Sevde dergisini çıkardı.

Ebülkasım Amidi

Ebülkasım Amidi: Hasan b. Birs b. Yahya, Basra’da doğmuş olmakla birlikte aslen Diyarbakır’lıdır. Doğum tarihi bilinmeyen Amidi m.981’de vefat etmiştir. İyi bir şiir eleştirmeni olan Amidi ,aynı zamanda hattad idi.

Ebülhasan Seyf-üd-din el Amid Amidi

Ebülhasan Seyf-üd-din el Amid Amidi: 1156 da Diyarbakır’da doğdu. 12.yy’ın ünlü alimlerden olan Amidi, fıkıh, hadis, felsefe, tıp ilimleri tahsil etti. Özellikle fıkıh ve felsefede devrinin en önemli otoritesiydi. Otuza yakın eseri vardır.

İzzet Altınmeşe

İzzet Altınmeşe (d. 1945): Halk müziği sanatçısı. 1977’de TRT sanatçısı oldu. Halk müziğine kendine özgü bir yorum getiren Altınmeşe kendi yöresinden derlediği türkülerle tanındı.

Orhan Asena

Orhan Asena (d. 1922): Oyun yazarı. 1954-55 tiyatro mevsiminde Ankara Devlet Tiyatrosu’nda sahneye konan “Tanrılar ve İnsanlarla oyun yazarlığına başladı. Tarihsel konuların eserlerinde önemli bir yer tuttuğu gözlenen Asena’nın kimi eserleri: Hürrem Sultan, Simavnalı Şeyh Bedrettin, Atçalı Kel Mehmet, Tohum ve Toprak, Yalan, Korku.

Hamid Aytaç

Hamid Aytaç (1891-1982): Hattat. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde öğrenime başladıktan bir yıl sonra okulu bırakıp hat dersleri almaya başladı. Eserleri birçok İslam ülkesinde geniş ilgi gördü. Sisli Camisi Yazıları, Sögütlü çesme Camii Kuşak Fetih süresi, Tarabya Camii Kubbe yazıları önemli eserleridir.

Şevket Beysanoğlu

Şevket Beysanoğlu, yazar. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu; avukat. Çesitli dergi ve gazetelerde siir, araştırma, deneme yazıları yayınlayan Beysanoglu’nun Diyarbakır Kültür ve Tarihi’nin günyüzüne çıkartılmasında önemli çabaları oldu. Bazı kitapları: Diyarbakır Folkloru, Ziya Gökalp, Diyar bakır’lı Fikir ve Sanat Adamları, Bütün Cepheleriyle Diyarbakır, Kısaltılmış Diyarbakır Tarihi ve Abideleri, Anıtları ve Kitabeleriyle Diyarbakır Tarihi.

Adnan Binyazar

Adnan Binyazar (d. 1934): Eleştirmen. 1960 lardan bu yana Varlık, Papirüs, Türk Dili, Milliyet Sanat gibi dergilerde eleştirileri yaptı. Bazı kitapları: Toplum ve Edebiyat ,Dedem Korkut’tan Öyküler,,Agit Toplumu.

Cemili

Cemili (1465-1543): Şair, Diyarbakır’in Şah İsmail’in eline geçmesinden sonra İstanbul’a gitti. Şiirlerinin büyük bir bölümünü çağatay lehçesi ile yazdi. Topkapı Sarayı kitaplığında bulunan divanı daha çok Ali Şir Nevai’ni siirlerine nazirelerden olusmaktadir.

Ziya Gökalp

Ziya Gökalp (1876-1924): Yazar, Abdulhamid’e karsi gizli örgüt çalismalarina katildigindan dolayi hapsedildi ve sürüldü.Sürgün yeri olan Diyarbakir’da Ittihat ve Terakki Partisini örgütlemeye çalisti,gazete çikardi. 1923’de Diyarbakır Milletvekili seçildi. 1924 Ekim’inde İstanbul’da öldü. Kitaplarından bazılari : Türkçülügün Esaslari, Saki Ibrahim Destanı, Altın Işık.

Hikmet Çetin

Hikmet Çetin (d. 1937): Politikaci, 1960 da Siyasal Bilgiler Fakültesini bitirdi. DTP de çalisti. 1974 de politikaya atildi. Devlet Bakanligi, Disisleri Bakaligi, Basbakan Yardimciligi görevlerinde bulundu.

İbrahim Gülşeni

İbrahim Gülşeni (1452-1533): Halveti’ligin bir kolu olan Gülşeni Tarikatı’nın kurucusu. İki yaşında öksüz kaldı. İlk öğretimini amcasının yanında tamamladı. Maveraünnehir ve Tebrize gitti. Şah Ismail’in baskısından dolayı tekrar Diyarbakır’a geldi. Daha sonra Mısır’a gitti. Ömrünün sonlarına dogru İstanbul’a çağrıldı. Birçok mürşid edindi. Mısır’a döndükten sonra bir veba salgınında vefat etti.

Celal Güzelses

Celal Güzelses (1900-1959): Folklorcu. Diyarbakir yöresi folkloru üstüne arastirmalar yapti. 1943’de Diyarbakır Halk Musiki Cemiyeti’ni kurdu. Döneminin en ünlü ses sanatçıları arasında yer aldı.

İbn-ül Ezrak

İbn-ül Ezrak (1116-1176): Tarihçi Silvan’da dogdu. Tarihi Meyyafarikin adlı eseriyle tanındı.

Molla Çelebi

Molla Çelebi (?-1655): Sultan IV. Murat Bagdat seferinden dönüsünde Diyarbakir’da Molla Çelebi’yle görüstü. Kendisini Istanbula götürdü. Burada Es ile adli kitap hazirladi. Daha sonra Red ve Kabul,Dogunun Serhi ve Fevibe adli kitablari yazdi.

H. Ragip Müderris

H. Ragip Müderris (1786-184): Alim. Medrese ögretiminden sonra çesitli memurluklarda bulundu. Hüsrev Pasa medresesindeki müderrisliginden sonrakendi medresesinde ögretime basladi. Çesitli dinsel konularda 30’u askin eseri vardir.

Tuncer Necmioğlu

Tuncer Necmioğlu (d. 1936): Sinema ve tiyatro sanatçısıdır. Tip Fakültesinde ve İTÜ Makine Bölümünde ögrenim gördü. Ögrenim yillarinda tiyatro çalismalari basladi. Filmlerinden kimileri: Kizilirmak Karakoyun,Kuma,Pir Sultan Abdal.

Nesimi

Nesimi (?-1404): Divan şairi. Hayatina dair kesin bir bilgi yoktur. Asil adi Imadeddin’dir. Ölüm tarihi kimi kaynaklarda 1417 kimilerinde 1418 olarak da belirtilmektedir. Siirleri dönemin bir çok sairini etkilemistir. Kendisinin de Mevlanadanetkilendigiileri sürülmektedir. Çesitli nazireler yazmistir. Esterabadli Fazlullah’in yaymaga çalistigi Hurufiligi benimsedi. Bu mezhebin önde gelen savunuculari arasinda yer aldi. Ülkenin çesitli yerlerinde dolasarak siirleriyle yaymaya çalisti. Bu, yöneticileri rahatsiz etti. Misir Çerkez Kölemenleri hükümdari El-Müeyyed Seyhin emriyle Sam’da derisi yüzülerek öldürüldü. Cesedi bir hafta halka gösterildi. Eserleri arasinda Türkçe ve Farsça divan en önemlileridir.

Özer Ozankaya

Özer Ozankaya (1937): Bilim adamı yazar. Kulp’ta dogdu.1959 da Siyasal Bilgiler Fakultesini bitirdi. Ayni yıl Sosyoloji Asistanı oldu. “Üniversite Ögrencilerinin Siyasal Yönelmeleri” konulu doktora tezi 1966 da yayınlandı.

Faik Ali Ozansoy

Faik Ali Ozansoy (1875-1950): Sair. 1901’de Mülkiye Mektebi’ni bitirerek ,kaymakamlik,mutasarriflik ve çesitli memurluklarda bulundu. Daha sonra mülkiyedeFransizca ögretmenligi yapti. Ögretim yillarinda “Kehkesana Karsi” siiriyle Servet’i Fünu anlayisiyla,özellikle Abdülhak Hamid ve Tevfik Fikret’in etkisiyle siirler yazdi.1908 sonrasinda daha bagimsiz siire yöneldi.

Ferit Öngören

Ferit Öngören (d. 1932): Yazar, karikatürcü. 1958’de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi ve Avukatliga basladi. Daha sonra karikatüre yöneldi. Ressamlik yapti. 1966 da Lastik-is Sendikasinin yayin organi Lastik-Is i çikardi. Filiz, a, Yelken, Köprü, Ataç, Degisim, Siir Sanati, Yeni a gibi dergilerde yazdi. Ayrica, ilk çaglardan günümüze degin Anadolu siirinin evrimini inceleyen arastirmasinin bir bölümü de soyut dergisinde yayinlandi.

Kaya Özsezgin

Kaya Özsezgin (d. 1938): Eleştirmen. İlk ve orta öğretimini Diyarbakır’da tamamladıktan sonra DTC Fakültesi Sanat Tarihi Bölümünde ögrenim gördü. Çesitli okullarda sanat tarihi ögretmenliği yaptı. Sanat yaşami resimle basliyan Özsezgin, üç sergi açtiktan sonra elestirmenlige yöneldi. Vatan ve ulus gazetelerinde Pazar Postasi, Sanat ve Sanatçilar, Papirüs, Milliyet Sanat gibi dergilerde ressamlar, sergiler üstüne deneme, elestiri yazilari yayinlandi. Çesitli jürilerde ve Ankara Radyosunun Sanat Dünyasi programinda görev yapti, “Prometheus’un Dönüsü”adli deneme-elestiri adli eseri 1965’te yayinladi.

Veysel Öngören

Veysel Öngören (d. 1931): Şair Afyon lisesini bitirdi. Bir süre Istanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde okudu. Ögrenimini yarim birakti. Diyarbakir’in Hacikan Köyü’ne yerlesti. Daha sonra Ankara’da DTC Fakültesi Felsefe Bölümüne girdi. TRT Dis Haberler Servisinde, Vatan gazetesinde çalisti. Dost, Ankara Birligi, Türk Dili, Türkiye yazilari gibi dergilerde yayinlanan siirleriyle yazin çevrelerinde ilgi uyandirdi. Siirlerinde yöresel deyisten kaynaklanan özgün bir söylem gelistirdi. Ilk eseri Remo ve Salo’dur (1980).

Kültür ve Sanat

El Sanatları

Diyarbakır’ın el sanatları içerisinde kuyumculuk, ipekçilik, bakırcılık önde gelmektedir. Diyarbakır el sanatları, 1.Dünya Savaşı’na kadar çok ilşeri bir düzeydeydi. Örneğin Konya’daki Mevlana türbesinin ikinci kapısı, Bağdat’taki İmam-ı Azam türbesinin altın ve gümüş işlemeli kapısı ile avize, şamdan ve kandilleri Diyarbakır’da yapılmıştır.

Eskisi kadar olmamakla birlikte günümüzde önemini koruyan bu el sanatlarında hasır bilezik,kişmiş gerdanlık,güöüş işlemeli nalın ve çekmeceler Diyarbakır’ın kuyumcularının beğenilen ürünleri arasındadır. Köylerde el dokumacılığı ve halı, kilim üretimi de yapılmaktadır.

Halk Oyunları

Davul, zurna eşliğinde oynanan Diyarbakır oyunları yörenin aşk, ıztırap ve bazen de aşiretlerinin sosyal durumlarını konu alır. Oyunlardan bazıları; Delilo, Halay, Esmer, Çaçan, Telayak, Çiftayak ve Çepik’tir. Bu oyunların kendilerine özgü özellikleri, ayrı figür ve hareketleri vardır.

Mutfak

Binlerce yıl Türk, Kürt, Ermeni, Süryani, Yahudi, Arap halklarıyla içiçe yaşayan Diyarbakır’da, bu kültürlerin bileşiminden meydana gelen yemek kültürü hayli bir zengindir. Mufağın temel malzemeleri kuzu eti, yöresel baharatlar (sumak, kişniş, karabiber vs.), pirinç, sakatat çeşitleri, tereyapı, bulgurdur. Bu nedenle Diyarbakır mutfağı ağır yemeklerden oluşur.

Diyarbakır Hakkında Genel Bilgiler


Resim:Diyarbakir uydu fotoğrafı.jpg

Diyarbakır M.Ö 1700 yıllara dayanan bir şehridir. Sanayisi gelişmekte olan Diyarbakır Türkiye’nin önemli kentlerindendir.

Diyarbakır, Mezopotamya’nın kuzeyinde yer almaktadır. Malatya, Elazığ, Bingöl, Muş, Siirt, Mardin, Urfa, Batman ve Adıyaman illeriyle çevrelenmiş olan Diyarbakır ili, bölgenin tüm özelliklerini taşır. Bağlı 13 ilçe merkezi bulunmaktadır.Diyarbakır kent merkezi 7 bin 500 yıllık bir geçmişe sahiptir.

Tarihin her döneminde büyük uygarlıkların, kültürel ve ekonomik hareketlerin merkezi olarak kabul edilen kent, birbirini izleyen 26 değişik uygarlığa beşiklik etmiştir. M.Ö.3000 yıllarında Hurriler’den başlayarak Osmanlılar’a kadar uzanan yoğun bir tarihi geçmişi olan Diyarbakır’da yaşayanlar, dönemlerine ait izlerle kenti ölümsüzleştirmişlerdir.

Tarih

Mustafa Kemal Atatürk,Diyarbakır'da (1916)

Mustafa Kemal Atatürk,Diyarbakır’da (1916)

Sırasıyla Amida,Amid,Kara amid,Diyar-Bekr,Diyarbekir adlarını alan şehir,tarih boyunca bir çok medeniyete ev sahipliği yapmıştır.

İ.Ö.3500 yıllarında Hitit, ve Hurrri-Mitanniler’le başlayan ve sırasıyla (İ.Ö.1260-653) Asurlular ve Urartular,(İ.Ö.653-625) Medler,(İ.Ö.140-85) Partlar,(İ.Ö.85-69) Büyük Tigran,(İ.Ö.69-İ.S.53) Romalılar, (53-226) Romalılar-Partlar,(229-395) Sasaniler-Romalılar,(395-639) Bizanslılar egemenliğinde kalmıştır.

639 yılında kent müslüman arapların eline geçmiş ve 661 yılına kadar üç halife devrinde yönetilmiştir. Daha sonra Emeviler (661-750),Abbasiler (750-869),Şeyhoğulları (869-899), Abbasiler (899-930), Hamdaniler (930-978), Büveyhoğulları (978-984), Mervaniler (984-1085), Büyük Selçuklular (1085-1093),Suriye Selçukluları (1093-1097), İnanoğulları (1097-1142), Nisanoğulları (1142-1183), Hasankeyf Artukluları (1183-1232), Mısır ve Şam Eyyubileri (1230-1240), Anadolu Selçukluları (1240-1302,bu sevirde Hülagü orduları Diyarbakır ve çevresini istila etmiş ve büyük yıkımlarda bulunmuşlardır), İlhanlılar (1302-1394), Timur (1394-1401), Akkoyunlular (1401-1507), Safaviler (1507-1515) egemenliğinde kalan kent, 15 Eylül 1915’te Bıyıklı Mehmet Paşa tarafından Osmanlı egemenliğine alınmıştır.

Diyarbakır, Osmanlılar döneminde önemli eyaletlerden birinin merkezi olmuş, doğuya sefer yapan orduların hareket üssü ve kışlağı görevini görmüştür. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde özellikle 1.Dünya Savaşı’nın yakın zamanlarda hastalık, yangın ve sefalet yüzünden büyük sıkıntı çeken Diyarbakır; Cumhuriyet devrinde büyük ve önemli imar, sosyal, kültürel ve ekonomik hareketler yaşamıştır. 1950’lerden sonra yeni şehir kurulmuş; yollar, hastaneler, okullar ve modern yapılarla gün geçtikçe büyümüş ve gelişmiştir. Yeni şehir kara,hava ve demir yolarıyla Türkiye’nin dört bir yanına bağlanmış önemli merkezlerden biri haline gelmiştir.

Nüfus

Balıkçılarbaşı,Diyarbakır

Balıkçılarbaşı,Diyarbakır

Diyarbakır, 2000 nüfus sayımına göre 1.362.708 nüfusu ile Güneydoğu’nun büyük kentlerinden biridir. İl merkezinin toplam nüfusu 545.000’dir.

Kilometrekareye düşen insan sayısı Türkiye ortalaması 88 iken İlimizde bu sayı 90’dır. 1990-2000 döneminde yıllık nüfus artış hızı Binde 21.73, Türkiye ortalaması Binde 18,3 dür.

İlçeler Toplam Şehir Köy
Merkez 721.463 545.983 175.480
Bismil 126.885 61.182 65.703
Çermik 46.050 15.843 30.207
Çınar 58.583 13.282 45.301
Çüngüş 15.521 4.708 10.813
Dicle 39.861 9.861 30.000
Eğil 21.631 4.827 16.804
Ergani 87.467 47.333 40.134
Hani 31.794 10.918 20.876
Hazro 18.755 6.189 12.566
Kocaköy 13.069 5.678 7.391
Kulp 40.454 15.825 24.629
Lice 24.877 11.927 12.950
Silvan 116.298 64.136 52.162
TOPLAM 1.362.708 817.692 545.016

Denizli Hakkında Kısa Bilgiler


Resim:Denizli evi.jpg

Sanayisi ve ticareti çok gelişmiş olup, Türkiye’nin en hızlı kalkınan merkezlerinden biridir. Anadolu Kaplanları’nın troykasındandır (Diğer iller Kayseri ve Gaziantep’tir). Kent Tekstil endüstrisinde Bursa’nın halefidir. Havası ve doğası Ege Bölgesi’nin ortalamalarını yansıtır. Vali Hasan Canpolat Belediye Başkanı ise Nihat Zeybekçi’ dir.

Horozuyla ünlüdür; şehrin önemli noktalarında horoz heykelleri bulunur. Dünyaca bilinen doğa harikası Pamukkale de şehrin simgelerinden biridir.Ayrıca en yüksek dağı Honaz Dağı’dır. Halk arasında geneleve mavi bir kapısı olması nedeni ile ‘mavikapı’ denmektedir. Fakat zamanla bu genelev kaldırılmış başka bir noktaya taşınmıştır. Günümüzde bu isim kullanılmamaktadır

Denizli’de Medya

Kentte üç yerel televizyon kanalı bulunmaktadır. Bunlar DEHA, ART TV ve DRT’dir. Ayrıca Çivril İlçesi’nde AS TV mevcuttur. Kentte çok gelişmiş bir basın dünyası mevcuttur. Günlük yayın yapan 11 gazetenin yanı sıra çok sayıda haftalık gazeteye sahiptir. Denizli Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Bülenz Öztürk’tün

18. ve 19. Yüzyıllarda Denizli

Anadolu Eyâleti’nin merkezi Kütahya Sancağı’na 1451’de bağlanan Denizli Kazası, XVI. ve XVII. yüzyıllarda, Nahiye-i Lazıkıyye (Merkez), Nahiye-i İbsili, Nahiye-i Kaş-Yenice ve Nahiye-i Aydos olmak üzere dört nahiyeden oluşmaktaydı.

Lazıkıyye merkez nahiyesi, aşağı yukarı bu günkü Denizli merkez ilçesi sınırlarında, İbsili, Buldan ve Güney’in bulunduğu bölgede, Aydos ise Buldan ve Güney’in kuzeyinde, Uşak iline bağlı Ulubey, Eşme ve Alaşehir’in güneyinde batıda Kiraz yakınlarına kadar uzanan bir sahayı kapsıyordu.

Bu Nahiyeler XVII. yy.’da kaza haline getirilerek, İbsili Nahiyesi: Ezine, Kaş-Yenice Nahiyesi: Çarşamba (Cıharşamba) adını almıştır. Aydos ise daha XVI. y.y.’da Gök-Öyük Kazası adıyla anılmaya başlanmıştır.Adı geçen kazalara Honaz’da katılınca sayıları beşe yükselmiştir.

XVIII. yy’ın sonlarında, Avarız ve Bedel-i Nüzul, İmdâd-ı Seferiye ve Hazeriye vergileri ile ilgili belgelerde zaman zaman Buldan adının geçtiği de görülmektedir. H. 1213 (1798) tarihli bir salyane defterinde Denizli ve bağlı kazalar şöyle sıralanmaktadır: Kazay-ı Denizli, Kazay-ı Ezine, Kazay-ı Buldan, Kazay-ı Honaz, Kazay-ı Gök-Öyük. Defterde Cıharşamba kazasının yer almadığı onun yerine Buldan’ın yazıldığı dikkati çekmektedir.

Denizli Şer’iye Sicillerinde yer alan tevzi defterlerinde, şehrin yıllık masraflarına ve vergilerine katkıda bulunan 26 adet köy kaydedilmiştir. Karcı köyünün birinci sırada yer aldığını gördüğümüz bu tabloda hissesine en az vergi düşen köy de Bekirli’dir. Karcı, günümüzde Başkarcı adını almıştır. Gelir kaynakları arasında ceviz ağacından yapılan dokuma tezgâhları bulunur ki, Denizli el dokumacılığı yüzyıllarca bu tezgâhlarda üretilen kumaşlarıyla ün salmıştır.

Yukarıda adı geçen köylerin yanında 1781’den itibaren şer’iye sicillerindeki bazı kanıtlarda Eldenizli, Şamlı Kebir adlı köylerin adları görülmektedir. Yıllık ortalama 50’şer kuruş vergi ödedikleri anlaşılan bu köylerden Eldenizli günümüzde aynı adla varlığını sürdürmekteyken, Şamlı Kebir ve Şamlı Sagir, Aşağı ve Yukarı Şamlı adlarını almışlardır.

XVIII. yy. boyunca Kütahya Sancağı’na bağlı bir kaza olmaya devam eden Denizli, XIX. yy.’da Anadolu Beylerbeyliği’nin bölünmesi üzerine sancak haline getirilerek, yeni kurulan Aydın Sancağı na bağlanmıştır. 1867 düzenlemesinden sonra Menteşe ile birleştirilen Denizli tekrar kaza olarak, Aydın Sancağı’na katıldıysa da 1883’de Denizli sancağı yeniden kurulunca mutasarrıflık haline getirilmiş ve 1884’te Tavas, 1888’de Garbi Karaağaç’ın katılmasıyla Osmanlı dönemindeki en geniş sınırlarına ulaşmıştır. Bu dönemde 6 kaza ve 1 nahiyeden Denizli’nin toplam köy sayısı da 385’e ulaşmıştır.

Nüfus

  • 1927: 15.704
  • 1990: 271.346
  • 1999: 275.480

Çorum’un Ünlü Simaları


  • Aşıkpaşa (1270-1333) Türk tasavvuf ve halk şairidir. Garipname isimli eseri ile ünlüdür.
  • Akşemseddin (1390-1459) Asıl adı Mehmet Şemsettin’dir. Din bilgini ve aynı zamanda hekimdir.
  • Aşık Paşazade (1392-1484) Osmanlı tarihinin canlı kaynağını teşkil etmiştir. Aşık Paşazade Tarihi isimli esri ile meşhur.
  • Baltacı Mehmet Paşa (1660–1712) Osmancık’ta doğdu. 18 Ağustos 1710’da sadrazam oldu. Serdar-ı Ekrem olarak Rus seferine çıktı.Prut nehri deltasında, Rus ordusunu kuşattı. Yeniçerilerin disiplinsizliğinden dolayı imha harekatını gerçekleştiremedi. Azledildi. 1712 yılında Limni adasında vefat ettiğinde 50 yaşındaydı.
  • İskilipli Atıf Hoca (1876 – 1926) Iskilip’in Tophane köyündendir. Şapka kanununa muhalefetten istiklal mahkemelerince idam edildi.
  • Dr. Mustafa Cantekin (1878 – 1955) Doktor ve siyaset adamı Mustafa Cantekin 1878’de Çorum’da doğdu. İstanbul Tıp Fakültesi’nde okurken siyasetle ilgilendiği için kalebent olarak üç yıllığına Şam’a sürüldü. Şam’da tanıştığı Mustafa Kemal ile birlikte Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’ni kurdu. II:Meşrutiyet’ten sonra İstanbul’a dönerek tıp öğrenimini tamamladı. Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Kırşehir milletvekili olarak girdi. 1950’ye kadar da sürekli olarak Meclis’te kaldı. Milletvekilliğinin sürdüğü yıllarda bir ara da Afyon Askeri Hastanesi’nin başhekimliğini yaptı.
  • İsmet Eker (1877 – 1962) Siyasetçi. Gençliğinde İttehat ve Terraki Cemiyeti’ne giren Eker, 1. Dünya Savaşı yıllarında Çorum milletvekilliği yaptı. Daha sonra Malatya’ya sürgüne gönderilen Eker, Çorum’a döndkten sonra Kurtuluş Savaşı’na katıldı. Eker bu kez komunizm progandası yaptığı gerekçesiyle tutklanıp Ankara’ya gönderildi. Daha sonra serbest bırakılan Eker, ilk TBMM’de Çorum Milletvekili olarak yer aldı. TBMM Başkanı Eker, Cumhuriyet’in ilanını “İttifakla kabul edilmiştir. Türkiye Devleti bir Cumhuriyetir” sözleriyle duyurdu. 1950 yılına kadar mecliste kaldı.
  • Mahmut Atalay (1934-2004) Cemilbeylidir. Olimpiyat şampiyonu.
  • İsmail Beşikçi (1939) Araştırmacı yazar.
  • Tuncer Cücenoğlu (1944) Tiyatro yazarı.
  • Aşık Hüseyin Çırakman (1930) Sungurlu ilçesine bağlı Körkü köyünde doğdu. Halk Ozanıdır.
  • Fazıl Hayati Çorbacıoğlu (1925 – 1990) Oyun yazarı.
  • Gürkan Çoşkun (1941) Sanat dünyasında “Komet” adıyla bilinen ressam.
  • Ahmet Feyzi (1839-1909) İstanbul Beyazıt Medresesi’ni bitirdi. Yargıçlık, Müftülük yapmış ve Çorum’da 6112 kitaptan oluşan bir kütüphane kurmuştur.
  • Ahmet Hamoğlu (1946) BJK’lı sanayici ve işadamı.
  • İsmail Haboğlu Gazeteci, yazar. Alanya’da ikamet etmektedir.
  • Hasan Paşa (Yedi-Sekiz Hasan Paşa) (1831-1902) Beşiktaş karakol komutanı. II. Abdülhamit’i devirmek için Çırağan baskınını gerçekleştiren Ali Suavi’yi bir sopayla kafasına vurarak öldüren Hasan Ağa’ya bu olaydan sonra paşalık (mareşallik) ünvanı verilmiştir. Osmanlı-Rus savaşında Kafkas cephesinde büyük yararlılıklar göstermiştir.Hasan Paşa 1902’de vefat etti. Geride meşhur namıyla beraber, memleketi Çorum’da, 1894 yılında yaptırttığı 27.5 metre yüksekliğindeki saat kulesi kalmıştır.İdari anlamda Çorum ve bölgesine etkisi de günümüzde İskilip, Osmancık, Sungurlu gibi yerlerin Çorum Sancağına doğrudan bağlanmasını 1890 yılında sağlaması olmuştur.
  • Bedri Karafakioğlu (1915-1978) Bilimadamı.
  • Tevfik Kış (1934) Kargı, Pelitcik köyünde dünyaya geldi. 1956 yılında Güreşe başladı.
  • Koyunbaba Asıl adı Seyit Ali’ dir. Peygamberimizin torunu Hz. Hüseyin’in 7. oğlu Ali Rıza’nın 12. oğlu olduğu rivayet edilmektedir. Mezarı Osmancık ilçesinde adıyla anılan türbededir.
  • Sait Maden (1932) Ressam, yazar.
  • Kul Mustafa 17. yy da Çorum yöresinde doğup yaşamış bir halk şairidir. Genç Osman adıyla anılan padişah II.Osman’ın öldürülmesi üzerine yazdığı destanlar dikkat çekicidir.
  • Aycan Önel (1933) atletizme 1946 yılında başladı. 1948 yılında yarıştığı 80 metre engellide Türkiye rekoru kırdı. 100 metre, 200 metre, uzun atlama, gülle atma, disk atma ve pentatlonda Türkiye rekorları kırdı.
  • Salim Uslu (1955) Çorum’un Alaca ilçesinde doğdu. Sendikacı.
  • Hıfzı Veldet Velidedeoğlu (1904-1992) Ordinaryüs professor, hukukçu.
  • Nihat Nikerel (1950) “Sıcak Saatler” dizisindeki “Cehennem Cevdet ve Kurtlar Vadisi’ndeki “Seyfo Dayı tiplemesiyle 7’den 77’ye herkesin gönlünde taht kurdu. Çeşitli dergi ve gazetelerde yazıları çıkıyor. 4 adet kitabı var.
  • Aşık Gülabi (1950 ) Çorum’un Sungurlu kazası, Çayan köyünde dünyaya gelmiştir. Halk ozanıdır.
  • Şükrü Kızılot vergi uzmanı.
  • Serkan ŞAHİN (1981–) 1981 Ankara doğumludur. Küreselleşen iş organizasyonları alanında Danışmanlık yapmaktadır.
  • Soner Yalçın (1966) Gazeteci, araştırmacı yazar.
  • Nazmi Avluca (1975) Çorum ili Kargı ilçesinde dünyaya geldi. Dünya Şampiyonu.
  • Eyüp Karaderili (1950) Çorum ili Sungurlu ilçesinde dünyaya geldi Öz Ağaç İş Sendikası genel başkanı.

Çankırı


TarihiÇankırı’nın adı, Batılı kimi gezginler tarafından “Çangırı” ya da “Çengiri” biçiminde yazılmıştır. Kent eski Gangra adlı kentin yerinde kurulmuştur. Önceleri Paphlagonia’ya bağlıydı. Sonra Pontus devletine, ardından da Galatia’ya bağlandı. Galatia hükümdarı Deiotarus, Gangra’yı merkez yaptı. M.Ö. 25’te Roma imparatorluğunun topraklarına katılan yöre, Bizanslılar zamanında bir ara sürgün yeri idi. Kimi kaynaklarda anılan Germanikopolis kentinin Gangra olduğu sanılıyor. Emeviler zamanında İslam orduları birkaç kez saldırdılarsa da bu kaleyi ele geçiremediler.

Çankırı ve çevresi, 1071 Malazgirt zaferinden sonra Danışmendoğullarınca ele geçirildi.

Selçukluların Malatya’da tutsak edilip Niksar kalesine kapattıkları Antakya hükümdarı Bohemond’u kurtarmak için 1101’de İstanbul’dan yola çıkan Raymond de Toulouse komutasındaki Haçlı Ordusu Ankara’yı aldıktan sonra Çankırı’ya yöneldiyse de kaleye giremediler. Amasya yakınlarında Selçuklu ordusuyla karşı karşıya gelen Haçlı Ordusu, bozguna uğradı. 1134’te Bizans İmparatoru Ioannes Komnenos şiddetli çarpışmalardan sonra kaleyi ele geçirebildiyse de, o döndükten sonra Danışmendliler kenti geri aldılar. Daha sonra yöreye Selçuklular egemen oldular. I. Murad zamanında Çankırı ve çevresi Osmanlı topraklarına katıldı. Timur, 1402’de Çankırı’yı eski sahiplerine verdiyse de, 1439’da I. Mehmet geri aldı.

Osmanlı döneminde yönetim bakımından anadolu eyaletine bağlı bir Livanın merkezi olan Çankırı, Cumhuriyetin ilanından önce Kastamonu vilayetine bağlı bir sancağın merkezi idi. Kurtuluş Savaşı sırasında İnebolu üzerinden İstanbul’dan Ankara’ya yapılan malzeme ve insan naklinde Çankırı önemli bir aracı merkez rolünü oynamıştır. Cumhuriyet döneminde il merkezi haline getirilmiştir.

19. yüzyılın sonunda yaklaşık 16 bin olduğu tahmin edilen nüfusunu, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında 10 binin altına düştüğü görüldü. (1927’de 8.847). Ancak 1940’da 10 bini yeniden aşabilen (10.235) nüfus 1970’te 25 bini geçti (26.124). 1990’da da 45.496’ya ulaştı.

İlin merkezi olan Çankırı kenti, Kızılırmak’ın kolları Acıçay ile Tatlıçay’ın birleştiği yerde kurulmuştur. Deniz yüzeyinden 700-800 m. yüksekliktedir. Çankırı çok eskiden bir kale kentiydi. Kent, sonraları sırtını kaleye dayayarak, güneye doğru yayıldı. Günümüzde, Tatlıçay’ın her iki yakasına serpilmiş durumdadır. Kalenin eteklerindeki mahalleler, kentin çekirdeğini oluşturur. Bu mahalleler dar sokaklıdır. Kentin yeni kesimleri ise, daha modern görünüşlüdür.

Coğrafi Konumu

Orta Anadolu’nun kuzeyinde, Kızılırmak ile Batı Karadeniz ana havzaları arasında yer alan Çankırı, 40° 30′ ve 41º kuzey enlemleri ile 32° 30′ ve 34º doğu boylamları arasında yer almaktadır. İlin komşuları batıda Bolu, kuzeybatıda Karabük, kuzeyde Kastamonu, doğuda Çorum ve güneyde Ankara ile Kırıkkale’dir. Denizden yüksekliği 723 metre olup, ülke topraklarının %o 94’lük bölümünü oluşturan toplam 7.388 Km²’lik bir alana sahiptir.

İklimi, Bitki Örtüsü ve Yabani Hayat

Çankırı’da genellikle İç Anadolu ya özgü iklim etkisi görünmektedir. Merkez,Ilgaz ve Yapraklı ilçelerinde kışlar serin, yazlar ılık geçerken, Çerkeş ilçesinde kışlar soğuk, yazlar ise serin geçmektedir.

İlin en fazla yağış alan ilçesi, Yapraklı’dır. Yapraklı’da hemen hemen her mevsim yağış gözlemlenir. Merkezden, güneye doğru gidildikçe iklim ve bitki örtüsünde değişiklik ve zayıflama görünmektedir. Araştırmalar sonucu, il topraklarının 2-3 yıl öncesine kadar bazı tuzlu bölgeler hariç, ormanlarla kaplı olduğu belirlenmiştir. Ne var ki, tarla açmak amacıyla yapılan bilinçsiz kesimler, hayvan otlatmak için ormanlardan yararlanılması, müdahale imkanı olmayan orman yangınları ve iklim değişiklikleri yüzünden, bu orman bölgelerinin büyük çoğunluğu yok olmuştur.

İlin, bütün bu tahribattan sonra geriye kalan ormanları, Ilgaz ilçesi başta olmak üzere Elaman, Eğirova, Ovacık, Düvenlik, Ilısılık, Yapraklı, Sarıkaya, Karakaya ve Erikli Dağları ve çevresindedir.İldeki bitki örtüsünün üst florasını oluşturan iğne yapraklı ağaçlar, özellikle de karaçam, sarıçam, ardıç, meşe, ladin ve köknar gibi orman ağaçlarıyla ahlat ve kızılcık ağaçlarıdır. Bitki örtüsünün alt florasında ise hububat, yemlik ve yemeklik baklagiller ile ayrıkotu, devedikeni ve yumak gibi bitkiler bulunmaktadır. Ayrıca akarsular boyunca söğüt ve kavak ağaçları ile zengin meyve bahçelerine de rastlanmaktadır.

İlde rastlanan başlıca av hayvanları, kurt, tilki, tavşan ve sincaptır. Uzun yıllar düzenli mücadele edilmediği için, yaban domuzu sayısından belirgin bir artış olmuştur. Fakat son yıllarda yapılan düzenli ve etkin mücadeleler nedeniyle, yaban domuzu sayısında belirgin bir azalma sağlanmıştır.

Toprak Yapısı

Genellikle çıplak dağlarla kaplı olan Çankırı toprakları, şiddetli erozyon tehdidi altındadır.Bu yüzden il toprakları, tarımsal amaçla kullanılmamaktadır.Bu topraklar sadece hayvan otlatmada kullanılır.

Çankırı ili sınırları içerisinde alüvyal, kolüvyal, kestane renkli, kahverengi orman ve kireçsiz kahverengi orman toprakları olmak üzere toplam beş tür toprak bulunmaktadır.

Kültürü

Çankırı’nın, Çankırılı’nın kültür yapısı, gelenek ve görenekleri, kültürel altyapıyı oluşturan folklorik öğeleri incelendiğinde büyük bir birikimin olduğu görülür. Bu birikimin temelinde uzun yıllar boyunca bu topraklarda yaşamış olan çeşitli milletlerin izleri vardır. Diğer taraftan asırlardır bu topraklarda yaşayan Türkler, kökleri anayurtları olan Orta Asya’ya uzanan bir takım adet ve ananelerini yaşatmayı ve gelecek kuşaklara bırakmayı başarabilmişlerdir.

Türklerin Çankırı ve civarını fethetmesinden bugüne kadar geçen süreçte bölge işgale uğramamış, etnik yapısının temelini oluşturan ağırlıklı Türk nüfusta hiçbir değişiklik olmamış, ticaret yollarından ve limanlardan uzakta oluşu sebebiyle de bölge insanı çok kültürlülükten daha çok tek- kültürlü bir toplum olma özelliğini korumuştur.

Çankırı, olanakların kısıtlı olmasına ve altyapı yetersizliğine rağmen kültürel etkinliklere sürekli sahne olan bir şehrimizdir. İl Kültür Müdürlüğü’nün öncülüğünde ve çeşitli kurumların katkılarıyla konser, tiyatro, gösteri, panel vb. etkinlikler düzenlenmekte, Çankırılılar’ın sosyal ve kültürel ihtiyaçlarının karşılanmasına çalışılmaktadır.

Bu çalışmalar doğrultusunda, 1998 yılında ilde 2 açık oturum, 14 toplantı, 7 gösteri, 5 konferans, 4 panel, 1 seminer, 3 sempozyum düz enlenmiş, 2 kurs ve 11 sergi açılmış, 13 tiyatro oyunu sahneye konmuş ve 3 konser gerçekleştirilmiştir.

Çankırı’da kültür hareketlerinin bir merkezi de kütüphanelerdir. Halen il genelinde bulunan 10 kütüphane ile bir gezici kütüphane, okuyucularına başta ödünç kitap verme olmak üzere her türlü hizmeti sunmaktadır.

100. Yıl Kültür Merkezi’nde bulunan Çankırı Kütüphanesi ise 40.000’e yaklaşan kitap koleksiyonu ile hem Çankırılı kitapseverlere, hem de öğrencilere geniş olanaklar sunmaktadır. Kütüphanede bulunan 112 adet yazma eser ise koruma altına alınmış olup araştırmacıların hizmetine sunulmaktadır. Merkezdeki kütüphane dışında Eldivan, Şabanözü, Atkaracalar, Bayramören, Çerkeş, Kurşunlu, Ilgaz, Orta, Korgun, Kurşunlu ve Yapraklı kütüphanelerinde de okuyucular kitapla buluşmaktadır.

Küçük ama şirin olmayan bir tanımlamada kendine yer bulabilen anadolu kenti. Devletle kurulmuş bağın nasıl kurulduğu ve ne şekilde bu kadar güçlendiğine dair fikir sahibi olunamamktadır. Kalkınma yalanlarının en çok uygulanması gereken bu şehir insanları, devlete karşı gelmeyi tanrıya karşı gelmekle bir tutmaktadırlar. İçine kapanık yapısından belki de her kesimin hoşnut olması da bir sürü soru işaretini beraberinde getirir. Gençler yapacak birşeyler bulamamanın sıkıntısını dahi yaşayamamakta, sosyal yaşamlarını birbirlerine endekslemektedirler. Bunun yanı sıra temiz bir şehirdir. Sokaklar her daim temizlenmektedir. Ayrıca şehit verme oranının en yüksek olduğu yerlerden biridir.

Çanakkale Hakkında Genel Bilgiler


Çanakkale, Türkiye’nin kuzeybatısında, topraklarının büyük bölümü Marmara Bölgesi sınırları içinde kalan, 25° 40′ – 27° 30′ doğu boylamları ve 39° 27′ – 40° 45′ kuzey enlemleri arasında 9.737 km²’lik bir alan kaplayan, Asya ve Avrupa kıtalarında toprakları bulunan, kendi adını taşıyan boğaz ile ikiye bölünmüş olan bir ildir.

Anadolu’nun en batı noktası olan Baba Burnu ile Türkiye’nin en batı noktası Gökçeada’daki Avlaka Burnu il sınırları içindedir. Ege Denizi’nde Türkiye’ye ait içinde yerleşim olan tek adalar olan Bozcaada (Tenedos) ve Gökçeada (İmroz) Çanakkale iline bağlıdır.

İlçeleri

Resim:Canakkale districts.png

Tarihçe

Eski çağlarda, Hellespontos ve Dardanelles olarak da adlandırılan ilde 3000 yıldan beri yerleşim olduğu bilinmektedir. Bugün bile kalıntıları bulunan Truva (Troia, Troy) Antik kenti 2500 yılında büyük bir depremle yıkılmış ve bölge uzun yıllar Lidya’lılarca yönetilmiştir. Millattan önce 336 yılında bölgede en önemli güç hâline gelen Pers İmparatorluğu Helenizm’i tüm dünyaya yaymak amacındaki Büyük İskender Granikos Çayı (Biga Çayı) kıyılarında büyük bir bozgunu uğratılmıştır. Osmanlı Devleti döneminde de Karesioğulları Beyliğinin yıkılması ile ilin bugünkü topraklarının büyük bir bölümü ele geçirilmiş, Bizans’a yardım karşılığı ödül oalark alınan Gelibolu’daki kaleler sayesinde ilin fethi daha da kolaylaşmış ve Boğazlar ile birlikte kontrol Osmanlı Devleti’ne geçmiştir.

Çanakkale ilinin topraklarının bütününe bakıldığında, üzerinde kurulmuş olduğu yarımada Biga Yarımadası olarak adlandırılır. İl içindeki en kayda değer yükselti Biga Dağları’dır. Biga adının bu denli çok kullanımının sebebi, Cumhuriyet döneminden önce , Osmanlı idarî sisteminde Sancak’ın Biga ilçesi olmasıdır. Yani ilin eski merkezi Biga olup, Cumhuriyet döneminde, kazanılmış olan başarılardan dolayı ilin ismi ve merkezi Çanakkale olarak değiştirilmiştir. İlin isminin kökeni ise yörede çok gelişmiş olan çanak – çömlek zanaatinden gelir. Şehrin iki simgesi hâline gelen Kale-i Sultaniye ile çanakçılık özdeşleşince de şehir Çanakkale olarak adlandırılmaya başlanmıştır.

Demografi

Çanakkale iline bağlı 568 köy, 21 bucak, 12 ilçe belediyesi ve 22 belde belediyesi vardır. Çanakkale ilinin ilçeleri ile birlikte nüfusu 465,000 kadardır. İl merkezinin köyler hariç nüfusu 80,000’e yakındır. Merkezden sonra en büyük ilçe Bigadır. İlin en küçük ilçesi Bozcaada’dır. Adaların nüfusu yazları iki katını aşsada kışın yerlilerden başka yaşayan kalmaz.

İl genelinde nüfusun yarıya yakını şehirlerde geri kalanı kırsal kesimde yaşar. Yıllık nüfus artışı binde 7,29 ile Türkiye’de en düşük orandır. Nüfus yoğunluğu kişi/46,81km²dir.

Eğitim

İl, eğitim bakımından halkına Türkiye ortalamasının oldukça üstünde bir hizmet sunar. İl sınırları içinde 1 Fen Lisesi, 10 anadolu Lisesi, 2 Anadolu Öğretmen Lisesi ve birçok Meslekî lise bulunur. Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) bünyesinde 9 fakülte, 2 yüksekokul ve 2 enstitü bulunur, ve 20,000 öğrenciye eğitim verir. Halkın %8,0’i üniversite mezunudur.İlköğretimlerde okullaşma oranı %100’dür. Okuryazarlık oranı (2000 Nüfus verilerinde) %90 olarak açıklanmış, fakat geçen zaman içersinde oranın %99 olduğu sanılmaktadır. (Çanakkale Valiliği Resmî Sayfası) İlçede 75,000’e yakın öğrenci bulunur. İlde derslik başına düşen öğrenci sayısı 20’dir.

Kültür

Çanakkale, binyıllar boyunca farklı toplumların egemenliğinde kalmış, gerek mimarisinde gerek yaşamda onlardan izler taşımaktadır. 70’li yıllardan itibaren ile yapılmaya başlayan ticarî yatırımlarla ildeki geleneksel toplum yapısı yerini hızla modernize olmuştur. Ticarî yatırımlarla ile ulaşık kolaylaşmış ve şehrin görünümünün değişmesi böylece başlamıştır. Bugün Çanakkale Türkiye’nin en modern çevrelerindendir. Geniş kaldırımları, temiz caddeleri, bakımlı binaları ile örenk bir şehirdir. Henüz altyapısı tam oturmamışsa da kültürel anlamda Çanakkale ili Türkiye’de önde gelen çevrelerdenidr. Toplumda çekirdek aile yaygındır. Toplum, Türkmenler, Pomaklar, Yörükler ve az sayıda Çerkez ile Boşnak’tan oluşur. Pomak ve Yörükler genelde tarım ile uğraşırlar. Bir Yörük kişisi ile Pomak farklı biçimde geleneksel giysiler giyer.

İl ve ilçe merkezlerinde büyük ölçüde modern giyim örnekleri benimsenmiştir. Kırsal kesimden gelen bayanlar, beyaz Yemenî adı verilen eşarp ve şalvar ile siyah naylonumsu kumaştan pardesü giyerler, kırsal kesim erkeklerinde ise baskın giyim türü, pantolon, ceket ve kaskettir. Yörede erkeklerin şalvar giydiği pek görülmez. Yöre mutfağı ise birbirinden lezzetli tatlara sahiptir. Çanakkale mutfağını anlatacak kilit sözcükler; şarap, zeytin, sardalya, peynir helvası ve keşkektir. Adalar bağcılık ve şarapçılık konusunda başı çekmektedir.

Turizm

Çanakkale ile birçok ilçesi tarihî ve doğal güzellikler bakımından oldukça zengin olmasına rağmen, bölge olması gerekenden oldukça az turist çekmektedir. İl merkezinin çevresinde bulunan yerlerin hemen hemen heryeri sit alanı ilân edilmiştir. Çanakkale’nin büyüyememesinin asıl sebeplerinden biride budur. Birçok alan yerleşime kapalıdır.

Çanakkale’nin başlıca turistik yerleri

  • Gelibolu Yarımadası Tarihî Millî Parkı
  • Truva (antik şehir)
  • Assos
  • Gökçeada (İmroz)
  • Bozcaada (Tenedos)
  • Harp Eserleri Müzeleri
  • Antik Yunan Şehirleri
  • Kazdağı
  • Kaplıca ve Termal Tesisler
  • Kaleler

Bursa Hakkında Genel Bilgiler


 Resim:Bursa.jpg

Ekonomik açıdan Türkiye’nin en gelişmiş illerinden biri olan Bursa doğal ve tarihsel zenginlikleriyle de önem taşır. Yüzölçümü 10.891 km² olan Bursa ili kuzeyde Marmara Denizi ve Yalova ili, kuzeydoğuda Kocaeli ve Sakarya, doğuda Bilecik, güneyde Kütahya ve Balıkesir illeri, batıda yine Balıkesir iliyle çevrilidir.

İnegöl(71000), Mudanya(21000), Gemlik(64000), Orhangazi(50000), Mustafakemalpaşa(47000), Karacabey(41000), Yenişehir(26000), Kestel(35000), Gürsu(22000) ve İznik(20000).

BURSA TARİHİ

Yapılan araştırmalar Bursa yöresinin M.Ö. 4000’lerden beri çeşitli yerleşimlere sahne olduğunu göstermektedir. Bu topraklara M.Ö. 13. yüzyıldan sonra Bitinler ve Misler yerleşti. İlk çağda Bitinya ve Misya’nın komşu olduğu bir alanda yer alan yöre M.Ö. 7. yüzyılda Lidya’nın, M.Ö. 546’da da Perslerin egemenliğine girdi. M.Ö. 334’e kadar süren Pers egemenliği boyunca Bitinyalılar kendi yöneticilerini seçme hakkına sahipti. M.Ö. 328’de Bitinya Krallığı kuruldu. Kral Zipoetes döneminde gelişen krallık, oğlu I. Nikomedes zamanında en güçlü haline ulaştı. M.Ö. 230-182 arasında Bitinya kralı olan I. Prusias Bursa kentinin kurucusu olarak kabul edilir. Bursa adının da kentin o zamanki adı Prusa’dan kaynaklandığı sanılmaktadır. M.Ö. 74’te Roma’ya bağlanan Bitinya’nın başkenti Prusa’dan Nikomedeia’ya (İzmit) taşındı. M.S. 395 yılında Roma İmparatorluğu’nun ikiye bölünmesinden sonra Bizans yönetiminde kalan Bursa, imparatorluğun Doğu Eyaleti’ne bağlı beş diyosezden Asya Diyosezi sınırları içindeydi. Kent özellikle 11. yüzyılda Selçukluların saldırısına uğradıysa da 14. yüzyıla değin Bizans yönetimi altında kaldı. Uzun çatışmalardan sonra 1326’da Orhan Bey Bursa’yı alarak Osmanlıların başkenti yaptı. Bursa 1365’te Edirne’nin başkent yapılmasına kadar bu durumunu korudu. Bursa, İstanbul’un fethi’ne kadar Osmanlıların en önemli merkeziydi. Bursa yöresi 1900’lerin başında Hüdavendigar Vilayeti’nin sınırları içindeydi. Kentin belediyesi 1877’de kuruldu. Kurtuluş Savaşı yıllarında çeşitli yörelerinde ayaklanmalar çıkan Bursa 8 Temmuz 1920’de Yunanlılarca işgal edildi; 11 Eylül 1922’de işgalden kurtuldu.

Mustafa Kemal Atatürk, 5 Şubat 1933 günü, Bursa Nutkunu söylemiştir.

Eğitim

Bursa ilinin ilçeleri

Bursa ilinin ilçeleri

Tarihi liseler [değiştir]

  • Bursa Anadolu İmam Hatip Lisesi (Tarihi İpekçilik Enstitüsü)
  • Bursa Tarım Meslek Lisesi (Hamidiye Ziraat Mektebi)
  • Bursa Erkek Lisesi (Mülkiye İdadisi)
  • Bursa Kız Lisesi [1]
  • Bursa Çelebi Mehmet Lisesi
  • Tophane Teknik Okulları (Hamidiye Sanayi Mektebi)
  • Işıklar Askeri Lisesi [2]

Diğer liseler

  • Bursa Milli Piyango Anadolu Lisesi[3]
  • Ali Osman Sönmez Anadolu Teknik ve Endüstri Meslek Lisesi
  • Bursa Ahmet Hamdi Gökbayrak Anadolu Öğretmen Lisesi
  • Bursa Atatürk Anadolu Lisesi [4]
  • Bursa Anadolu Otelcilik ve Turizm Meslek Lisesi [5]
  • Bursa Anadolu Lisesi [6]]
  • Bursa Ali Osman Sönmez Fen Lisesi [7]
  • Bursa Cumhuriyet Lisesi
  • Bursa Çınar Lisesi
  • Bursa Demirtaşpaşa Endüstri Meslek Lisesi[8]
  • Bursa Merkez İmam Hatip Lisesi
  • Bursa Mudanya Sami Evkuran Anadolu Lisesi
  • Bursa Ulubatlı Hasan Anadolu Lisesi(Maarif Koleji)
  • Bursa Şükrü Şankaya Anadolu Lisesi
  • Bursa Süleyman Çelebi Lisesi
  • Bursa Yıldırım Beyazıt Lisesi
  • Bursa Osmangazi Lisesi[9]
  • Bursa Özel Nilüfer Lisesi[10]
  • Cem Sultan Lisesi
  • Ertuğrul Gazi Lisesi
  • Kırcılar Anadolu Ticaret ve Ticaret Meslek Lisesi [11]
  • Ovaakça Şarık Tara Anadolu Teknik, Teknik, Anadolu Meslek ve Endüstri Meslek Lisesi[12]
  • Bursa Özel İnal Ertekin Lisesi

Diğer bilgiler

  • Şehir merkezinde 2006 yılında toplam 17 km’lik hafif raylı sistem metro hattı faliyette bulunmaktadır.
  • 2000 yılı nüfus sayımı resmi kesin sonuçlarına göre Türkiye’nin 4.büyük kent merkezidir. (Bkz: TABLO 4)
  • 2005 yılında Bursa Büyükşehir Belediyesi Türkiye’nin ilk ve tek kalite belgeli büyükşehir belediyesidir.
  • Bursa’da, 1975 yılında Uludağ Üniversitesi [13] kuruldu.
  • Reşat Oyal Kültür Parkı1955 yılında hizmete açılan park.
  • Bursa Devlet Tiyatrosu1957 yılında kuruldu. [14]
  • Uludağ Milli Parkı 1961 yılında milli park ilan edildi.[15]
  • Uludağ’a teleferikle ulaşım, 29 Ekim 1963’te tamamlanarak hizmete açılmıştır. Türkiyenin ilk teleferik hattıdır, 4817 metre uzunluğundadır.[16]
  • Bursa Bölge Senfoni Orkestrası, temeli 1997 yılında atıldı.
  • Bursa Botanik Parkı, 1998 yılında kullanıma açılmıştır. [17]
  • Bursa Hayvanat Bahçesi, 1998 yılında hizmete açılan Avrupa standartlarındaki hayvanat bahçesi
  • Uluslararası Bursa Festivali 1962 yılından itibaren, Bursa Kültür Sanat ve Turizm Vakfı’nın (BKSTV) koordinasyonunda düzenleniyor.
  • Bursada bir konservatuar bulunuyor.(Bursa Büyükşehir Belediyesi Konservatuarı)
  • Bursa Devlet Türk Sanat Müziği Korosu 1991 yılında kuruldu, Kültür Bakanlığı’na bağlı.
  • 9.2.2007 gününde, MÖ. 202 yılında Bursa’da Kartaca Komutanı Hannibal tarafından Pınarbaşı’nda kurulan Çarşaf Su Yapısı, Bursa Belediye tarafından restore edilerek hizmete açıldı.

Bursa Türk mutfağı

Bursa yöresinde yaratılan meşhur mutfak ürünleri

  • İskender Kebap[18]
  • Kestane Şekeri
  • Pideli Köfte
  • İnegöl Köfte
  • Cantık
  • Su Böreği
  • Süt Helvası
  • Kemalpaşa Tatlısı