GeziyoruZ

BİZİMLE GEZMEYE VAR MISINIZ??

Kesikköprü Kervansarayı

 

Kesikköprü Kervansarayı: (Cacabey Hanı) Kırşehir’in 23 km. güneyindeki Kesikköprü köyünde bulunan kervansaray ile yanındaki köprü, 1248 yılında Anadolu Selçuklu Devleti’nin Kırşehir Emiri Nurettin Caca tarafından yaptırılmıştır. İki ayrı renkli taştan yapılmış olan taç kapısı, taş işçiliği ile dikkati çekmektedir.

Kırşehir’in Cami ve Türbeleri

Lala (Lale) Camii: İl merkezinde, Melik Gazi Kümbetinin hemen yanındadır. Caminin mimari tarzı, 13. yüzyılda kervansaray veya darphane olarak yaptırıldığı kanısını uyandırmaktadır.

Alaaddin Camii: Alaaddin Keykubat tarafından 1230 yılında yaptırılmıştır. Camii şehrin ortasında bulunan kale üzerindedir, Selçuklu mimari tarzında yapılmıştır, 1893 yılında tümden yıkılarak Mutasarrıf Arif bey tarafından yeniden yaptırılmıştır. Kapısındaki işlemeleri taşların Melik Muzafferüddin Behram Şaha ait medresenin taşları olduğu sanılmaktadır. Camii kesme taştan yapılmıştır, tek şerefeli minaresi vardır.

Kapucu Camii : Osmanlılar döneminde Kapucu Mehmet Paşa tarafından yaptırıldığı söylenmektedir. Şehir merkezinde bulunmaktadır.

Çarşı Camii : 1864 yılında Hüseyin bey adında bir kişi tarafından mescit şeklinde minaresiz olarak yaptırılmıştır. Kare planlı ibadet alanı ağaç bindirme tekniği ile yapılmış “ kırlangıç tavan” denilen çatı örtmektedir. İlgi çekici bu örtü sistemine sadece Erzurum ve Manisa’daki tarihi camii’lerde rastlanılmaktadır.

Türbeler: Aşıkpaşa Türbesi, Cacabey Türbesi, Süleyman Türkmani Türbesi, Muhterem Hatun Türbesi, Yunus Emre Türbesi yörede görülmeye değer eserlerdir.

Aşıkpaşa Türbesi: Kırşehir merkez Aşıkpaşa mahallesinde yer almaktadır. 13. yy.’da eserlerini Öztürkçe yazan ve Türkçe’nin zenginliğini savunan mutasavvuf halk şairi Aşıkpaşa bu türbede yatmaktadır. Türbe 1333 yılında Aşıkpaşa’nın yeğeni ve Eratna veziri Köse Peygamber Alaaddin Ali Şah Ruhi tarafından yaptırılmıştır. Türbe planı bir koridor ve mezarın bulunduğu kare bölümden ibarettir. Taç kapısına bu günkü Tıp rozetini andıran bordür çevrelemekte olup yana alınmış taç kapısının kavsarası istiridye nişi şeklindedir, tamamen mermerden inşaa edilen türbe Selçuklu mimarı sanatından sonra yeni bir mimari üslubun tek örneği olarak kalmıştır.

Melih Gazi Türbesi: 1240-1250 yılları arasında Mengücük oğullarından Melik Muzafferüddin Behram Şah adına eşi tarafından yaptırılmıştır. Türbe, köşeleri pahlı kare kaide üzerine sekizgen gövdelidir. Türk türbe mimarisinin orta asya çadır sanatından etkilendiği, hatta türbelerin kaynağının orta asya sanatı olduğu görüşünü kuvvetlendiren örneklerden birisidir. Şehir merkezinde yer almaktadır.

Kalender Baba Türbesi: Kırşehir merkeze bağlı Karakurt köyünde bulunmaktadır. Karakurt kaplıcasının yanındadır. Selçuklu hükümdarlarından Kılıçaslan tarafından 1135 yılında yaptırılmıştır. Türbenin bitişiğinde sonradan onarılan mescidi bulunmaktadır.

Fatma Hatun Türbesi: Kent merkezinde Yenice mahallede bulunmaktadır. 1266 yılında dönemin İlhanlı ileri gelenlerinden Hoca Aka Maatır tarafından Fatma hatun adına yaptırılmıştır. Türbe köşeleri üçgen pahlı, kare kaide üzerine sekizgen gövdelidir. Yapı düzgün kesme taşlarla inşaa edilmiştir.

Ahi Evran Camii ve Türbesi

1482 yılında, Ahilik Teşkilatının kurucusu Ahi Evran adına yaptırılan Cami ve Türbe, il merkezinde bulunmaktadır.Türbeye, cami içinden bir merdivenle çıkılmaktadır. Kırşehir il merkezinde yer almaktadır.  Zaviye planlı mescit Ahiliğin kurucusu Ahi Evran’ın türbesi ve zaviye- tekke olarak kullanılan mekanlardan oluşmaktadır.

Cacabey (Medresesi) Cami

Kırşehir kent merkezinde bulunan medrese Selçuklu döneminde Kılıçaslanoğlu Keyhüsrev zamanında Kırşehir beyi Cacaoğlu Emir Nurettin tarafından 1272 yılında bir gözlem evi medrese olarak yaptırılmıştır. Eser sonradan camiye çevrilmiştir. Birkaç kez onarılmış olup minaresindeki mavi çiniler nedeniyle halk arasında “Cıncıklı” camii adı ile tanınmaktadır. Medrese kesme taştan yapılmış olup kare planlıdır. Kuzeyindeki giriş kapısı işlemelidir, yapıdan ayrı olan tuğladan yapılmış çinili ve tek şerefeli minaresi ilk önce gözlem yeri olarak kullanıldığını göstermektedir. Cacabey camiinin sol bitişiğinde Cacabey’e ait bir türbe bulunmaktadır, 1272 yılında kesme taştan yaptırılmıştır, kapısı lacivert üzerine beyaz çiniler ve yazılarla bezenmiştir. Pencere kenarları ise taş süslemelidir. Türbeye camii içerisinde bulunan bir salondan merdivenden geçilerek girilmektedir. Türbeyi içi çinilerle süslü olan ve içten kubbeli çokgen piramit biçiminde bir külah örtmektedir.

Kırşehir Müzesi

Kırşehir’in Tarihçesi

Son yıllarda yapılan araştırmalar ve arkeolojik kazılar Kırşehir’de insan yerleşimlerinin M.Ö. 3. binde başladığını göstermektedir. Bu döneme ait çanak-çömlek parçaları Kırşehir höyüklerinden elde edilmektedir. 1930′lu yıllarda Türk ve İtalyan arkeologlar tarafından Kırşehir Merkez İlçesi’ne bağlı Hashöyük’te yapılan arkeolojik kazılar M.Ö. 3. bine ait çanak-çömlek kalıntılarını ortaya çıkarmıştır.

M.Ö. 2. binde Asur Ticaret Kolonileri Dönemi ve Hitit Döneminin başladığını görürüz. Kızılırmak kıyısından, Hirfanlı Baraj işletmesine getirilen iki öküz başı protomu Eski Hitit Dönemine ait sunak, Sevdiğin Köyü ile Kale Köy arasında yer alan Hitit yol yazıtı olarak bilinen hiyeroglif yazılı Malkayası ve yine Kaman Kale Höyük’te ele geçen mühürler, seramik mutfak eşyaları, resmi yapılara ait duvar tekniğiyle yapılmış binalar vs. Hitit Döneminin en önemli izleridir.

Eski Hitit ve Geç Hitit dönemlerinden sonra, yine Eski ve Geç Frig Dönemi’nin yoğun yaşandığını mevcut arkeolojik kazı ve yüzey araştırmalarından öğreniyoruz. M.Ö. 550′de Anadolu tümüyle Pers hakimiyetine girmiştir. Kırşehir bu dönemle birlikte Kapadokya Bölgesi (Güzel Atlar) olarak ünlenen, Orta Anadolu tarihi içerisinde değerlendirilir. Perslerin Anadolu’yu sadece askeri işgal ile yetinmeleri nedeniyle Kırşehir’de bu döneme ait önemli yerleşim kalıntı ve buluntularına rastlanmamasına rağmen Kaman Kale Höyük kazısından Pers Dönemi mühürleri elde edilmiştir. Pers egemenliği M.Ö. 334 yılında Büyük İskender’in ordularıyla Anadolu’ya gelip Persleri yenmesiyle bitmektedir. M.Ö. 333 yılında kurulan Kapadokya Krallığı döneminde otorite yetersizliği yüzünden Kırşehir ve yöresi yoğun baskı görmüştür. M.S. 18′de Roma İmparatoru Tiberius Kapadokya’yı resmen Roma’ya katmış ve eyalet durumuna getirmiştir.

Roma dönemi hem putperestliğin güçlü olduğu hem de Hristiyanlığın hızla yayıldığı bir dönemdir. Kırşehir’de bu döneme ait, Hristiyanlar’ın ibadet ve sığınmaya yönelik inşa ettiği 15 kadar irili ufaklı yeraltı şehri tespit edilmiştir.

Yapılan tarih araştırmalarında Kırşehir’in Roma Döneminde bir ara önemli bir siyasi merkez olduğu, hatta kısa bir süre eyalet başkenti yapıldığı ortaya çıkmıştır.

Kırşehir’deki Bizans Dönemi konusunda fazla bilgi bulunmamakla birlikte, kalıntı ve buluntular Bizans Döneminin de yaşandığını göstermektedir. Merkez İlçe’ye bağlı Taburoğlu Köyü’nde Katolik ve Protestan mezhebine ait Hristiyanlar’ın bir arada ibadet ettiği, 10. yüzyıla ait Anadolu’daki ilk büyük köy kiliselerinden olan Üç Ayak Kilisesi ile Fakıl Köyü ve Temirli’deki kilise kalıntıları dikkat çekmektedir.

Selçuklu Dönemi Kırşehir tarihi, Kırşehir için olduğu kadar bütün Anadolu Türk tarihi için de oldukça önemli ve araştırılmaya değerdir.

Kırşehir’in kentleşmesi, 13. yüzyılın başlarında Selçuklu Döneminde başlamıştır. Erzincan’da Selçuklularla yaptığı savaşta yenilgiye uğrayan Mengücük Hanedanının emirlerinden Melik Muzaffererüddin Muhammed’e savaş sırasında gösterdiği sağduyu nedeniyle, 1228 yılında Kırşehir timar olarak verilmiştir. Melik Muzaffererüddin Muhammed Kırşehir’deki ikameti sırasında 1230′lu yıllarda Melik Gazi Medresesi’ni inşa ettirmiştir.

1240 yılında Kösedağ yenilgisiyle bütün Anadolu’yu işgal eden Moğollar Kırşehir’i yaylak ve kışlak haline getirmişlerdir. Kırşehir’de Moğolların uzun süren askeri varlığı bu kenti önemli bir siyasi ve askeri merkez haline getirmiştir.

1260′lı yıllarda Kırşehir emiri olarak atanan Nureddin Cibril Bin Cacabey Moğollarla kurduğu iyi ilişkiler sonucu Kışehir’de Türk döneminde ilk esaslı imar faaliyetini gerçekleştirmiştir. İlk astronomi medreselerinden biri olan Cacabey Medresesi’ni, Kızılırmak yanındaki Cacabey Hanı’nı ve bunun yanında pek çok irili ufaklı yapıyı inşa ettirmiştir.

13. yüzyılda Anadolu Türk birliğini ve özellikle esnaf ve sanatkârını teşkilatlandıran Ahi Evran, Denizli, Konya ve Kayseri’den sonra Kırşehir’e gelerek çalışmalarını burada sürdürmüş ve Kırşehir’i Ahiliğin merkezi durumuna getirmiştir. Ahi Evran’dan sonra Kırşehir Ahiliğin merkezi olmaya devam etmiştir. Kırşehir’deki zaviyede alınan kararlar Azerbaycan’dan, Bosna-Hersek’e kadar geniş bir bölge üzerinde etkili olmuştur.

1293 yılında Mevlana’nın oğlu Sultan Veled tarafından Anadolu’da belli merkezlere Mevleviliği yaymak amacıyla elçiler gönderilmiştir. Kırşehir’e gönderilen elçi Şeyh Süleyman Türkmani’dir. Kırşehir’de bir tekke kuran Süleyman Türkmani, Mevleviliği burada yaymıştır. Cacabey’in Mevlana ile yakınlığı, Mevlana’nın Cacabey’e olan teveccühü mektuplarından anlaşılmaktadır.

Ayrıca Mevlana’nın oğlu Alaaddin’in, Konya’da Şemsi Tebrizi’nin öldürülmesi olayına adının karışması sonucu, Kırşehir’e ricat ettiği bilinmektedir. Bütün bunlardan Kırşehir’in Anadolu’nun önemli Mevlevilik merkezlerinden biri olduğu anlaşılır.

Kırşehir’e bağlı bir köy olan Suluca Karahöyük’e gelen Hacı Bektaş-ı Veli, burada kendisine fikri yakınlık duyan pek çok insanı kabul etmiştir.

Kırşehir 13. yüzyıldan, 15. yüzyıl ortalarına kadar Anadolu’nun en önemli siyasi, sosyal ve kültürel merkezlerinden biri olma özelliğini devam ettirmiştir.

14. yüzyıl başlarında Anadolu’yu aydınlatanların başında gelen ünlü tasavvufçu Aşık Paşa 12 bin beyitlik Türkçe “Garibname” sini yazmıştır. Türkçeyi 1299 yılında resmi dil haline getirmek isteyen Karaman Oğlu Mehmet Bey’den sonra Aşık Paşa, Türk kültürüne sahip çıkmış, Türkçeyi yazı diline en iyi ve geniş biçimde sokmuştur.

Kırşehir’de yaşamış olan Ferideddin Attar’ın “Mantık-ut Tayr” adlı eserini Türkçe’ye çevirmiş olan büyük mutasavvıf Ahmet Gülşehri’nin, Yunus Emre’den sonra gelen en büyük şair olduğu belirtilmektedir.

Bütün bunların yanında, Yunus Emre’nin Kırşehir’de yaşadığı, öldüğü hatta mezarının Kırşehir’e bağlı Ulupınar Kasabası’nda Ziyaret Tepe’de bulunduğu söylenmektedir.

Kırşehir Müzesi

Kırşehir Müzesi’nin ilk kuruluş çalışmasına 1936 yılında başlanmıştır. Yeni müzelerin kurulmaya çalışıldığı Cumhuriyet Döneminde tarihi eserler ilkin, Kırşehir’de halkın “Kale” olarak adlandırdığı Kale Höyük üzerinde yer alan Alaaddin Camii’nde toplanmıştır. Ancak sonraki yıllarda bu girişim unutulmuş ve devam etmemiştir. 1975′ te Kırşehir Valiliği’nce eski eserlerin korunması ve müze oluşturulması için “eski eser komisyonu” kurulmuş; 1980 yılında ise Kırşehir Müze Müdürlüğü tesis edilmiştir. İlk eser (sikke) envanter kaydı 1981 yılında yapılmıştır. Bu arada müzeye ait taşınmaz eserlerin tespiti ve tescili amacıyla arazi çalışmaları da başlatılmıştır.

1985′te şehir merkezindeki İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü binasında 100 m²lik bir mekânda o yıla dek toplanan eserler sergilenmeye başlanmış ve 20 m²lik bir de depo oluşturulmuştur.

1986 yılında Kaman Kale Höyük arkeolojik kazısının başlamasıyla müzenin gelişimi hızlanmış ve aynı yıl ilk arkeolojik eser envanterine başlanmıştır.

1993 yılında müze koleksiyonundaki eserler Kırşehir Kültür Merkezi’ndeki depolarına konmuştur.

Kırşehir Müzesi’nin ziyarete açılması çalışmaları 1996 yılında hız kazanmıştır. Ziyarete açılan Kırşehir Müzesi’nde sikke, etnografik ve arkeolojik eser olmak üzere 3300′ün üzerinde eser mevcuttur.

Kırşehir Müze Müdürlüğü’nün arazi çalışmalarının sonucu 136 adet taşınmaz kültür varlığı tescil edilerek koruma altına alınmıştır.

Müze Teşhiri

Kültür Merkezi binasının içerisinde bulunan ve önceleri Güzel Sanatlar Galerisi olarak kullanılan bölümün alt katı Arkeoloji, üst katın büyük bölümü Etnografya Müzesi olarak 1997 yılında ziyarete açılmıştır.

Arkeolojik eserlerin büyük bölümü, bölgede yapılan kazı ve yüzey araştırmalarından özellikle Kaman-Kale Höyük ve Malkaya’dan getirilen eserlerden meydana gelmiştir. Arkeoloji bölümünde; Asur Ticaret Kolonileri Döneminden Osmanlı Dönemine kadarki kazı buluntuları sergilenmektedir.

Salonun bir köşesinde Roma Dönemine ait mermer eser grubu bulunmaktadır. Selçuklu Dönemi çocuk sandukaları ve mezar taşları ile başlayan İslâmi Dönem eserleri, sikke vitrinleri ile Osmanlı Dönemine kadar uzanmaktadır.

Müzenin üst katının büyük bölümü etnografya bölümü olarak düzenlenmiştir. Burada Kırşehir’de ortaya çıkan Ahilik ve Ahi Evran’ın tanıtımı ile ilgili çeşitli eserlerin sergilendiği, Ahi Evran’a atfedilen başlık, mütteka, ahilik sancağı, ve Ahi fütüvvetnamesi ile şecerenamelerin yer aldığı üç vitrin bulunmaktadır.

Ayrıca Kırşehir halıcılığının temsil edildiği dokuma tezgâhı ve önünde halı dokuyan yöresel giysili kadın mankenin bulunduğu bir köşe oluşturulmuştur.

Bir diğer köşede ise, Kırşehir evindeki günlük yaşamdan bir kesitin görüldüğü sergileme yer almaktadır.

Kültür Merkezi
Tel : (0386) 213 33 91

Pazartesi dışında her gün 08.30-12.30/13.00-17.00 saatlerinde ziyarete açıktır.

Kırşehir’in Müze ve Örenyerleri

Kırşehir Müzesi
Adres: Kültür Merkezi İçi – Kırşehir
Tel: (386) 213 33 91Ören yerleri
Mucur Yeraltı Şehri – Mucur İlçe Merkezi
D. İnlimurat Yeraltı Şehri – Merkez / D. İnlimurat Köyü

Çağırkan Kale Höyük: Kırşehir-Kaman karayolu üzerinde, Kaman ilçesine 9km.uzaklıktaki Çağırkan kasabasındadır.M.Ö.3000′den İslami Döneme kadar iskan görmüştür.

 

 

 

Merkez Kalehöyük: Şehir merkezinde bulunan Kalehöyük, milattan önceki dönemlerden itibaren günümüze kadar iskan görmüştür.

 

 

 

Hashöyük: İl merkezine 35 km uzaklıktaki Hashöyük’te yapılan kazılarda, Hitit Dönemine ait kalıntılar bulunmuştur.

Kalehöyük: Kırşehir kent merkezinde bulunan kalehöyük üzerinde yapılan yüzey araştırmalarında höyüğün M.Ö. 3000’den zamanımıza kadar kesintisiz iskan edildiği anlaşılmaktadır. Höyük üzerinde bir camii, Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında inşaa edilen bir okul binası bulunmaktadır.

 

 

 

Mucur Yeraltı Şehri: Mucur ilçe merkezinde bulunan yeraltı şehri, M.S. 3. ve 4.yy.larda kurulmuştur. Yerden 7-8 m. derinlikte olan bu şehirde 42 oda, dehlizler, ahırlar, ibadet yerleri, gizli yollar ve geçitler ve havalandırma bacaları bulunmaktadır.

Dulkadirli İnli Murat Yeraltı Şehri: İl merkezine 58 km. uzaklıktaki Dulkadirli İnli Murat köyündedir. M.S.4-5.yy.’larda yapıldığı sanılmaktadır. Üç ana mekan ve bu mekanlara açılan 10 odadan oluşmaktadır.

Kırşehir’de Geleneksel El Sanatları ve Giyim

1) Halıcılık :
a) Kırşehir’de Halıcılık:
Kırşehir’de halıcılığın tarihinin XVII ve XVIII yy’a kadar uzandığı ve daha sonraki senelerde devam ettiği yazılı kaynaklara dayandırmak mümkündür. Bu yıllarda dokunan halılar özellikle “seccade” tipinde (110×170) ve Gördes düğüm tekniği ile dokunmuştur. Renklerinde genel olarak kırmızı,mavi,kahverengi,sarı,yeşil ve beyaz renkler hakimdir. Mevcut örneklerde kişi şaşırtmalı diziler çiçekler ve zikzak yaparak uzanan üçgene benzer motiflerle “gelin,ağlatan” desenin yer aldığı iki dar bordur arasında, çoğunlukla demet çiçekler, arapeli, leblebili su” örnekleri ile süslü,geniş bordür yer alır.

Halı zemini yan yana yerleştirilememiş ince dar kuşaklarla kuşatılır. Genellikle mihrabın bulunduğu bu bölümde, mihrabın altında ve üstünde dikdörtgen çerçeveler görülür. Günümüzde halkın “sandık” adını verdiği bu kısım birkaç parçaya ayrılır ”lale” laleye benzeyen ya da kelebeği andıran bitkisel desenlerle doldurulur. Bazı örneklerde yatık(s) şekilli ejder figürleri ile bezenir. Mihrabın içi çoğunlukla boş bırakılır veya lale vb… çiçeklerle süslenir.Mihrab iç yüzünün kenarları” küpe” şeklinde kuşaklarla kuşatılır. Mihrap tepeliğinin çevresinde ibrik motifleri bulunur. Mihrap üstü boşluğu ise sandık bölümündeki çiçeklere benzer motiflerle doldurulur.

Kırşehir halılarının XIX yy örnekleri küçük ayrılıklar dışında, teknik ve motif bakımından önceki dönemin halılarını andırır. Bu döneme ait örneklerde halıların dar kenarlarında “gelin ağlatan” motifi şaşırtmalı küçük çiçekler ve zikzak yaparak uzanan geometrik desenler bulunur. Geniş kenarlarında, günümüzde “deve tabanı” diye anılan örnekler “ladik gülü” deseni, kelebeye benzer çiçekler ve “damat çiçekleri” yer alır. Sandık bölümünde kelebeğe benzeyen çiçekler “arapeli” motifi, balığa benzer süslemeler “ ve hayvan figürleri” görülür. Ejderler erken dönemdeki gibi yatık (s ) şekilli kavisler çizerek işlenir. Köşelere ise çoğunlukla sinek figürleri işlenir.

Kırşehir halılarının geleneksel motifleri birinci dünya savaşı yıllarına kadar sürmüştür. Daha sonraki yıllarda pamuk iplik ve sentetik boya yaygınlaşmıştır. Başlangıçta yörede sadece seccade halısı dokunurken “ sedir halısı, yolluk halısı, oda halısı (kelle ) halı minder” tipleri ortaya çıkmıştır. Halıların genel şeması önceki dönemlerin karakterini taşımakla birlikte, mihrap üstü boşluğuna küçük çiçekler, ibrik motifleri ve günümüzde “kandilli su” diye anılan geometrik ve bitkisel desenlerin karışımı süslemeler işlenmeye başlanmıştır. Halı zemininde küçük bir göbek (top) yer alır. Bu arada “el-ayak” gibi sembolik motifler dikkati çeker. Bu motiflere “model” denilmektedir. Modeller genelde ezber yada daha önce dokunmuş bir halıya bakılarak çıkartılır.

Günümüz halıları ismini verdiğimiz 1950 yılından bu yana dokunan Kırşehir halıları oldukça şekil değiştirmiştir. Yaklaşık 1960 yıllarına kadar Kırşehir’in hemen her köyünde halı dokunduğu bilinmekteyse de bu gelenek günümüze Özbağ ve Kızılca köyü ile Karacaören, Dalakçı ve Gümüşkümbet köylerinde kısmen sürdürülmektedir.

Günümüzde dokunan halıların çözgü ve atla ipleri pamuk düğüm ipleri yündür. Her tarafı yün örneklerde mevcuttur. 1950 yıllarına kadar iplik kök boya ve doğal boyalarla renklendirilmiştir. Bu tarihlerden sonra tamamen sentetik boyaya dönülmüştür. Buna güre “kırmızı renk kök boya tosbağa (kaplumbağa) otundan,sarı renk karamik otu, ceviz kabuğu ve samandan, yeşil renk ceviz yaprağı, çekri ve üzüm çekirdeğinden gri renk ayçiçeği ve yarpuz otundan,beyaz renk (bej) soğan kabuğu ve sergil otundan elde edilmektedir. Günümüz halılarında kırmızı, kahverengi, yeşil- mavi karışımı (boz) sarı, beyaz ve turuncu renkler hakimdir.

Kırşehir halılarında eskiden “gömme ıstar” denilen, bir ucu tavana dayalı, bir ucu toprağa gömülü tezgahlar kullanılmaktaydı. Günümüzde modern tezgahlara dönülmüştür. Yöremizde tezgaha dik gerilen iplere “eriş” yan atılan iplerede “arageçgi” ( argaç) ismi verilmektedir. Halılarda Türk düğüm tekniği kullanılmakta, dokuma esnasında “kirkit, bıçak, makas ve tarak” dan yararlanılmaktadır. 20 çift ipe “çile” denilmektedir. Çile sayısı halıların büyüklüğüne ve küçüklüğüne göre değişmektedir.

b- Mucur Halıları: Kaymakamlarda 17. ve 18. yüzyıllarda mucur halıları genellikle seccade tipindedir. Yün malzemeyle, çift düğüm tekniği ile dokunmuş, kök ve doğal boyalarla renklendirilmiştir.

Halıda kırmızı, kahverengi, sarı, mavi, mor ve yeşil renkler hakimdir. Söz konusu yüzyıllara ait halılar dıştan içe doğru gittikçe büyüyen üç kuşakla çevrilidir. İlk bordürde, testere dişi renginde bir ters bir düz yerleştirilen üçgenler görülür. Biraz daha büyütülen ikinci kenarda, birbirine simetrik yerleştirilen ve sürekli tekrarlanan eve benzer motifler yer alır. En içindeki geniş su üzerinde ise, karelerin içindeki eş kenar dörtgenleri dolduran çok yapraklı top çiçekleri bulunur. Çiçekler bir açık bir koyu renkle işlenir. Baklava deseninin kenarını doldurarak kareyi tamamlayan köşelerde ise, yine bir açık bir koyu renkle süslenen “elibelinde” motife benzer desenler dikkati çeker.

Halı zemini, içi çiçeklerle bezeli, baklava şekilli desenlerden meydana gelen, ince bir bordürle kuşatılır. Orta alanda çoğu kez tek yönlü bir mihrap bulunur. Mihrap iki, üç bazende dört kuşakla çevirilir ve merdiven halinde daralarak yükselir. Tepe noktasında “elibelinde” motifi ile son bulur. Halının köşelerinde, günümüzde halk arasında “kandilli su” diye anılan yan yana dizilmiş üçgen motifler görülür.

20. yüzyılın başlarında mucur halıları, tip ve desen açısından, küçük ayrıntılar dışında, bir önceki dönemin gelenekselliğini sürdürürler. Ancak malzeme ve renk bakımından bazı değişiklikler görülür. Kök ve doğal boyaların yerini sentetik boyalar, yün ipliğin yerini pamuk alır.

Mucurda halı dokuma geleneği 1950 yılından buyana Mucur merkez ile Şatıroğlu, Dalakçı, Acıöz, Gümüşkümet, Budak, Yazıkınık köylerinde devam etmektedir. Günümüz mucur halılarında çözgü ve atkı ipi pamuk, düğüm ipi yündür. Daha çok hazır fabrika ipliği tüketilmektedir. Yörede halı dokuma tezgahına “ıstar”denir. 1950 yıllarına kadar “kertik ıstar” diye anılan yan tahtalar yivli, bir ucu tavana dayalı, bir ucu toprağa gömülü dik astarlar kullanılmıştır. Bu tarihten sonra “mengeneli” modern ıstarlar gelişmiştir. Halı temizlenmiş yapağından çözgü ve atkı ipi ile yapılır. İlmelik yapağıları elde ayrılır. Fitil yapılır ve sürmek elde edilir. Çıkrıkla bükülür, koçlanır, geleplenir, boyanır. Çözgü iplikleri dayanıklı olsun diye 4-5 kat yapılır. Çözgü ipliği boyanmaz. Dokunma sırasında “kirkit, makas, bıçak ve taraktan faydalanılır. Dokumada Türk düğüm tekniği kullanılır.

Bir halı üzerinde dıştan içe doğru yöresel deyimlerle, “dar su, sandık, top ve köşe” bölümleri bulunmaktadır. Bunlardan her biri ayrı desenlerle süslenmektedir.desenlerin kenarları “tilif” denilen ikinci bir çizgi ile çevrilmekte, model adı söylenirken “tilifli” yada “tilifsiz” olduğu söylenmektedir.

Günümüz halılarında dar su üzerinde bir ters bir düz yerleştirilmiş üçgen şekilli küçük motifler bulunur. Halk arasında “sıçan dişi” diye anılan bu desenlerin yerinde bazen “gelin ağlatan” motifi görülür. “Halk dokumasını bilmeyen yeni gelinin halı dokumasını ilk öğrenişi sırasında çektiği zorluklar karşısında, kendini tutamayarak ağlaması” sonunda bu ismi alan desen aslında, bir ters bir düz yerleştirilen çiçek veya yaprak modellerinden meydana gelmektedir.

Mucurda halı göbeğine genelde top denir. Günümüzde dokunan seccadeler genellikle göbeklidir. Top bulunmayan örneklerde mihrap iç içe girmiş birkaç mihrap günümüzde işlenir. Her mihrabın zemininde ayrı bir denklik işlenir.

Mucur halklarında (el, ayak) sembolik motifler de görülür. Daha çok yastık halılarında rastlanan bu desenler halının köşe bölümünde işlenir. İnsan eline benzeyen “el” motifi hayvan pençesine de benzetildiğinden, “peçe” isminle de bilinir. “ayak” motifi ise “kurt” ve tarak ismiyle anılır.

1950 yıllarında dokunan Mucur halılarında daha çok seccade yastık, sedir (divan) ve taban halısı tipleri yaygındı. Son yıllarda yastık ve sedir halısı dışındaki örnekler terkedilmiş durumdadır. Yastık halıları genellikle 100*60 cm boyutlarındadır. Ve takım halinde dokunur. Halk arasında 6 adet yastığa bir takım denir. Pey-peşe dokunan bu halıların desenleri tek tiptir.

Sedir halıları genellikle 3, 50 –4 m. Boyutlarındadır. Sedir üzerine serilmek için dokunurlar. Halk arasında “serendaz” (baş halı) ismiyle de bilinen bu örnekler yaşlıların ifadesine göre “eskiden odalarda pencere altlarında bulunan sedirler üzerine, ya da odanın ortasına serilmekte, kenarlarında kalan boşluklara Seccade halılarıyla doldurulmaktaydı” bu nedenle de “baş halı” ismini almaktaydı.

2) Taş İşlemeciliği: (Onyx): İlimizde halı tezgahlarının birer birer kaldırıldığı, bu dönemde taş işlemeciliği önemli bir uğraşı haline gelmiştir. Son yıllarda turizmin canlılık görülmesi üzerine hergün sayısı ve çeşidi çoğalan turistik eşya imalinde kullanılan taşın, yurt dışında da alıcı bulması bu iş kolunu insanları yeniden yöneltmiştir.
Kuşaktan kuşağa geçip yaşatılan taş oymacılığı Türk Kültürünün ince beğenisini ve Anadolu’muzun kendine özgü motiflerini yansıtmaktadır.

İlimizde taş işleneciliği 1944 yılına dayanmaktadır. 1949 yılında Sanat Enstitüsünün öncülüğünde taş işleneciliğinde Abdullah Ercan ve Haşmet Özbilek adlı öğretmenler tarafından Makinalı üretime geçildi. Teknik Lisede başlayan taşçılığın tanıtımında ilk işyerini 1955 yılında oyan Orhan Baycan ve Adnan Özbey yapmışlardır. O yıllarda sadece iki atelye varken günümüzde turistik nitelik gösterdiğinden bu atelyelerin sayıları artmıştır. 1933 yılında Almanya’dan Hitler diktatörlüğünden kaçıp II. Dünya Savaşı yıllarında geçici bir süre için Kırşehir’e yerleştirilen Almanlar arasında bulunan Prof. Dr. Frizt Baade 1945 yılında tekrar ülkesine dönerken götürdüğü Terme taşını Almaya’nın Kiel şehrindeki evinde atelyesinde Vazoya dönüştürmüştür. Daha sonra Prof. Baade bu vazonun Kırşehir’e armağan edilmesini vasiyet etmiştir. 1954 yılında Vazo 1984 yılında torunu Arkeolog Doktor Hans Peter Laguer tarafından Kırşehir Müzesine armağan edilmiştir.

2-Mahalli Kıyafetler:

Kadın Giysileri:
ÜÇ ETEK: Bıçak burnu yada zincirli diye adlandırılan kumaştan yapılır. Etek üç parçalıdır. Parçaların kenarları işlemeli olduğu gibi düzde olabilmektedir. Kollar ya uzundur ya da kolsuzdur. Kol ağızları düz veya listikli olabilir. Eteğin önündeki parçaları kıvrılarak kuşağın altına sokulur.

KUŞAK: Üç eteğin üzerinden bele bağlanır. Yerine göre Trablus kuşak geniş tokalı ve deri, madeni kemerle kullanılır. Kuşak uçlarında püskül şeklinde ponçak denen karışık renkli püskül bulunmaktadır.

ŞALVAR (don): Genellikle koyu renkli zemin üzerine küçük çiçekli ve kendinden yollu kadife kullanılır. Belleri uçkurlu, paça ağızları düğmeli ya da lastikli olur. Peyik kısmı genişçe, parçalar bol bir şekilde dikilir.

YAZMA (Tülbent): Fesin üzerine değişik renklerde pullu tülbent ya da oyalı yazma örtülür. Ayrıca tülbentler kenarları pulu değişik renklerde boncuklarla bezenmiş şekildedir. Tülbent, arka uçlarının birisi alınır, çene altından başın üzerine atılarak toka ile tutturulur. Orta yaşlılar ve yaşlılar bunun üzerinden siyah renkte ayrı bir tülbent bağlarlar.
AYAKKABI (Yemeni): Altı kösele uç kısmı kıvrıktır. Alçak topukludur. Genellikle siyah, kahverengi ve kırmızı deriden yapılır. Zenginler ve yaşlılar (lapçin) denilen topuklu ve içiçe iki ayakkabı giyerler. Ayağa işlemeli iplik ya da yün çorap giyerler.

GELİNLİK ENTARİ: Giysi keten kumaştan yapılır. Genellikle koyu renktedir. Entarinin üzerine kuşak bağlanır. Başa fes giyilir. Üzerine tülbent ve poşi bürünülerek duvak şekline sokulur. Yüz kapatılır. Duvağın üzerine büyükçe bir örtü örtülüp üzerinden yan tarafa doğru çekilip bağlanır. Ayağa çorap ve kundura giyilir. Entarinin önü göğüs kısmına kadar açıktır. Entarinin üstüne çeşitli altın ve boncuklar takılır.

Erkek Giysileri:
GÖYNEK: Genellikle ketendir. Bazen ipeklidir. Zemin beyaz, gri ya da siyah düz desenlidir. Yakasız astarlı, uzun kollu sedef düğmelidir.

DELME YELEK(Cemadan): Siyah, lacivert ya da koyu yeşil renkli çuhadan yapılır. Kolsuzdur. Üç ya da dört düğme ile iliklenir. Göğüs üstü karın üstüne kadar açıktır. Sade olduğu gibi işlemeli de olabilir.

ŞALVAR: Kumaşı yelekle aynıdır. Uçkurlu ve astarlı olarak dikilir. yandan cepli paça kısmı dardır. normal peyiklidir.

KUŞAK: Beyaz yünden üç-dört metre uzunluğundadır. Bir ucu püsküllüdür. Şalvar ve gömleğin üzerinden bele bağlanır. Sağ taraftan şalvarın üzerine sarkıtılır.

ÇORAP: Ayağa beyaz yün çorap giyilir. Bu çorap, iş zamanlarında ve oyunda şalvarın üzerine çekilir. Diz altından uçları püsküllü yün bağıyla bağlanır.

TAKILAR: Erkeklerde boyunda muska ya da murtlak, kuşak arasında tütün ve para kesesi, yelek üzerinde gümüş köstek ve saat, yelek cebinde ayna, tarak, enfiye kutusu gibi takılar bulunur.

Kadınlarda gerdanlık ve kolye, bileklerde gümüş ve altın bilezikler, parmaklarda yüzük kulaklarda küpeler takı olarak kullanılır.

Kırşehir Düğünlerinde Yapılan Seyirlik Oyunlar

1- Deve Oyunu : Davul – zurna eşliğinde, 3 – 5 kişi ile oynanır. Merdiven şeklinde ağacı oyuncular omuzlarının üzerine koyarlar. Hayvan postları ve kilimlerle üzeri örtülür; aynı deve şekline sokulur. Ağız tarafına sivri bir şey yerleştirilir. Deve yaklaştığında bununla batırılır. Deve ipinden çekilerek istendiği yere götürülür. Davul – zurna ritmine göre deveci ve deve çeşitli hareketlerde oyunlar oynar, oyun bu şekilde sürüp gider.

2- Tura : Yöremiz düğünlerinde gençler, dayanıklılık, kuvvetlilik, çeviklik ve güçlerini ölçmek için oynarlar. Önceden hazırlanan örme ve kalın ipler tuzlu sulara batırılıp bir gün bekletilir. Davul – zurna eşliğinde tura oyunu başlar. Oynamak isteyen genç ortaya elinde turası ile çıkar. Genellikle bacaklara vurulur. Birbirlerini yıldırıncaya dek devam eder. Yılanın veya dayağı çok yiyenin yerine başka biri oyuna girer.

3- Yorgan Çevirme : Davul – zurna ritmi ile geniş bir alanda yorganı çevirecek bir kişi tarafından oyun başlatılır. Yorgan baş üzerine alınır, bir el çapraz, diğeri yorganın ortasında olacak şekilde tutulur. Ağır ağır dönen yorgan, sonunda bir elin üzerinde düzgün şekilde durur.

4- Bıçak Oyunu : Düğünlerde yapılan seyirlik bir oyundur. Oyuncu eline aldığı iki kamayı davul – zurna eşliğinde çeşitli yönlere savurarak, çapraz yaparak, bacak altından geçirerek değişik figürlerle oyunu sürdürür.

5- Köse Oyunu : Akçakent Korkorlu Köyü (KK. İsmail Cephe Yaş: 33) Genellikle düğünlerde oynanır. 8-10 kişilik bir ekip oluşturulur. Bu ekibin arasından bir köse seçilir. Köse başına koyun derisi geçirilir. Elini yüzünü siyah boya veya is’le boyar. Ekibin diğer elemanları üzerlerine çeşitli şeyler atarak deve oluştururlar. Ayrıca bu ekibin içerisinde köseye bir gelin yaparlar. Bu gelini iki tane efe kaçırır. Köse gelinin bulunması için köyü toplar ve bir kırbacınan bütün halkı dövmeye başlar. Kösenin birde eşeği vardır. Eşeğin üzerine heybe atılır. Heybenin gözlerine kül doldurulur. Köse bu arada hem köylüyü kovalar, kaçanların üzerine de kül serper. Kaçamayanlarda dayağı yer.

6- Köse Oyunu: (Merkez Özbağ Kasabası Kızılcaköy) Kadınların oynadıkları köse oyunuBurada köse (bunu erkek kılığına girmiş bir kadın oynar). Ve iki karısı, başta kadınlardan biri oyuna özgü türküyü okur, bunun sonunda bahşiş toplanır. Sonra köseyi oynayan kadın yere yatırılır. Üzerine çarşaf örtülür, iki karısı ellerine tef alıp türkü söylerler. İki kadın kocasına ölmeden önce kendilerine soracaklarını sorarlar. Kadınlardan birinin adı tavuk, ötekinin adı ferik’tir. Ferik, Kırşehir yöresinde iki evli erkeklerin ikinci karısına verilen addır. Köse ölürken iki karısına vereceği malları sayar. Malların en iyisi ikinci karısınadır. Sonra ölür. Kadınlar ölüyü kimin yıkayacağında kavga ederlerken oyun biter.

Kırşehir’deki Yöresel İnanışlar

Küçük çocuk sürekli ağlarsa babasının başını yiyeceği (babası öleceği) düşünülür ve dört yol ağzına götürülüp babasının ayakkabılarıyla çocuğun ağzına üç kez vurulur.
Ölünün eti kemiğinden rahat ayrılsın diye kazma güpürtüsü yemeği verilir.
Kişinin öldükten sonra ruhunun 1 hafta evinde dolaştığı söylenir. Kontrol amacıyla.
Ölü rüyaya fazla girerse soğan doğranıp dama atılır. Üç külfü bir elham okunur.
(Ölünün evine değil rüyayı gören kişinin evine atılır.)
Ayakkabı çıkartıldığında ters dönerse sahibinin öleceğine inanılır.
Rüyada ölü görmek, diri görmekle yorumlanır.
Resimin olduğu yerde namaz kılınmaz.
Ölünün elbiseleri abdestli, namazlı fakir birisine verilir.
İki mezar arasına yatılırsa cin çarpmaz. Rastgele atılırsa cin çarpar.
Mezara toprak atarken kürek günahı diğerine geçmesin diye elden ele verilmez.
Mezarın yanından geçerken üç külfü bir elham okunur ve imrenmeyin bizlere, bizde döneceğiz sizlere denir.
Aynanın kırılması uğursuzluk sayılır.
Aynaya erken bakıldığında geç evlenilir inancı vardır.
Ezan okunurken ayak ayak üstüne atılması günah olur.
Köpeğin uluması uğursuz sayılır. Köpek o evden uzaklaştırılır.
Ölü defnedilinceye kadar çamaşır yıkanmaz, temizlik yapılmaz
Cenaze kalkınca evdeki tüm sular dökülür.
Geri dönsün diye gurbete gidenin arkasından su dökülür.
Namaz kılınırken önünden geçenin namazı bozmaması için namaz kılanın önüne sütre konulur.
Evde yılan devamlı bulunursa evin acabı sayılır ve bu yılana dokunulmaz.
Eğer yılan tehlikeli ve gelip geçici ise “Çoluğum çocuğum senden korkuyor evi terk et” denir ve üç külfü bir elham okunur.
Eğer yılan yakılıp suya atılırsa yağmurun çok olacağına inanılır.
Kurtlar uluduğunda Allahın onlara bir kemik gönderip onların karnını doyurduğuna inanılır.
İnek ilk doğum yaptığında sütün yarısı çeşmeye, akan suya dökülür sütü bol olsun diye. Yarısı da pişirilip içilir.
İnek sağdırmazsa, huysuzluk yaparsa, göz değdiğine inanılır ve üç parça tuz alınır tuz çevrilir. (Üç külfü, bir elham okunur. Tuz ineğin ve sütün üstünde çevrilir.)
Bir kişinin önünden kedi geçerse uğursuzluk geleceğine inanılır ve üç gün beklenir.
Ötün bir baykuşun uğursuzluk getireceğine inanılır ve yanan odun arkasından atılır ve kovulur.
Birisinin önünden geçerken tavşan geçerse uğursuzluk sayılır.Tilki geçerse uğur sayılır. (Tavşan, çakal hayvan olarak addedilir.)
İmam nikahı kıyılırken birisi duyarda çakıyı kapatır veya ipi bağlarsa, damadın erkekliği bağlanmış olur.
İmam nikahı kıyılırken nikahta bulunanlardan birisi yüzüğünü çıkartıp takarsa nikahı bozulur.
İmam nikahı kıyılırken dolap kapakları açılıp kapanmak. Açılıp kapandığı takdirde erkekliğin bağlanacağına inanılır.
Eve karga konarsa iyi haber geleceğine inanılır.
Leylek öldürmek günah sayılır.
Leyleği ilk gören başı ağrımasın diye yanan ateşe besmele ile su dökülür.
Ateş yanan yerde ateşin etrafına şeytan, peri ve cinlerin toplandığına inanılır.
Ocak başına yatılıp uyunursa cin çarpacağına inanılır. Yatarken besmele çekilir.
Küçük çocuklar ateşe oynarsa altını ıslatılır.
Çörtenin altından geçersen cin çarpar.
Ateşi toprakla örtersen iyi olur.
Küllüğe yatılmaz.
Gece kucağında küçük çocukla küllükten veya çeşmenin ayağından geçilmez.
Geçilirse cin çarpacağına inanılır. Cin çarpmasın diye koynuna ekmek parçası konur ve üç külfü bir elham okunur.
Ulu ağaç olduğu için geceleri cevizin altından geçilmez. Geçilirse cin çarpacağına inanılır.
Tarlada cinsi münasebete girilmez. Girilirse bereketsiz olacağına inanılır.
Ağaçların altında ve pınarın başında yatılmız. Yatılırsa cin çarpacağına inanılır.
Ekin biçmeye gidenlerin abdestli ve besmele ile gitmesi bereketli olacağına inanılır.
Narı dökmeden yenilirse cennete gidileceğine inanılır.
Koyunun kuzulama ve ineğin buzağılama mevsiminde uğursuzluk oluir doiye dışarıya maya ve yün verilmez.
Hamile kadınların yedi evden bez parçası alınırsa elbise yapılırsa erkek çocuğu olacağına inanılır.
Su kabağının çok olduğu yerde ölümün çok olacağına inanılır.
Buğday, sebze çok çıkarsa “Birinin başını mı yiyecek?” diye söylenir.
Kız çocuğu dişediğinde yavru dişi olsun diye ineğin altına atılır.
Kolların kavuşturulması sıkıntıya düşeceğine işarettir.
Damağın takırdatılması fakirliğe işarettir.
Dilenciye öbür dünyada kapsız kalınmaması için kendi kabıyla hayır verilir. Sağ elle verilir.
Kıbleye doğru ayağını uzatarak yatılırsa günah olur.
Kulak ve göz yanarsa hakkında dedikodu yapıldığına inanılır.
Akşam tırnak kesilirse uğursuzluk olacağına inanılır.
Akşam sakız çiğnenirse ölü eti çiğnendiğine inanılır.
Rüyada çorap giyersen, ip alırsan yola gitmek olarak yorumlanır.
Kesilen saç yere atılırsa başın ağrıyacağına inanılır.
Saç yıkandığında ölen çocuğun burnuna kokar diye yalanmaz.
Bayanlarda saçın uzun olması sevap sayılır.
Hamile kadın aşerdiği sırada kime bakarsa ona benzer.
Kan taşının kanı keseceğine inanılır.
Çocuğa nazar değdiğinde uyutmadan zağ çevrilirse kurtulacağına inanılır. (Zağ çevrildiğinde çocuğun göğsü yıkanır. Birazda içirilir. Kalan suda köpeğe dökülür.
Köpek titrerse hastalığın köpeğe geçtiğine inanılır.)
Sağ gözün seğirmesi iyi sayılmaz.
Yıldız kaydığında birisinin öleceğine inanılır.
İkindi ile akşam arasında yemek yiyenin nasibinin kıt olacağına inanılır.
Kırklı kadın gece evinden dışarıya çıkmaz.
Kırklı bebeğin yastığının altına kuran konulur.
Kırklı kadına al basmasın diye al yağlık bağlanır.
Kırkı çıkmadan cinsel münasebette bulunmak günah sayılır.
Gece gündüz loğusa yalnız bırakılmaz. Bırakılırsa al basacağına inanılır.
Çocuğun kırkı çıkana kadar yanına pek insan almazlar.
Çocuğu ölüp de ziyarete gelen kadınları ziyarete almazlar.
Çocuğu hiç olmayanlar ziyarete alınır.
Eğer ziyaretçi kadın eteğini çırparsa doğuracağı, çocuğun ölmeyeceğine inanılır.
Loğusa bayanlar birbirleriyle karşılaşırlarsa birbirlerine iğne verirler. İğne yoksa karşılaşmamaya çalışırlar.
Loğusa kadının yanına kedi köpek alınmaz.
Kırklı çocuk yalnız bırakılacağında yanına cin çarpmasın diye kuran veya ekmek konur.
Loğusanın evinin önünden çocuk ölür diye gelin alayı geçirilmez.
Küçük çocuklar hastalanmasın diye cenaze giderken kapıya çıkartılır.
Kırkı çıkartılmamış kadının yanına un, et getirilmez.
Kırkı çıkmamış kadının başına ışık yakılır.
Cenazesi olan arife gününden başlamak suretiyle bayram çıkıncaya kadar evde dikiş dikmez.
Arife ve bayram günü gün ağarmadan çeşmeden su getirilir. Zemzem suyu olduğuna inanılır. Onunla banyo yapılır, abdest alınır. Eve serpilir.
Çeşmeden o suyun üç gün aktığına inanılır. Bayramlaşmaya gelen kişilere o sudan ikram edilir.
Kurban bayramında saç, sakal tıraşı olmak günah sayılır.
Kurban bayramında hiçbir canlı öldürülmez.
Geceleyin kaynar su dökülmez. Cin çarpacağına inanılır. Dökülse de besmele ile dökülür.
Gece cin çarpar diye çeşmeye gidilmez.
Gece komşudan soğan ve sarımsak alınıp, verilmez. Ölüm olacağına inanılır.
Dilenciye evin tadı kaçar diye şeker hayır olarak verilmez.
Gece evde ıslık çalmak günah sayılır.
Gece evden tuz verilmez.
Akşam kapı süpürülmez evin bereketi gider diye.
Kapı eşiğinde oturmanın uğursuzluk getireceğine inanılır.
Hamile kadın evin eşiğine oturursa doğacak çocuğunun boğazına eş dolanacağına inanılır.
Süpürgenin üstüne oturulursa dedikodu olacağına inanılır.
Sacda ilk pişen ekmek yenilmez. Köpeğe atılır. Yenilirse eşi öleceğine inanılır.
Ekmek kırıntılarının çöpe atılması günah sayılır.
Gurbete giden kişiye dürüm ısırtılır ve kalanı sandığı konur. Gelinceye kadar bekletilir.
Kişinin üzerinde dikiş dikilmez. Aklı dikileceğine inanılır. Ağzına çöp verilir.
Ekmek nasip kesilir diye bıçakla kesilmez.
Yemek yerken besmele çekilir. Çekilmediği takdirde karın doymaz. Yenilenin şeytan tarafından yenildiğine inanılır.
Evin temeli sağlam olsun diye kurban kesilir.
Gelin olacak kızın yatağına bahtı kara olur diye siyah yün konulmaz.
Evin içerisi temiz olmazsa şeytanların geleceğine inanılır.
Duvar dibinde şeytan olur diye duvar dibinde yatılmaz.
Dolunun kesilmesi için ilk çocuk tarafından ben ananın ilkiyim diyerek bıçak atılır.
Hayvan kafatası yazılarak suya atılırsa yağmur yağacağına inanılır.
Nisan yağmurunun bereketli ve iyi olduğuna inanılır.
Gökkuşağının altından erkek geçerse kadın olur. Kadın geçerse erkek olacağına inanılır.
Gök gürlediğinde kelime-i şahadet getirilir.
Salı günü ilk defa yapılacak işler yapılmaz.
Cuma günü çamaşır yıkanmaz.
Cuma günü uzun süreli komşu gezmesine gidilmez. Dilenci beklenir.
Kadının erkeğin önünden geçmesi uğursuzluk sayılır.
Ava giden erkeğin tüfeği kadın eline alırsa tüfeğin vurmayacağına inanılır.
Çocukların saçı aklı başında birine kestirilir ve bahşiş verilir.
Küçük erkek çocuğu gelinin yatağında yuvarlanır. Gelinin erkek çocuğu olsun diye.
Köpek yuvarlanırsa, tavuklar kendi aralarında konuşursa misafir geleceğine inanılır.
Yürüyen çocuk emeklerse eve misafir geleceğine inanılır.
Avcı av yapamadan (avlanamadan) eve gelirse teneke çalınır. (oh olsun anlamında)
Rüyada bit öldürürsen evdeki malın ölür.
Kepçeyle yemek yersen nişanın bozulur.
Yemek yerken kazan dibi yalanırsa kar yağacağına inanılır.
Kız çocuk çok olup da erkek çocuğu olmayanlar ilk erkek çocuğuna eski elbise giydirir. Nazar değmesin diye.

Kırşehir’in Yöresel Halk Bilgisi:)

a- Halk Meteorolojisi
İç Anadolu Bölgesinin diğer illerinde olduğu gibi Kırşehir’de de tipik karasal iklim hüküm sürer.Halk arasında tecrübelere dayanan meteorolojik tahminler çevre iller ile benzerlik göstermesine rağmen Kırşehir halkı meteorolojik olayları, eğlenceye dönüştürmüşlerdir. Bazı hava olayları halk arasında bir takım inanışlara neden olmuştur.bu inanışlardan bazıları şunlardır:

Dolu fazla yağarsa ürünlere zarar vereceği düşünülerek bunu önlemek için ocakta ısıtılan bir demir parçası yere atılır, veya dolulardan birkaç tanesi bıçakla kesilirse yağışın duracağına inanılır.

Mevsim kurak gider yağış olmaz ise öldürülen bir yılan yakılır. Köyde uğursuzluk olduğuna inanılarak evlerin bacaları kırklanır, bu olay şöyle gerçekleşir: Bu işte ehil olan bir kimse eline bir ibrik su ve kevgir alarak tüm evlerin bacalarını tek tek dolaşır,dualar okuyarak elindeki suyu kevgirden bacalara dökerek kırklar.

Kuzeydeki ve güneydeki beyaz bulutlar gökyüzünde birleşirse buna kadı başı denir. Bu arada kuşlar toplu halde havada ötüşürse yağışın olacağına inanılır. Keçiler kuyruğunu dik tutarsa yağış olacağına işarettir. Kavaklar yaprağını tepeden döker, ayvalar çok ve iri olursa kışın şiddetli geçeceğine inanılır.

b- Halk Hekimliği
1-Ayağın İncinmesi:Ayağın incinmesi gibi durumlarda öncelikle bu işten anlayan eli uz birisine gösterilir. Bu Kişiye (seyikci) denir. Seyikci, kara üzümü ezer bir bez üzerine serer ve o bezide inciyen yere sarar. Sargı ayağın ağrısı geçinceye kadar durur. Eğer geçmez ise et ezilip, yine bir bez üzerinde ayağa sarılır. İki veya üç güne bir seyikci eli ile dışarıdan kontrol eder. Bu sargılar ayağın ağrısı geçinceye kadar durur. Ayrıca eğer inciyen ayakta şişme varsa önce unla şeker karıştırılır yine bir bez üzerine serilip şişen yere sarılır. Şiş ininceye kadar sargı bekletilir. Çünkü şeker ve un karışımı hamur şişi indirir.

2-Bel Ağrısı :Belde olan ağrıların dinmesi içinde kara sakızı iyice ezip bir bez üzerine serip, ateşte bez yanmayacak şekilde kara sakızı eritip ağrıyan yere sarılır. Kara sakız sarılan yerden kendini bırakıncaya kadar bekletilir.

Diğer bir tedavi şekilde “Ocak” denilen erkek veya kadına gidilir. 0 kişi ince ipe dua okuyarak o ipi beli ağrıyan kişinin beline bağlar. Bunun içinde “el benden, şifa Allah’tan” der. Bele bağlanan ipi kendiliğinden kopuncaya kadar belde bağlı durur. Ayrıca yel bağlama da denir.

3- Boğaz Ağrısı-Düşmesi:
Boğazı ağrıyan kişi yine ocak denilen kişiye gider. O da besmele çekip üç külfü ile bir elhamı okur boğazını ovar ve kadın ise eteninin ucu ile çenesinin altından başını yukarı doğru üç-dört defa çeker. Boğaz düşmeside yine aynı şekilde olur. Boğaz ağrısının geçmesi içinde ayrıca pekmezi ısıtıp içine acı biber atarak sıcak sıcak içilince boğaz ağrısını geçirir.Bu tedavi şekli çok öksüren kişide de uygulanır.

4-Büzmecik Hastalığı:
Bu hastalık genellikle yeni doğan bebeklerde görülür. Bebek yiyip içemez. Ağzından köpük gelir ve vücudunda titreme olur. Bu hastalığın tedavisi için de ocak veya hocaya okutturulur. Muska yazdırılır. Bu hastalık 7 gün sürer ve kurtulan olmaz.

5- Dabaz Hastalığı:
Bu hastalık ya üşütmeden yada alerjiden olur. Tedavisi içinde kırmızı aşı toprağı özenir, tülbentten süzülür vücutta kızaran yerlere sürülür. Ayrıca suyu da içilir.

6- Elin Kesilmesi-şişmesi:
Elin kesilmesi durumunda öncelikle kanın dinmesi için küçük çocuklara kesilen yer üzerine işettirilir. Daha sonra tuz ve yağ ile sarılır. Eldeki şişlikler içinde şimşir kaşığın sapı ateşte ısıtılıp şişen yerin üzerine bastırılır. Veya sabah kalktığından elini yüzünü yıkamadan önce dişin kiri eldeki şişin üzerine sürülmesi halinde şiş iner.

7- Gözde Çıkan Sivilce (İt Dirseği): Yörede buna it dirseği denir. Bunun tedavisi içinde bir kişi habersizce sırtından vurduğu zaman veya köpeğin karnını doyurduğu yal çanağının içinden alınan kir it dirseği çıkan yere sürülür .

8- Kulak Ağrısı (Sancısı): Kulak ağrısı ve sancısının geçmesi için yeni kız doğurmuş kadının sütü kulağa damlatılır ve kulak kapatılır.

9- Karın Ağrısı-(Sancısı): Karnın ağrıması veya sancı olması halinde arpa ile kabağın içi pişirilir, bezin üzerine serilir hafif soğuduktan sonra karına sarılır. Başka bir tedavi şeklide barutu suda özer tülbentte süzer onun suyunu içince ağrı ve sancı hemen kesilir.

10- Kırıkların Tedavisi : Kırıkların tedavisi yine yöremizde seyikci denilen kişi yapar. Kendiri iyice dider, sabunu iyice ufalar, bunları yumurta akı ile birlikte iyice karıştırır, macun haline getirir kırık kol veya bacaklarda ise kırık yerin altına ve üstüne ince tahta koyup yaptığı macunu bir beze döküp kırık yerin üzerine sarar..O macun kırık yeri birbirine kaynatır. Kırık tutana kadar bu tedavi uygulanır.

11-Kösnü Kesme : Başı belli almayan mosmar şişlikler genellikle kişinin yüzünde çıkar. Bunun tedavisini de kösnüyü (köstebeği) tutup eteğinin ucu ile boğan kadın yapar. Yeni çıkmış 7 kösnü toprağından birer avuç toprak alınır, ardına bakmadan eve gelinir. Toprak çamur haline getirilir ve topaç yapılarak şişlik üzerine konur. Bir iplikle o toprak çeşitli şekillerde kesilir. O toprağın çamurundan da şişlik yere sürülür. Kalan çamurlu toprak bir yerde şişlik ininceye kadar saklanır. Toprak kuruyunca da şişlik iner.

12-Sırt Ağrısı:Sırt ağrılarının giderilmesi için jiletin ucu ile ağrıyan bölge çizilir. Çıkan kanın pis kan olduğuna inanılır. Buna çirtme denir. Daha sonra zeyrek ateşte pişirilir. Bezin üzerine serilir ve az soğuduktan sonra da sıcak sıcak sırtta ağrıyan yere sarılır. Zeyrek lapası ağrıyı çeker. Diğer bir yöntemde küçük küçük bez parçaları kesilir içine tuz doldurulur ve ağzı büzülerek iple bağlanır. Bunlardan 4-5 tane yapılır. Bunların ucu gaz yağma batırılır uçları yakılır. Ağrıyan yerlere konarak üstüne çay bardağı ile kapatılırlar. Hava almayan bardaklar sırt etlerini içme çeker. Bir-iki dakika öylece durdurduktan sonra bardaklar alınır. Kişi de sırt ağrısından kurtulmuş olurdu. Buna şişe vurma denir.

13-Yaraların Tedavisi: Üstü açık yaraların biran evvel kuruması için ağaç çürüklerinin tozu atılır. Cerahatli yaralar için içindeki pislik çekilsin diye üzerine ezilmiş yarma sarılır.

Bunların dışında;
- Ateşli ve baş ağrısı yapan hastalıklarda patates veya turp dilimlenerek alın kısmına konulur»Kimi zamanda yosun sarılır.
-Yanık için yumurta sarısı bir tavada kuru kuruya yakılır,bu yanmadan elde edilen yağ yanık üzerine sürülür,böylece yanık çabuk iyileştiği gibi izde kalmaz.Elma suyu da anı görevi yapabilir.
- Kabakulak için serçe kuşunun tüyleri yolunarak eti ezilip şiş kısımlara sarılır.
- Ellerdeki siğilleri iyileştirmek için sığır kuyruğu otunun çiçeği ezilerek siğil üzerine sürülür.Kuru yılan kabuğu yedirilir.
- Derma gibi cilt rahatsızlıkları için yoğurt kaymağı toprağa gömülerek bir kaç gün bekletildikten sonra derma üzerine sürülür.
-Yeni doğan çocuğun bıngıldağının çabuk sertleşmesi için başına taze tavuk pisliği sürülür.
- Çocuğun ağzında pamukçuk denen yara çıkarsa tavşan kuyruğu ile ağzı silinir veya anne sütü ile silinir.
- Çocukta pişik olursa çamaşır kili kavrularak pişik üzerine serpilir.
- Korkan çocuklara ekmek yakılarak suyla içirilir.Böylece korkusunun geçeceğine inanılır.
- İştahsızlık, tiksinme gibi hallerde peri yavşanı denen bir ot kaynatılarak hem içilir hem banyo yapılır.
- Bir hayvanın gözü rahatsız olursa deniz suyu içmiş biri hayvanın gözüne tükürürse iyileşir.
- Halk arasında nazar değmesi de bir çeşit hastalık olarak kabul edilir ve bunun için de önlemler alınır.
- Nazar değmemesi için mavi boncuk,yontulmuş iğde dalı parçası ve kaplumbağa yavrusunun kabuğu çocuğun üzerine takılır.Yine ev halkına nazar değmemesi için üzerlik otunun tohumları ipe dizilip örülerek evin girişine asılır.