GeziyoruZ

BİZİMLE GEZMEYE VAR MISINIZ??

İstanbul’a Gidip Anadolu Fenerini Görmek Lazım


Anadolu Feneri Poyrazİstanbul Boğazının Anadolu yakası Karadeniz girişinde yer alan Anadolu Fenerine gidiyoruz ama önce Poyraz köye uğrayacağız

Beykoz’dan dönüp Yuşa Tepesini geçerek Anadolu Kavağına gidiliyor, bunun yanı sıra yola devam ederek Yoros Kalesi yanından geçip Poyraz ve Anadolu Fenerine ulaşmak mümkün. Bir başka alternatif olan Beykoz’dan direk olarak Akbaba Köyü yoluyla Anadolu Fenerine gidilebiliyor. Her iki yol ile ulaşılan bu iki nefes borusu İstanbul boğazına hâkim manzarasıyla yüksek tepelerde yer alıyor. Poyraz yaz boyunca teknelerin, yatların sığındıkları korunaklı bir koyda bulunuyor. Sahil kum plaj olunca denizden gördüğü rağbete karadan gelenler de ekleniyor. Kıyı bandı üzerinde omuz omuza vermiş, hepsi deniz manzaralı balık restoranları açık ve kapalı bölümleri ile köyün cazibesini artırıyorlar. Araçla sahile kadar inilebilen, dalgakıran çevresinde dolaşılabilen Poyraz da, araçla veya merdivenle çıkılabilen yüksekçe bir tepede seyir ve piknik alanı bulunuyor. Her iki yönde farklı bakış açılarına sahip manzaraya karşı ağaç gölgesinde çay yudumlamak, oksijeni bol, deniz kokulu püfür püfür esen rüzgâra teslim olmak, serinlikler yaşamanıza, tüm zihin yorgunluğundan kısa sürede kurtulmanıza yardımcı oluyor. Poyraz’ın hemen her yerinde araç park imkânı var. Köye bir köprü ile bağlanan ve Poyraz cami yanında bulunan uç burundan Anadolu Fenerini görebiliyor, hiç kimseye bir kuruş ödemeden muhteşem manzaraya karşı kalabildiğiniz kadar kalıyor, piknik yapabiliyorsunuz. Fakat daha cazip bir başka mekân Poyraz Gözetleme kulesi ve Kalesinin yer aldığı kule dibinde bulunuyor. Şimdi oraya gidiyoruz.
Poyraz Kalesi Caminin arkasında ki köprüden geçip köşedeki çeşmeyi sola doğru dönünce kale karşınızda beliriyor. Yeşillikler içinde ilerliyor ve kalenin içine girebiliyorsunuz.
Poyraz köyünün kuzeydoğusunda, boğaz girişine hâkim bir yerde, bugün kısmen ayakta kalabilmiş gözetleme kulesine sahip kale dairesel bir plana sahip. Batı giriş kısmı düz, 20 metre çapında olan kalenin duvar kalınlığı 160 cm olup, üzerinde 12’si dar, 12’si geniş mazgal bulunuyor. Kale girişinin sağ ve solunda personelin kaldığı mahzen girişleri görülebiliyor. Kalenin kuruluş tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber 1778 savaşı sonrası Kaptan-ı derya Cezayirli Hasan Paşa tarafından Fransız mimarı Baron de Tott’a yaptırıldığı sanılıyor. Karşı yakada yer alan Garipçe Kalesi ile aynı devre ait olduğu, aynı amaçla yapılıp kullanıldığı biliniyor. Kalenin etrafı ise bahar aylarında çıtı pıtı, renk ahenk çiçek yapıyor.

Kalede piknik


Kaleyi arkamıza alıp güvenle ilerliyor tepeye kurulmuş piknik bahçeli özel kamelyalı kır lokantasına konuk oluyoruz. Kır lokantasını Hayati Aktaş işletiyor. Balık, et, tavuk bulunduruyor. Piknik yapacağımız masaya yakın bir yere aracı çekiyor masaya yerleşiyoruz. Beraberimizde getirdiklerimiz varsa getirdiklerimizi, yoksa lokantaya vereceğimiz siparişlerle piknik yapıyoruz. Lokantadan hiçbir şey yemezseniz kamelya kirası 20 milyon TL ödüyorsunuz. Yemek yiyenler sadece yediklerini ödüyor, kira vermiyorlar. Lokanta personeli arzu edenlere kömürü yakılarak ateşi hazır mangal getiriyor. Çim kaplı tepede toprağa basarak, dolaşarak yemek yerken çevreden gelen diğer mangal dumanı kokuları kendin pişir, kendin ye zevkinizi körüklemeye yetiyor. Tam karşınızda Garipçe Köyü, Rumeli Feneri, boğazı bitirip Karadeniz’e kavuşan veya İstanbul’a giriş yapan gemiler, şilepler, arada yatlar, yelkenliler ve de tankerler sizi oyalıyor. Aileler, motosiklet grupları yemek yiyip, içeceklerini yudumlarken sahilde bulunan içi mağara gibi oyuk “Plefkaya” isimli ilginç konik kayaya da bakıyorlar. Kış boyunca üzerinden dalgalar geçen, duvarları döven dalgalara karşı koyan kaya kütlesi, doğal anıt olarak seyrediliyor. Kaya çevresi temiz denizi, manzarası ile yatların, küçük teknelerin uğrak yeri oluyor, isteyenler deniz banyosu alabiliyor, çevrede dolaşabiliyor, rüzgârlı tepede uçurtma uçurabiliyor, kalede anı fotoğrafları çekebiliyor.
Kule dibi piknik alanından ayrılıyor ve Anadolu Fenerine yöneliyoruz.

Anadolu Feneri

Gerek Poyraz, gerekse Anadolu Fenerine yaptığınız gezi boyunca içinizi bir huzur kaplıyor. Birincisi iyot ve yosun kokulu denizin kokusunu taşıyan filtre edilmişçesine temiz ve hafif rüzgârın bünyenizde yarattığı sakinleştirici etkisi.
İkincisi kent yaşamı içinde beton, asfalt, :-):-):-):-)l zeminlerde dolaşıp üzerinizde biriken elektrikten toprağa basarak bünyenizi kurtarmış olmanız. Üçüncüsü ise her iki köye yaptığınız gezilerde hem İstanbul’dan uzakta çok farklı bir mekânda bulunduğunuzu hissediyor, görüyor, yaşıyor, hem de Levent, Maslak semtlerinden göğe yükselen gökdelenlerin oluşturduğu yeni İstanbul siluetini görerek, kentten pek de uzakta olmadığınızı fark ediyorsunuz.
Hiç İstanbul’da değilmiş gibi bir izlenim içinde ilerlediğiniz yolun yemyeşil ağaçlarlar, bodur bitkiler, çiçekler, ormanlarla kaplı olması, hala betonlaşan kentte hayat olduğunu anımsatması, mutluluğunuzu artırmaya yetiyor. Özlediğiniz nefes borusunun bu denli yakın ve bakir kalabilmesi, tekrar tekrar gelme arzusu uyandırıyor. Bu izlenimle 10 dakika gibi kısa sürede sağlı sollu piknik bahçeleri arasından geçerek geldiğiniz Anadolu Feneri son nokta oluyor, burada kontak kapıyorsunuz. Fenere gelirken ilk karşılaştığınız restoran “Ay Işığı” oluyor. Tel no: 0(532) 788 20 03. Rampada ki restoran önünden geçen yokuş sizi sahile balıkçı teknelerinin çekek yerine getiriyor. Daha ilk dakikadan itibaren balıkçı köyünde olduğunuz hafızanıza kazınıyor. Manzara ve ortamın tadını iyice çıkarmak, bu zevki uzun süre yaşamak için araçlarında şezlong, portatif masa, katlanabilir sandalye, şemsiye getirmeyi tasarlayıp gerçekleştirenler, doğanın bonkör davrandığı yerlere imrendirici masalarını kuruyorlar.
Hafta sonlarının klasik kokusu, ızgara dumanları ne kadar yemek yerseniz yiyin iştahınızı sürekli uyandırıp acıkmanıza neden oluyor.
Sahile inen yokuşu kullanmayıp da düz devam ederek fenere ulaşanlar, fenere komşu olan caminin balkonundan çevreyi seyretme imkânı buluyorlar. Bu noktada ki seyir terasından boğaz, İstanbul gökdelenler silueti, çekek yerine bakılıyor, fotoğraflar çekiliyor, çektiriliyor. Kuruluşu diğer kale ve kulelerle aynı tarihi taşıyan, aynı ölçülere sahip Anadolu Feneri Gözetleme kulesi, bugünkü deniz fenerinin bulunduğu yerde ki dış duvar kalıntıları da görüldükten sonra, arzu edenler caminin arkasında bulunan dik merdivenden inerek yamaca kurulu kuş yuvası misali mütevazı balık lokantasında mola veriyorlar. Taraçalar halinde çeşitli kademelere konulmuş masalara kurulup deniz fenerinin altında, denize karşı taze balık yemenin zevkine doyum olmuyor. “Kaptanın Yeri” isimli lokantayı Ahmet Faruk Başaran işletiyor. Tel No: 0(216) 536 02 36. Çinekop, tekir, dilim palamut, deniz levreği, hamsi, istavrit gibi yöre balıkları, balık köftesi, balık böreği, mevsim salatası türünden yemek yeniyor, üzerine kahveleri, sodaları içerek dönüşe başladığınız anda aklınız Anadolu Fenerinde, Poyrazlarda kalıyor. Olayı çok önceden fark edip bölgede yapılmış villalar aklınızı çeliyor. İsterseniz İstanbul’a direk dönüyor, isterseniz ekmek arası midye tava yeme bahanesiyle Anadolu Kavağına uğrayabiliyor veyahut Yuşa Tepesine giderek dua ediyorsunuz. Özel bir durum, aşırı trafik yoğunluğu yoksa güzel anlar yaşanmış bir günün akşamında, Anadolu Fenerinden hareketle bir saat sonra kentin merkezinde olabiliyorsunuz. Tarihin sessiz tanıklarından olan Anadolu yakasında Anadolu Feneri, Rumeli yakasında Rumeli Feneri boğazın Karadeniz girişinde gece gündüz gemilere yol gösterip birbirlerine göz kırpmaya devam ediyorlar.

alıntı

Camiler Molla Zeyrek Camii Turizm ve Bilgi


Molla Zeyrek Camii olarak bilinen Pantokrator bugüne kalabilmiş önemli Bizans kiliselerinden biridir. Fatih Sultan Mehmed zamanında camiiye dönüştürülen bu yapının tarihi 12.yüzyılın ilk çeyreğine dek uzanıyor. Günümüzde oldukça perişan haldeki kilise aslında üç kilisenin bir araya gelmesinden oluşuyor.

Üç kilise bir arada, İstanbul’da, Ayasofya’dan sonra, ayakta kalan en büyük kiliseyi oluşturur. Kompleksi ve ilk inşa edilen güneydeki Pantokrator’u, II. Komnenos’un karısı İmparatoriçe Eirene yaptırdı. Eirene’nin ölümünden sonra imparator kocası burada bir kilise daha yaptırmaya karar verdi ve Pantokrator kilisesinin birkaç adım kuzeyinde Meryem’e adadığı bir kilise daha inşa ettirdi.

Böylece birbirine çok yakın iki kilise ortaya çıkınca, İmparator Komnenos bunları birleştirmeye karar verdi ve aralarına, bu üçlünün en küçüğü olan üçüncü şapeli yaptırdı. İoannis Komnenos, bina tamamlandıktan sonra, bir de son narteks yaptırmıştır. Bu, herhalde, kilisenin cephesi boyunca uzanıyordu, ama şimdi tuhaf bir biçimde binanın ortasında kalıyor. Kiliseye buradan giriyoruz; kuzeydeki ve güneydeki kiliselerin narteksleri ortadaki şapelin de önünü kapayarak, ortada buluşuyor. Güneydeki kilisenin üç apsisi var. Eski sütunların yerine Osmanlı döneminde payeler konmuş.Yunan haçı planı açıkça belli. Mermer döşeme ve duvar kaplamalarının çoğu duruyor.

Ortadaki şapel aynı zamanda Komnenoslar’ın aile mezarı olmak üzere tasarlanmıştı. Burada mezarın yeri hala görünür durumdadır. Orta şapel küçük olduğu için onun yan nefleri yoktur, apsisi de tektir. Buna karşılık biri kilisedeki en büyük kubbe olmak üzere, iki kubbesi vardır. Kuzeydeki şapelde de eski sütunların yerini payeler almış, iç süsleme ise tamamen ortadan kalkmıştır. Üç kilise birleştirilince arada duvarlar yer yer yıkılarak tek bir mekan elde edilmiştir. Binanın bütünü, Fatih zamanında camiye çevrilmiş olmakla birlikte şu sıralarda yalnız güney kısmı cami olarak kullanılıyor. Fatih Sultan Mehmed İstanbul’un fethinden sonra, kendi camiini ve külliyesini yaptırıncaya kadar, Pantokrator’un ayakta kalmış binalarını medreseye çevirdi; başına da, o dönemin önemli bilginlerinden Zeyrek Mehmed Efendi’yi getirdi. Bu nedenle bu yapı ve içinde yer aldığı semt ‘Zeyrek’ olarak adlandırılır.

Pierre Lotiyi Gezelim Turizm


Pierre Loti tepesi, Eyüp’ün en önemli mekanlarından biridir. Özellikle tarihi yarımadayı keşfe çıkan yabancı turistlerin ve kültür turuna çıkan İstanbullular’ın keyif yeri. Pierre Loti, adını Türk dostu olarak bilinen Fransız yazar asıl adı Julien Viaud olan Pierre Loti’den alıyor.

Deniz subayı olan Loti, Türkiye’ye ilk gelişinde ( 1876 -1877 ) Aziyade adında genç bir Osmanlı kadınına gönlünü kaptırır. Loti, Eyüp’teki evinde sık sık buluştuğu genç kadınla yaşadığı günleri bir günlüğe yazar . İstanbul’dan ayrıldıktan sonra Aziyade ile yaşadıklarını “Aziyade” diye bir kitapta toplar. On yıl sonra Pierre Loti İstanbul’a tekrar geldiğinde Aziyade’nin ölümüyle yıkılır. Fransız yazar, Türkiye’de bulunduğu sürece başında fes, elinde tesbihle Türk kılığına girip Türkler’in arasında gezinmekten hoşlanır. Sık sık Haliç sırtlarındaki bu kahveye gider, anılarını yadeder, görkemli manzarada eski günlerine döner. Nasıl olduğu bilinmiyor ama o zaman beri bu yer Pierre Loti olarak anılmaktadır.

Eyüp’te son dönemde yaşanan değişimlerin en büyüğü meşhur Pierre Loti tepesinde yaşanıyor. Bu bölgede, geleneksel Osmanlı-Türk mimarisi tarzında yapılan kısa süreli konaklamalar elverişli pansiyonlar inşa ediliyor, alışveriş merkezleri ve parklar yapılıyor.

Özellikle turistik amaçlı gerçekleştirilen bu projenin en ilgi çekici bölümü teleferikle ulaşım. İlerleyen günlerde Eyüp’ten teleferik ile Pierre Loti tepesine uzanabilir, Pierre Loti Kahvehanesi’nde Bahariye Adaları’nın seyrine koyulabilirsiniz.
Pierre Loti Kahvehanesi, “Tarihi Yarımada” keşfederken soluklanmak için ideal. Yerli yabancı birçok ziyaretçiyi ağırlayan bu kahvehanede sabah kahvaltınızı çıtır simitlerle yapıp yorgunluk çaylarınızı muhteşem Haliç manzarası eşliğinde içebilirsiniz. Tüm Haliç ve çevresini kuşbakışı gören bu tarihi mekan, birkaç yıl önce restore edilmiş. Küçük kapalı bir yeri de bulunan kahvehanenin çevresinde, çini süslemeli eserler başta olmak üzere, turistik eşya satılan yerler de mevcuttur.

Ulaşım: Pierre Loti’ye Üç Şehitler Caddesi’nden arabayla da çıkabileceğiniz gibi Eyüp Mezarlığı’nın içinden dik yokuşlar tırmanarak da ulaşabilirsiniz.

İstanbul Balat Gezelim


İstanbul’un en eski semtlerinden Balat, tarihi dokusu, dik sokakları, kaldırım taşlarıyla zamana meydan okurken, insanları da modern hayattan kopmaya davet ediyor.

Yabancıların ‘Altın Boynuz’ dediği Haliç’in kenarında tarihi bir semttir Balat…

Dik sokakları, sokakları kesen merdivenleri ve hala sokakta doyasıya oynayabilen çocukların semtidir Balat.

Tarihi dokusundan mı dır nedir bilinmez insanları da durgundur Balat’ın ve sokakların sessizliğini çoğu zaman çocuklar bozar…

Koşan, oynayan çocukların sesleri tarihi dokuda yankılanır… Ve ancak bu sesler, farklı bir boyuta geçmediğinizi fısıldar Balat’a kendinizi kaptırdığınız anlarda…

alat sokakları günlük koşuşturmanın ardından kendisine dönenleri huzur veren atmosferi ile karşılar…

Balat’ın çocukları için kimi zanan günün en eğlenceli dakikaları çok az yerde rastlayabileceğiniz seyyar dönme dolaplarda geçer…

Topkapı sarayı turizmi resimler


Resimler Devam :








İstanbul Topkapı Sarayı Turizm


Topkapı Sarayı’nın Kısa Tarihçesi


Fatih Sultan Mehmed tarafından 1478’de yaptırılan Topkapı Sarayı, Sultan Abdülmecid’in Dolmabahçe Sarayı’nı yaptırmasına kadar yaklaşık 380 sene Devletin idare merkezi ve Osmanlı sultanlarının resmi ikametgahı olmuştur. Kuruluş yıllarında yaklaşık 700.000 m.² lik bir alanda yer alan Saray’ın bugünkü alanı 80.000 m.² dir.
Topkapı Sarayı, Saray halkının Dolmabahçe, Yıldız ve diğer saraylarda yaşamaya başlaması ile birlikte boşaltılmıştır. Padişahlar tarafından terk edildikten sonra da içinde birçok görevlinin yaşadığı Topkapı Sarayı önemini hiç kaybetmemiştir. Saray zaman zaman onarılmıştır. Ramazan ayında padişah ve ailesi tarafından ziyaret edilen Mukaddes Emanetler Dairesi’nin her yıl bakımının yapılmasına ayrı bir özen gösterilmiştir.
Topkapı Sarayı’nın ilk defa, adeta bir müzeymiş gibi ziyarete açılması Sultan Abdülmecid (1839-1861) dönemine rastlar. O dönemin İngiliz elçisine Topkapı Sarayı Hazinesi’ndeki eşyalar gösterilir. Bundan sonra Topkapı Sarayı Hazinesi’ndeki eski eserleri yabancılara göstermek gelenek haline gelir ve Sultan Abdülaziz (1861-1876) zamanında, ampir üslupta camekanlı vitrinler yaptırılır, Hazine’deki eski eserler bu vitrinler içinde yabancılara gösterilmeğe başlanır. Sultan II. Abdülhamid (1876-1909) tahttan indirildiği sıralarda Topkapı Sarayı Hazine-i Hümâyûn’un Pazar ve Salı günleri olmak üzere halkın ziyaretine açılması düşünülmüşse de bu gerçekleşememiştir.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün emriyle 3 Nisan 1924 tarihinde halkın ziyaretine açılmak üzere İstanbul Âsâr-ı Atika Müzeleri Müdürlüğü’ne bağlanan Topkapı Sarayı önce Hazine Kethüdalığı, sonra Hazine Müdüriyeti adıyla hizmet vermeye başlamış ve nihayet Topkapı Sarayı Müzesi Müdürlüğü adıyla hizmet vermeye devam etmektedir.
1924 yılında bazı ufak onarımlar yapılarak, ziyaretçilerin gezebilmeleri için gereken idari önlemler de alındıktan sonra, Topkapı Sarayı, 9 Ekim 1924 tarihinde Müze olarak ziyarete açılmıştır. O tarihte ziyarete açılan bölümler Kubbealtı, Arz Odası, Mecidiye Köşkü, Hekimbaşı Odası, Mustafa Paşa Köşkü ve Bağdad Köşkü’dür.

———–GENEL BİLGİLER————

T
opkapı Sarayı Müzesi’nin açık olduğu günler :

Topkapı Sarayı Müzesi Salı günleri kapalıdır. Diğer günler, 9.00-17.00 saatleri arasında ziyarete açıktır. 17 Nisan 2006 tarihinden itibaren müze 9.00-19.00 saatleri arasında açık olacaktır.

2006 yılı Dini ve Resmi Bayram günleri; 10-13 Ocak Kurban Bayramı, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı, 30 Ağustos Zafer Bayramı, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı, 23-25 Ekim Ramazan Bayramı olarak kutlanacaktır. Dini bayramların birinci günü müze ziyarete kapalıdır.

Topkapı Sarayı Müzesi giriş biletleri nereden ve kaç liraya alınabilir ?

Topkapı Sarayı Giriş Biletleri Sadece Topkapı Sarayı Müzesi 1. Avluda bulunan bilet gişelerinden temin edilir. Harem için ayrıca bilet almak gerekmektedir. Topkapı Sarayı Müzesi giriş ücreti yerli ve yabancı ziyaretçiler için 10 (on) YTL’dir. Harem giriş bileti yerli ve yabancı ziyaretçiler için 10 (on) YTL’dir. Harem giriş biletleri ayrıca Harem girişindeki gişede de satılmaktadır.

Topkapı Sarayı Müzesi’nin 2006 yılı içindeki ücretsiz olduğu günler :

14 Mart 2006 / 04 Nisan 2006 / 09 Mayıs 2006 / 06 Haziran 2006 / 04 Temmuz 2006 / 08 Ağustos 2006 / 05 Eylül 2006 / 03 Ekim 2006 / 07 Kasım 2006 / 05 Aralık 2006


———-ULAŞIM———-

Havalimanından Metroyla Sultanahmet’e kadar gelinebilir. Taksim’den T 4 numaralı Taksim-Sultanahmet otobüsüyle Sultanahmet’e veya 61 B numaralı Taksim-Beyazıt otobüsüyle, Beyazıt’a gelinip oradan tramvayla veya yürüyerek ulaşılabilir. Anadolu yakasından vapurla Sirkeciye geçilip, Tramvay ile ulaşmak mümkündür.

Sultanahmet’te tramvaydan inip yürüyerek Topkapı Sarayı Müzesi girişi olan Bâb-ı Hümâyun’a giderken yol üzerinde sağda Sultanahmet Camii görülmektedir. Ayasofya Müzesi’nin önünden geçtikten sonra kıvrılarak devam eden yolda karşıda tüm ihtişamıyla Bâb-ı Hümâyûn ve Sarayın surları ziyaretçileri karşılamaktadır .

———BÖLÜMLER———-

Topkapı Sarayı, Marmara Denizi, İstanbul Boğazı ve Haliç arasında tarihsel İstanbul yarımadasının ucundaki Sarayburnu’nda Bizans akropolü üzerinde inşa edilmiştir. Saray, kara tarafından Fatih’in yaptırdığı Sûr-ı Sultâni, deniz yönünden ise Bizans surları ile şehirden ayrılmıştır. Çeşitli kara ve deniz kapılarıyla saray içindeki değişik işlevlere açılan kapıların dışında, sarayın anıtsal girişi Ayasofya arkasındaki Bâb-ı Hümâyûn (Saltanat Kapısı)dur.
Topkapı Sarayı yönetim, eğitim ve padişahın yaşam yeri olması nedeniyle oluşturulan örgütlenmeye uygun olarak iki ana bölüme ayrılır ki bunlar, birinci ve ikinci avludaki hizmet yapılarından oluşan Bîrun ile iç örgütlenme ile ilgili kısımları içeren Enderûn’dur.

Sarayın Bölümleri aşağıda listelenmiştir.

  • Bâb-ı Hümâyûn/Saltanat Kapısı


Sarayı şehirden ayıran ve Fatih Sultan Mehmed tarafından saray inşaatıyla birlikte yaptırılan Sur-u Sultanî içindeki saray alanına Bâb-ı Hümâyûn’dan girilir.
Bâb-ı Hümâyûn’un bir diğer adı da Saltanat Kapısı’dır. Kapının üzerinde Ali bin Yahya Sofî tarafından yazılmış celi sülüs hat ile dört satırlık 1478 tarihini veren bir kitabe vardır. Kitabenin altında ve kapının iç tarafında yer alan Sultan II. Mahmut ve Sultan Abdülaziz’e ait tuğralardan, kapının birkaç defa onarım gördüğü anlaşılmaktadır.
Bâb-ı Hümâyûn’un iki yanında, kapıcılara ayrılmış küçük odalar bulunmaktadır. Kapının üzerinde 1866 yılında yandığı için günümüze ulaşmayan, Fatih Sultan Mehmed’in kendisi için yaptırdığı köşk biçiminde küçük bir daire bulunmaktaydı. Üst katın asıl önemi Beytül mâl (Kapı arası hazinesi) olarak kullanılmış olmasıdır. Padişahın ölen kullarının yada varissiz ölen kişilerin servetinin sultan hazinesine alınması sistemi olan Muhallefat Sistemi ile bağlantılı olan bu mekan, Sultan Hazinesine alınmayan emtianın yedi sene emanete alındığı yer olarak kullanılmıştır.

  • I. AVLU/ALAY MEYDANI
  1. Alay Meydanı’nın sahip olduğu hizmet yapıları
  2. I. Avluda Bugün Bulunmayan Yapılar
  3. Alay Köşkü
  4. Bâb-üs Selâm/ Orta Kapı

I. AVLU / ALAY MEYDANI

Bâb-ı Hümâyûn ile girilen, asimetrik planlı bu avluya saray-kent-devlet üçlü yönetim sisteminin ikinci derece de önemi olan yapıları yerleştirilmiştir. Burası halkın belirli günlerde girebildiği ve devletle olan ilişkilerini yürüttüğü bir merkez niteliğindedir. Devlet erkanının atla girebildiği tek alandır.

Bâb-ı Hümâyûn’u Bâb-üs Selâm’a bağlayan 300 metre uzunluğundaki ağaçlı yol sultanların Cülus, Sefer, Cuma Selamlıklarına ihtişamla geçtiklerine şahit olan bu avlu Elçi alayları, Beşik alayları ile Valide Sultanların saraya taşınmasındaki Valide alaylarına da sahne olmuştur.

Alay Meydanı’nın sahip olduğu hizmet yapıları

Solda sarayın ihtiyacını karşılayan odun ambarı ve hasırcılar ocakları bulunmaktaydı. Hamamları, koğuşları, işlikleri, ahırları ile bir bütün teşkil eden bu kısımlar günümüze ulaşamamıştır. Bugün bu yapıların yerinde Kültür Bakanlığı elemanlarının Lojman olarak kullandığı Eczane binası bulunmaktadır.

Bu yapılardan sonra gelen Fatih döneminden itibaren Cebehane olarak kullanılan Aya İrini Kilisesi günümüze ulaşmış nadir yapılardandır. Cebehane’nin yanından başlayarak sarayın bahçelerine ve Çinili Köşk’e geçit veren yol boyunca uzanan bu yapılar günümüze tamamıyla değişmiş olarak gelmiştir.

Darphanenin 17 786 metrekarelik kısmı günümüze ulaşmıştır, Darphane Genel Müdürlüğü Damga Matbaası Daire Başkanlığı, Röleve ve Anıtlar Müdürlüğü ile Restorasyon ve Konservasyon Merkez Laboratuarı Müdürlüğü bu yapıların bir kısmını kullanmaktadır. Koz bekçileri kapısından sonra gelerek Arkeoloji Müzesi’nin karşısında kalan yapıları Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan kiralayan Tarih Vakfı kullanmaktadır.

I. Avluda Bugün Bulunmayan Yapılar

Darphane binalarının sonunda Kız bekçileri veya Koz bekçileri adı verilen bir kuruluşun yerinin bulunduğu bilinir. Görevleri depoların ve haremin dıştan korunması olan Koz bekçiler Ocağı’nın bulunduğu kısımdaki yolun üzerinde yer alan kapı da Koz Bekçiler Kapısı adıyla anılmaktadır.
Bâb-ı Hümâyûn’dan girişinden itibaren sağ tarafta ise sırasıyla Enderûn Hastahanesi, Sarayın Marmara tarafındaki yapılarına ve bahçelerine inen yol ile Dizme yada Dizme Kapısı denilen kapı, Hasfırın, Dolap Ocağı bulunmaktaydı.

Kapı girişine yaklaştıkça Sultan II. Abdülhamid (1876-1909) tarafından meydanın bu kenarındaki duvara taşınan 16. yüzyıla ait Cellat Çeşmesi görülür.
Yolun sol tarafında, avlunun Bâb-üs Selâm’a yakın kısmında küçük sekizgen köşk biçiminde bir yapı bulunuyordu. Külah biçiminde sivri çatısı olan yapı Kağıt Emini Kulesi veya Deâvi Kasrı olarak tanınır. Buraya her gün Kubbealtı vezirlerinden biri gelerek halkın verdiği dilekçeleri toplar, dava sahiplerini dinler ve konuyu Divan’a sunardı.
Bugün aşağı yukarı bu mekanın bulunduğu yerde Saraya giren-çıkan ziyaretçilere yiyecek-içecek servisi yapılan DÖSİM’e ait çay bahçesi bulunmaktadır.
Alay Köşkü

1820 yılında Sultan II. Mahmud (1808-1839) tarafından yaptırılmıştır. Alay Köşkü, Padişah ve erkanının resmi geçitleri izleyebilmesi için yaptırılmıştır. Cadde üzerinde yer alan pencere kemerlerinde Hattat Mustafa İzzet Efendi’nin siyah taş üzerinde altın yaldızlı madeni harflerle yazılmış manzum bir eseri de bulunmaktadır. Karşısında Sadrazam’ın devlet işlerini yürüttüğü Bâb-ı Âli Kapısı bulunmaktadır. Ancak tek katlı Bâb-ı Âli Kapısı’nın karşısında iki katlı Alay Köşkü hiyerarşiyi mimaride de yaşatmaktadır.

I- Bâb-üs Selâm/ Orta Kapı

I.Avluyu II.Avluya bağlayan ve en yaygın ismi Orta Kapı olan yapıya, 18. yy’da Bâb-üs Selâm denmiştir. I. Avluya bakan cephedeki taç kapısının üstünde celi hatla “Kelime-i Tevhid”, altında II. Mahmud’un tuğrası, iki yanında da III. Mustafa’nın tuğraları vardır. Bu tuğraların altında 1758 tarihli tamir kitabeleri yer almaktadır. Kapının iki yanında sekizgen, konik çatılı birer kule yer almaktadır. Kapı açıklığını örten iki kanatlı büyük dövme kapının üzerinde 1524 tarihi ve muhtemelen kapıyı yapan usta olan “İsa b.Mehmed”in imzası vardır.
Bu geçit yerinden yine bir demir kapı ile II. Avluya girilir. Kapı binasının içinin solunda bir, sağında ise iki oda bulunmaktadır ve bu kısım iki katlıdır. Burada kapı görevlilerinin yatakhanesi ve diğer birimlerinin olduğu bilinir.

Yüksek rütbeli devlet adamlarının tutuklandıkları ve boğdurularak idam edildikleri “kapı aralığı” denilen yer de buradadır. Genelde Bevvâbân-ı Dergâh-ı Âli, Baş Kapıcıbaşı, Kapıcılar Kethüdası ve onlara bağlı kapıcılardan oluşan çalışanlarının sayısı her dönemde değişikliğe uğramıştır.

Kapının II. Avluya bakan kısmında bulunan revağın sağ ve sol yanları birer seki ile yükseltilmiştir. Divan toplantıları sırasında Osmanlı ordusunun iki güçlü sınıfının üst düzey temsilcileri kendi divanlarını burada kurardı. Girişe göre sağ tarafta, yüksek rütbeli yeniçerilerle, Yeniçeriağası; sol tarafta ise Sipahi ağaları otururdu. Bu revaklar ayrıca, Divan toplantısından erken çıkan Anadolu ve Rumeli Kazaskerlerinin bazı davaları hallettikleri açık mekanlar olarak da kullanılmıştır.

Bu gün, kapı aralığının solunda Müzenin Danışma ve Kapı Amirliği görevi yürütülürken sağ tarafta Turizm Polis Karakolu bulunmaktadır. Kapının II. Avluya bakan kısımlarında ise bilet kontrol turnikeleri ve X-Ray cihazları bulunmaktadır.

  • II. AVLU/DİVAN MEYDANI
  1. Kubbealtı / Divan-ı Hümâyûn
  2. Dış Hazine/Silahlar Seksiyonu
  3. Adalet Kulesi
  4. II. Avluya Bağlı Yapılar
  • Mutfaklar
  • Saray Arşivi
  • Has Ahır
  • Zülüflü Baltacılar Koğuşu
  • Bâb-üs Saade

II. AVLU / DİVAN MEYDANI

Fatih Sultan Mehmed’in (1451-1481) tasarladığı devlet ve saray düzeninin yönetim etkinlikleriyle ilgili yapılarının yer aldığı bir avludur. Devletin asal görevlerini simgelemesi amaçlanarak yapılandırılmış avluya bu nedenle Divan meydanı veya Adalet meydanı denilmekte idi. Ancak kendilerinin atla girebildiği bu avluda, Padişahlar yılda iki kez yapılan dini bayram kutlamalarında görülürlerdi. Padişahların Cülûs ve cenaze törenleri de bu avluda yapılırdı.

II. Avlunun törensel özellikleri bir bakıma dolaşım aksları ile belirginleştirilmiştir. Bâb-üs Selâm ile Bâb-üs Saade arasındaki padişah yolu en geniş ve önemli olanıdır. İkinci önemli yol Bâbü’s-selam ile Divan arasındaki vezir yoludur.

Avlu, Fatih Sultan Mehmed döneminde biçimlendirilmiş ve 1478’de Sûr-ı Sultâni’nin ve Has Ahırların yapılışıyla tamamlanmıştır. Ancak Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) döneminde avlu İmparatorluğun görkemini yansıtacak yapısal değişikliklere uğramıştır. Yeni bir Divan-ı Hümâyûn yapılmış, eski Divanhane’ye yeni fonksiyon verilmiş, Dış Hazine büyütülmüş yada yeniden yapılmış ve avlu sütunlu revaklarla çevrelenmiştir.

Bu Avluda yapılan törenlerin en görkemlilerinden biri de yılda dört kez yapılan ulufe törenleri ve bu olayla aynı güne denk getirilen elçi kabulü törenleridir.
Kubbealtı / Divan-ı Hümâyûn
Kanuni Sultan Süleyman’ın(1520-1566) saltanatının başlarında Mimarbaşı Alaüddin (Acem Alisi) tarafından yapılmıştır. Avlunun sol köşesinde Adalet kasrının önünde yer alan bina yan yana üç mekandan oluşur. Avlu tarafındaki kubbeli ilk mekan Divan-ı Hümâyundur. Bu odaya geniş bir açıklıkla bağlı olan diğer mekan ise Divan-ı Hümâyûn Kalemidir. Bu mekana küçük bir kapı ile açılan en sondaki kubbeli oda ise Defterhanedir. 1665 Harem yangınında bu bina da hasar görmüş ve IV. Mehmed tarafından yenilenmiştir. Yapının cephesinde III. Selim (1789-1807) ve II. Mahmud (1808-1839) dönemlerinde 1792, 1819 yıllarında yapılan onarımları belirten manzum kitabeler yer almaktadır.

Kubbealtı, Divan-ı Hümâyûn’un ana toplantı yeridir. Adalet kasrına bitişik olan duvarında, yerden 3 m kadar yükseklikte bulunan demir parmaklıklı Kafes-i Müşebbek denilen altın yaldızlı parmaklıkları olan pencere ardından padişahlar Divan-ı Hümâyûn çalışmalarını izlerlerdi.

Divan-ı Hümâyûn’un çalışması

Osmanlı Devleti’nin idare edildiği yer olan Divan-ı Hümâyûn haftanın dört günü (Cumartesi, Pazar-Pazartesi, Salı) günleri toplanırdı. Dîvan’ın asil üyeleri olan Sadrazam ve 6 veya 9 kişiden oluşan Kubbealtı vezirleri; Anadolu ve Rumeli kazaskerleri, Kubbe altındaki duvarın önünde yer alan divanda oturarak Devlet işlerini görüşürler ve dava dinleyerek sonuçlandırırlardı. Dîvan’da askeri sınıfa ait dava, veraset ve sair şer’i ve hukuki muameleleri gören kazaskerler vezirlerden sonra en yüksek rütbeli memurdu. Divan toplantılarının akabinde Padişah’ın huzuruna çıkılır ve o gün görüşülen konular özetlenirdi. Bugünkü Bakanlar Kurulu’nun vazifesini yapan Dîvan-ı Hümâyûn Kalemleri devletin bütün idari işlerine bakardı. 18. yy.ın sonlarına doğru hükümet işlerinin Sadrazam Sarayına (Bâb-ı Âli) nakledilmesiyle divan, kapıkulu askerlerine mevacip dağıtmak ve elçileri kabul etmek gibi sembolik bir konuma gelmiştir.

Dış Hazine/Silahlar Seksiyonu

Kubbealtı’nın yanında yer alan sekiz kubbeli hazine binası Kanuni döneminde yapılmıştır. Fatih döneminde II. Avludaki hazinenin yeri kesin olarak bilinmemektedir. Burada devlet gelirlerini oluşturan vergiler saklanırdı. Maliye Defterhanesi, Osmanlı padişahlarının elçilere ve saraylılara hediye ettikleri hilat denilen kaftanlarla bazı değerli eşyada burada saklanırdı.

16. ve 17. yy.da dış cephede geniş bir saçağının olduğu bilinen yapının bu bölümünde hazine görevlileri ve koruyucuları ulufe günlerinde paraları torbalara koyarak hazırlık yaparlardı. Yapının içinde ve girişin tam karşısında yer alan iki katlı iç hazine bölümü çok iyi korunmaktaydı. Defterdarın sorumluluğundaki Hazine, gerektiğinde açılır ve sadrazamda bulunan padişah mührü ile mühürlenirdi.

Bina günümüzde Topkapı Sarayı Müzesi’ne ait içinde değişik dönemlere ait silahların sergilendiği Silahlar Seksiyonu olarak kullanılmaktadır.

Adalet Kulesi

Padişahların divan toplantılarını dinledikleri Adalet Kasrı Fatih Sultan Mehmed döneminde bağımsız kule şeklinde bir bina olarak yapılmıştı. Benzerleri Edirne ve Manisa saraylarında da var olan yapının, Osmanlı Devleti’nin adaleti her şeyin üzerinde tuttuğunu ifade eden sembolik bir anlamı vardır. Çeşitli tamirler gören Adalet Kulesi Sultan II. Mahmud döneminde (1819-20) yıllarında tadil edilerek yükseltilmiştir. Daha sonra, 19 yy.da Sultan Abdülaziz döneminde bugünkü yüksek ve sivri külahlı görünümünü kazanmıştır.

II. Avluya Bağlı Yapılar

Adalet Meydanı denilen avlunun Marmara denizine bakan kuzey doğu revakları arkasında, bu avluya üç kapıyla bağlantılı ve 170 m. uzunlukta bir sokak etrafında sıralanan yapılardan oluşan ve bazı törenlerde binlerce kişiye servis yapabilen Saray Mutfakları bölümü yer alır.

Mutfakların tam karşısında, kuzey-batı revakları arkasında ise II. Avluya nazaran daha alçak bir kotta yerleşmiş hanedan atlarının, çok zengin ve ihtişamlı koşum takımlarının bulunduğu Has ahır vardır. Kubbealtı yakınındaki küçük bir kapıdan girilen Zülüflü Baltacılar Koğuşu da Has ahır kotunda ve onun yanında yer alır.

Mutfaklar


Mutfaklara II. Avludaki revaklarda yer alan üç kapıyla girilir. Bu kapılardan ilki, Kiler-i Âmire kapısıdır. Orta da Has mutfak kapısı yer alır, Bab-üs-Saade’ye yakın son kapı ise Helvahane kapısıdır. Mutfaklar I. Avludaki diğer servis birimleri gibi bağımsız içe dönük, bir mahalledir. Burada avlu yerine dar-uzun iki taraftan saçaklı bir servis yolu vardır.

On gözlü olan bu mutfaklar, Birûn ve Enderûn için yemek pişiriyordu. Her gün yüzlerce kişiye yemek yapan Mutfak personeli, Ulufe dağıtım günlerinde ve şenliklerde zengin ziyafet yemekleri hazırlamaktaydı.

Mutfaklar güneyden başlayarak hiyerarşik bir sıralamayla sarayda yaşayanlara ve çalışanlara ayrılmıştı. En başta yer alan padişah mutfağında yalnızca onun şahsı için tek kişilik ve çok çeşitli yemek hazırlanırdı. Serçini de denilen baş aşçı 12 diğer usta aşçı ile birlikte padişahın yemeğini hazırlardı. Serçini aynı zamanda bu mutfaklardaki padişah için ve elçi kabullerinde kullanılan porselen yemek takımlarından da sorumluydu.

Saray mutfakları için imparatorluğun değişik yerlerinden özelliği olan kaliteli malzeme, canlı hayvan, meyve, sebze ve baharat temin edilirdi. Hayli kalabalık bir kadroya sahip Mutfakların sorumlusu olan Matbah-ı Âmire Emini vezir rütbesine yakın derecede yüksek bir devlet memuruydu. Tatlıların yapıldığı helvahanenin başında da helvacıbaşı kalabalık bir ekiple görev yapardı. Enderûndaki kilercibaşının yönetimi altında çalışan bütün bu teşkilatın azilleri ve tayinleri de onun tarafından yapılırdı.

Bu mekanların bugünkü kullanımları ise şöyledir. Kiler-i Âmire kapısından girilince sağda bulunan Vekilharç Dairesi yeniden tamir edilerek Müze atölyeleri haline getirilmiştir.Fotoğraf atölyesi ve kumaş konservasyon atölyesi de bu binadadır . Karşısındaki Kiler ve Yağhane binası ise tamirlerden sonra Müze Saray Arşivi olarak kullanılmaktadır.

Yağhane binasının yanındaki iki katlı ahşap Aşçılar Mescidi bugün de muhafaza edilmektedir, ancak ziyarete kapalıdır. Yanında uzanan aşçılar, helvacılar ve tablakârların koğuşları olan mekanlar müze teşhir salonu olarak kullanılmaktadır. Aşçılar koğuşunun bulunduğu yerde yapılan binada Gümüşler, Avrupa porselenleri ve Billûrlar teşhir edilmekteydi. 1999 depreminden sonra bu bölümlerden Gümüş seksiyonu dışındakiler ziyarete kapanmıştır. Karşıda ayrı bölümler halinde müze teşhir salonları haline getirilmiş mutfaklarda, Çin ve Japon porselenleri teşhir edilmektedir.
Saray Arşivi

Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerine ait en eski yazılı belgeler ile 19. yüzyıla kadar devlet ve sarayın işleyişiyle ilgili evrakların bulunduğu Saray Arşivi, gerek belgelerinin muhtevası gerekse koleksiyonunun zenginliği ile Topkapı Sarayı Müzesi’nin en önemli koleksiyonları arasındadır.

Saray Arşivi’nden yararlanabilmek için Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nden izin almak gerekmektedir. İzinli olan Yerli ve yabancı bütün araştırmacılara açık olan Arşiv, Hafta içi her gün 9.00-12.00; 13.00-16.30 saatleri arasında hizmet vermektedir.

Has Ahır

II. avlunun Haliç yönünde Maliye hazinesi (Silahlar Seksiyonu), Kubbealtı ve revakların arkasında kalan alan, Has Ahırların bulunduğu bölgedir. Buraya Babü’s-Selam’ın sol tarafındaki meyilli bir yolla ulaşılır. Bu yolun II. Avludan sonraki kısmında Has Ahırların kapısı, cenazelerin çıkarılmasında kullanıldığı için Meyyit Kapısı adıyla anılır. Fatih Sultan Mehmed’in Has Ahırları, II. ve III. Avlu denilen Divan meydanı ve Enderûndaki binalardan sonra, Sûr-ı Sultâni’nin tamamlanması sırasında yaptırdığı bilinmektedir. Avlunun bir tarafını tamamıyla kaplayan Has Ahırda sadece sultan ve Enderûnun yüksek rütbeli kişilerinin bineceği seçme atlar bulunurdu. Uzun yapının kuzey ucunda, tek kubbeli bir mekan ve buna bağlı olan odalar Raht-ı Hümâyûn Hazinesi’dir. Hazinede padişah ve yüksek rütbeli kişilerin atlarında kullanılan değerli taşlarla süslenmiş koşum takımları, eğerler vs. muhafaza edilirdi. Bu bölümde ayrıca, Ahır Emini ile diğer üst düzey yöneticilerin odalarının bulunduğu anlaşılır. Sarayın birun halkının önemli bir grubunu oluşturan Istabl-ı Âmire (Has Ahır) örgütünün 3000 kişinin üzerinde olduğu, sarayın bahçelerinde ve İstanbul’un çeşitli yerlerinde bu kısma bağlı örgütlenme, tavla, atölye ve çeşitli binaların olduğu bilinir.

Avlunun güney ucunda 16. yy.da yapılmış bir Camii ve hamam yer alır. Camii ve hamam daha sonra I. Mahmud döneminde(1730-1754) Harem ağası olan Beşir Ağa tarafından 18. yy.da yeniden yaptırıldığı için bina Beşir Ağa Camii olarak bilinir. Günümüze ulaşan yapı ziyarete kapalıdır.
Zülüflü Baltacılar Koğuşu

Topkapı Sarayı’nda Zülüflü Baltacılar teşkilatıyla ilgili ilk yapılaşmanın Kanuni Sultan Süleyman döneminde olduğu sanılmaktadır. Bu sınıf hem haremin dış hizmetlerinde hem de Divan-ı Hümâyûn ve Enderûn’un değişik görevlerinde bulunduğu için yer seçiminde bu hizmetler gözetilerek II. Avluya bağlantılı harem kapısına ve Divan-ı Hümâyûn’a yakın bir yerde yapılandırılmıştır. Baltacılar ocağı Sultan II. Murad döneminde (1421-1451) ordunun bir öncü birliği olarak kurulmuştu. Zülüflü Baltacılara bu ad başlarına giydikleri oldukça sivri, deve tüyü renginde ve iki yanında saç örgüsü biçiminde zülüfleri sarkan başlık nedeniyle verilmiştir.

Zülüflü Baltacılar saray tarihinde değişik dönemlerde farklı görevler yüklenmişlerdir. Harem yangınlarını söndürme, hamam ve ocaklarının odun ihtiyacını karşılama gibi haremin gözetilmesine ilişkin görevlerinin yanı sıra Divan-ı Hümâyûn temizliği, culüs ve bayram törenlerinde padişah tahtının taşınması ve kurulması gibi Enderûnla ilgili bazı görevleri de vardı. Ayrıca, seferde Sancak-ı Şerif altında Kur’an okumak, saray mevlitlerinde hazırlanan gülsuyu ve şerbetleri gerekli yerlere dağıtmak gibi dış görevleri de vardı. Saraydaki bütün koğuş yapılarından olduğu gibi, burada da taş kaplı avluyu çeşitli binalar çevreler. Bu binaların önemli bir kısmını Zülüflü Baltacıların dinlenme yeri olan çubuk odası, camekan ve yatma yerleri olan büyük koğuş oluşturur. Koğuşun mimarisi Türk evi boyutlarında, ahşap ve çok renkli olarak tasarlanmıştır. Enderûndaki III. Avlu ve Haremde yer alan koğuşlarda da 16.yy.da bu tek özgün örnekteki gibi bir mimari üslubun kullanıldığı varsayılabilir.

II-Bâb-üs Saade

Simgesel özelliği nedeniyle sarayın en önemli kapısı Bâb-üs Saade’dir. Divan meydanı ile Enderûn okulunun ve padişah dairelerinin yer aldığı III. Avluya geçişi sağlayan bu kapı, Birun ile Enderûn’un düğüm noktası olması ve culüs, bayram gibi törenlerde padişahın bu kapının önünde oturması nedeniyle sarayda birinci derece önemli bir yeridir.

Değişik dönemlerde bu kapı çeşitli adlar almıştır. Bunların en yaygın olarak kullanılanları Arz Kapısı, Akağalar Kapısı ve Bâb-üs Saade’dir. Enderûn ve Birun kavramlarını ve varlığını belirleyecek şekilde yeşil ve beyaz sütunlu bir revak ortasında, dışa doğru çıkıntı yapan bir kubbe ile kapı belirgin hale getirilmiştir. Önünde saray törenlerinin yapılacağı bu kapı ve revak bölümünün Fatih Sultan Mehmed döneminde (1451-1481) tasarlandığı ve oluştuğu, söz konusu törenlerin yüzyıllar boyunca aynı yerde sürdüğü bilinir. Günümüze ulaşan kapı kubbesi ve saçaklarıyla avluya doğru önemli bir çıkma yapar. Karşılıklı üçer sütunun üzerine oturtulmuştur. Bu mimari görüntü 18. yy.ın ikinci yarısında Sultan III. Mustafa döneminde yapılmış olmalıdır. Kapının üzerindeki 1774 tarihli talik hatla yazılmış manzum tamir kitabesi bunu kanıtlar. II. Mahmud’un hattıyla Besmele ve tuğrası vardır. Büyük bir olasılıkla kapı çevresinin dekorasyonu 19.yy.da II. Mahmud zamanında (1808-1839) yenilenmiştir.

Bu revak ve kapının önünde padişahların cülus törenleri ve bayram törenleri yapılırdı. Savaşa gidecek olan sadrazama Sancak-ı Hümâyûn burada törenle teslim edilirdi. Divan’ın toplantı günlerinde saraya törenle giren sadrazam tarafından önüne gelinerek selamlanması da bu kubbeli kapının Sultanın varlığını ve kudretini ifade eden sembolik bir anlam taşıdığını gösteren en belirgin davranış örneğidir.

  • III. AVLU / ENDERÛN AVLUSU
  • Enderûn
  • Enderûn Teşkilatı
  • Arz Odası
  • Seferli Koğuşu
  • Fatih Köşkü
  • Kilerli Koğuşu
  • Hazine Koğuşu
  • Hasoda Koğuşu/ Kutsal Emanetler
  • Dairesi Silahtar Hazinesi
  • Ağalar Camii
  • Saray Kütüphanesi

III. AVLU / ENDERÛN AVLUSU

Sarayın 100x90m. Boyutlarındaki bu avlusunun etrafındaki binaların inşaatı, Fatih devrinden itibaren padişahın yaşamı için gerekli yapılar ile Enderûn teşkilatının gerektirdiği koğuşlar, Camii, hamam gibi yapılardan oluşmuştur.

Marmara cephesinde hamam ve önceleri doğan kuşlarının eğitildiği mekan iken sonraları Seferli Koğuşu olan yapı ile Büyük Oda ve Seferli Koğuşları önünde Enderûn hayatında önemli bir yeri olan meşkhane ve Büyük oda mescidi bulunmaktaydı. Bunları, hazine olarak kullanılan Fatih Köşkü izlerdi. Büyük oda mescidi ve meşkhane günümüze ulaşamamış yapılardır.

Avlunun karşı sırasında Kiler Koğuşu ve Hazine Koğuşu bulunur. Avlunun diğer köşesinde yer alan Has Oda ve Has Oda Koğuşu Haliç tarafındaki yapıları oluşturur. Bu yönde ayrıca, Ağalar Camiide bulunmaktadır. Enderûn avlusunun ortasında ise “Havuz Köşkü” bulunuyordu. 18. yy.da yıkılarak yerine Enderûn Kütüphanesi yapılmıştır. III. Ahmed Kütüphanesi olarak bilinir.

Enderûn Hastahane ve Eczahanesi olarak kullanılan mekanlar bugün Müze Müdür Lojmanı olarak kullanılmaktadır.

Enderûn Mektebi’nin 15. yüzyıldan beri ilk aşamalarını oluşturan kadrolarına ayrılmış koğuşları Enderûn avlusu girişinde ve Bâb-üs Saade’nin iki yanında sıralanmıştır. Soldakine Küçük oda sağdakine Büyük oda adı verilen bu koğuşların yer aldığı binalar Enderûn’un divan avlusuyla olan duvarları boyunca uzanmaktadır.

Enderûn

Enderûn’u padişah ve onun hizmetindeki akhadımlar ve içoğlanların yaşadığı, bir kısmının da bu amaçla eğitim gördüğü okul olarak tanımlayabiliriz. Osmanlı sarayında Enderûn teşkilatı Topkapı Sarayı’nın kuruluşundan önce de var olan bir örgütlenme idi. Fatih Sultan Mehmed döneminde (1451-1481)şekillenen koğuşlar ve padişaha ait yapıları içeren avlu ile padişaha ait köşklerin bulunduğu sofa-i Hümâyûn adı verilen mermer teras ve çiçek bahçesinden oluşmaktadır.

Enderûn Teşkilatı

Enderûn teşkilatı iki ana bölüme ayrılır: İlki, eğitim gören veya padişaha hizmet veren devşirme içoğlanları, diğeri ise akhadım ağalardan oluşan yöneticilerdir. Devşirme sistemiyle alınan çeşitli milletlere mensup Hıristiyan gençlerin Müslüman olmaları ve eğitimleri ile oluşturulan bu sistemde Orduda, Sarayda ve Hükümette ihtiyaç duyulan devlet adamları yetiştirilmiştir.

Arz Odası

Bâb-üs Saade’nin tam karşısında yer alan ve saçak sistemiyle bu kapıyla bütünleştirilen bu yapı, padişahların devlet yönetimiyle olan ilişkilerinin somutlaştırıldığı en önemli mekandır. Arz odası veya Arz Divanhanesi denilen yapıda padişahlar, yabancı devlet elçilerini kabul etmişler, sefere çıkan komutanlarla ve Divan toplantılarının “Arz Günleri” denilen Pazar ve Salı günlerinde devlet erkanı ile toplantılar yapmışlardır. 2003 yılında restorasyona giren binadaki çalışmalar bitmiştir. Ziyarete açıktır.

Seferli Koğuşu

Sultan IV. Murad tarafından 1635 yılında kurulmuştur. Padişahların çamaşırlarını törenle yıkayan bu sınıf, padişahla birlikte seferlere katıldığı için bu ismi almıştır. Bina 18. yüzyıl başında Sultan III. Ahmet tarafından yenilenmiştir. Giriş revakında Bizans döneminden kalan yeşil sütunlara sahip yapının tonozlu koğuş bölümü 14 sütuna sahiptir. 20. yüzyıl başında arka tarafındaki hamam ve tuvaletleri de kaldırılan yapıda bugün Topkapı Sarayı Müzesi Padişah Elbiseleri Koleksiyonu’nundan Fatih’ten II.Abdülhamid’e kadar bazı padişahların değerli kumaşlardan yapılmış kaftan ve kıyafetlerinden örnekler sergilenmektedir. Bu bölümde 11 Nisan 2006 tarihinde açılacak olan ‘Saray’da Lâle Sergisi’ kapsamında Saray koleksiyonuna ait lâle motifli eserler ile, 16. yüzyıldan 18 yüzyıla kadar lâle motifli padişah kaftanları ve kumaşları üç ay boyunca sergilenecektir.

Fatih Köşkü

1462-63 yıllarında Fatih Sultan Mehmed’in Topkapı Sarayı planını oluşturacak şekilde yaptırdığı ilk yapılardan biridir. Saraydaki diğer padişahlara ait yapılar gibi burası da dörtlü mekan düzenine sahiptir. Marmara Denizi’ne bakan üç odanın Boğaziçi yönündeki diğer bir odaya açık bir mermer terasla bağlanmasından oluşmuştur. Köşkün masif duvarlı ve tonozlu 2 büyük mahzeni ile Bizans döneminden kalan yonca planlı bir vaftiz haneyi örtecek şekilde ayrı bir depo mekanından oluşan altyapısı iç sarayın da ana duvarlarını oluşturur.

Yavuz Sultan Selim döneminde revak ve teras bölümleri de duvarlarla kapatılan hazine revakına I. Mahmud (18. yüzyıl) döneminde bir de Elçi Hazinesi mekanı yapılmıştır.

19. yüzyılda önemli devlet ziyaretçilerine sergilenmek amacıyla Ampir üsluplu vitrinler yapılan köşk, böylece Türk müzeciliğinin de en erken uygulamalarından birini oluşturmuştur. Günümüzde de Hazine Seksiyonu olarak kullanılan bina 2000 yılında Gilan Mücevherat’ın sponsorluğu ile restore ettirilerek, modern müzecilik anlayışına uygun, depreme dayanıklı vitrinlerle yenilenmiştir.

Kilerli Koğuşu Mutfak görevlilerinin de amiri Kilercibaşı sorumluluğunda olan Kilerli Koğuşu, padişahın yemeklerinin pişirilmesi ile ilgilenir, padişah sofrasını kurar ve yemek takımlarına bakardı. 1856 Enderûn yangınından sonra 19. yüzyılda Hazine Kethüdalığı binası olarak yeniden inşa edilmiştir. 1960’lı yıllarda iç düzeni değiştirilen bina bugün Topkapı Sarayı Müzesi Müdüriyeti olarak kullanılmaktadır.

Hazine Koğuşu

Ehl-i Hiref teşkilatının da amiri olan Hazinedarbaşı yönetimindeki saray hazinesinden sorumlu koğuş, Fatih döneminden son döneme kadar önemini ve varlığını korumuştur. 19. yüzyılda Enderûn teşkilatı dağıtıldığı halde Hasoda Koğuşu ile birlikte kadrosu korunan Hazine Koğuşu idi. 1856 Enderûn yangınından sonra hemen 1858 yılında Hazine Kethüdalığı Dairesi olarak inşa edilmiştir. 19 Nisan 2006 tarihinde açılacak ‘Sarayda Hamam ve Berber’ Sergisine ev sahipliği yapacaktır.

Hasoda Koğuşu/ Kutsal Emanetler Dairesi

Fatih Sultan Mehmed döneminde padişahların Enderûn avlusundaki özel dairesi olarak yapılan Hasoda, iki katlı ve dörtlü mekan düzeni veren bir yapıdır.

Girişteki ilk mekan, kubbe altındaki mermer şadırvandan ötürü Şadırvanlı Sofa olarak adlandırılmıştır. Dörtlü mekanın diğer iki bölümü ise birbirine ve sofaya kapılarla bağlanan kubbeli iki oda olarak tasarlanmıştır.

Girişin sağındaki ilk oda, padişahın Enderûndaki arz ağaları ile görüştüğü, onların padişaha arzlarını sundukları yer olan Arzhane’dir. Bu mekanda bugün Hz. Muhammed’e ve Kabe’ye ait kutsal eşyalar sergilenmekte ve Kur’an-ı Kerim okunmaktadır.

Köşedeki ikinci oda ise saltanat tahtının bulunduğu ve yapının en önemli mekanı olan Hasoda’dır. Klasik dönemde Padişahların uyuduğu bu oda, 19 yy.dan itibaren Hz. Muhammed’e ait Hırka-ı Saadet ve Sancak-ı Şerif gibi kutsal eşyanın da bulunması nedeniyle Mukaddes Emanetler Dairesi adıyla anılmaya başlanmıştır. Ziyarete kapalı bu odanın duvarlarını süsleyen İznik çinileri, Osmanlı çinilerinin en değerli örneklerindendir.

Şadırvanlı Sofa’nın solunda günümüzde Destimal Odası denilen Hasodalıların koğuşu vardır. Bu odada bugün Hz. Muhammed’den önce gönderilmiş bazı Peygamberlere ait mukaddes eşyalar sergilenmektedir.

Fatih döneminden beri var olan Hasoda Koğuşu sultanın şahsi hizmetini gören içoğlanlarından oluşmaktaydı. 19.yüzyılda Hasoda koğuşu’nun önündeki revaklar kapatılarak Emanet-i Mukaddese görevlilerine yeni koğuş yapılmıştır. Günümüzde Padişah Portreleri Sergi Salonu olarak kullanılmaktadır.
Silahtar Hazinesi
Arzhane’den geçilerek girilen bu mekanda, Emanet Hazinesi olarak adlandırılan son derece değerli Kur’anların ve diğer kitapların bulunduğu kütüphane burada muhafaza edilmiştir. Dışarıdan bir kule görünümünde olan bu iki kubbeli mekanda günümüzde Saray koleksiyonuna ait saatler bulunmaktadır. Ziyarete kapalıdır.
Ağalar Camii
Enderûn avlusunun Haliç tarafında, Has Oda’dan sonra yer alır. Padişahlar, Akağalar ve İçoğlanların ibadeti için kullanılan bu Camii, Fatih Sultan Mehmed döneminde (1451-1481) yapılmış olmalıdır. Mekke’ye bakması için avluya hafifçe diagonal olarak yerleştirilmiştir. Bugün Saray Kütüphanesi olarak kullanılan mekanda; Sultanların hazinelerinde sakladıkları el yazmaları ile sarayın çeşitli köşk ve koğuşlarından toplanan son derece kıymetli el yazma ve minyatürlü kitaplar bulunmaktadır. Topkapı Sarayı Müzesi’nin en değerli koleksiyonlarındandır.
Saray Kütüphanesi
Kütüphaneden yararlanabilmek için Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’ne çalışılacak konunun yazıldığı bir dilekçe ile başvurmak gerekmektedir. Yerli ve yabancı araştırmacılara açık olan Kütüphane, Hafta içi hergün 9.00-12.00; 13.00-16.30 saatleri arasında hizmet vermektedir.

  • IV. AVLU / SOFA-İ HÜMÂYUN
  • Sünnet Odası
  • Revan Köşkü
  • Bağdad Köşkü
  • İftariye Köşkü / İftariye Kameriyesi
  • Sofa Köşkü
  • Hekimbaşı Kulesi/ Baş Lala Kulesi
  • Sofa-i Hümâyun Alt Bahçeleri
  • Sofa Camii
  • Mecidiye Köşkü
  • Esvab Odası

IV. AVLU / SOFA-İ HÜMÂYUN

Has Oda’nın Divanyeri denilen çift sıra sütunlu geniş revağı, “Sofa-i Hümâyûn” veya “Mermer Sofa” olarak adlandırılan terasa açılır. Teras 17. yy. ilk yarısında Sultan IV. Murad ve Sultan İbrahim döneminde (1623-40;1640-48) Haliç tarafına doğru genişletilerek ve yeni köşkler yapılarak günümüzdeki görünümünü kazanmıştır. Mermer terasta revakların önünde fiskiyeli büyük bir havuz yer alır. Terasta, Revan köşkünden başka, Haliç tarafındaki manzaraya bakan Sünnet Odası adı verilen bir köşk ile IV. Murad’ın yaptırdığı Bağdat Köşkü ve Sultan İbrahim döneminde yapılan İftariye Köşkü veya “Mehtaplık” denilen kameriye bulunur. L şeklindeki geniş revağın bir ucu padişahın haremdeki Has Oda ve köşklerin bulunduğu Mabeyn taşlığına geçit verir. Revan köşkünün bulunduğu diğer tarafında ise Sofa-i Hümâyûn çiçek bahçesine merdivenlerle inilir.

Sünnet Odası

Sofa-i Humayun’un Haliç’e bakan kısmında yer alır. Köşkün yapılış tarihi kesin olarak bilinmese de büyük bir olasılıkla 16.yy’ın ilk yarısında Kanuni Sultan Süleyman devrinde yapıldığı düşünülmektedir. Daha sonra çeşitli değişiklikler geçirmiş ve günümüzdeki biçimini Sultan I. İbrahim döneminde almıştır. Köşke, Sünnet Odası adı daha sonra verilmiştir. III. Ahmed’in(1703-1730) şehzadelerinin sünneti sırasında bu oda kullanılmış ve bu nedenle de köşkün adı Sünnet Odası olarak kalmıştır. Ziyarete açıktır.

Revan Köşkü

IV. Murad’ın Revan’ı fethetmesinin anısı için 1636 da yapılan köşk, Sofa-i Hümâyûn’da II. Mehmed döneminden beri var olan havuzun küçültülmesi, biçim değiştirmesi ile kazanılan alanda, teras üstüne yapılmıştır. Köşk, sekizgen bir plan şemasına sahiptir ve üç eyvanlıdır.

Revan Köşkü’nün bazı Osmanlı kaynaklarında “Sarık Odası” diye geçmesi, padişahı törenlerde simgeleyen sarıkların Tülbent Gulamı tarafından burada korunmasıyla ilgilidir. Ayrıca, Has Odanın her yıl Ramazan ayında yapılan temizliği sırasında Hırka-i Saadet ve diğer kutsal eşyalar Revan Köşkü’ne taşınırdı.

Sultan I. Mahmud bu köşkte, 1733 yılında Has Odalılar için son derece değerli ve tarih kitapları ağırlıklı bir vakıf kitaplık oluşturmuştur. III. Osman ve III. Mustafa tarafından geliştirilen bu vakıf kitaplık, Saray, Müzeye dönüştürüldüğünde Saray Kütüphanesi koleksiyonuna dahil olmuştur. Köşk ziyarete açıktır.


Bağdad Köşkü

Yalnızca Sofa-i Hümâyûn’daki değil, sarayın günümüze ulaşan en güzel köşklerinden birisi olan yapı IV. Murad’ın Bağdad fethini anıtsallaştırmak için 1639 yılında yaptırılmıştır.

Bağdad zaferinin anısına yaptırılan köşk, terasın ucunda, daha önce burada var olan bir kule köşkün yerine yapılmıştır. Köşkün yapımı için terası Haliç yönüne genişletmek gerekmiştir. Türk mimarisinin en başarılı, en iyi korunmuş örneklerinden olan köşk, Revan Köşkü ile birlikte 18. yy ortalarından itibaren Has Oda’nın kitaplıkları olarak kullanılmıştır. Bağdad Köşkü’ndeki kitaplarda Saray, Müze haline getirildiğinde Saray Kütüphanesi koleksiyonuna dahil olmuştur. Köşk ziyarete açıktır.

İftariye Köşkü / İftariye Kameriyesi

IV. Murad döneminde Haliç yönüne genişletilen Sofa-i Hümâyûn mermer terasının Sünnet Odası ile Bağdad Köşkü arasında kalan kısmına, 1640’da Sultan I. İbrahim tarafından yaptırılmıştır. Kameriye şeklinde olan bu köşkün özelliği tombaktan oluşudur. Dört sütunun taşıdığı bir tekne kubbe ile örtülüdür. Kameriye, çıkıntı yapan konumuyla mermerlikten ayrılmış, alttaki bahçelere ve kente, Haliç ve Galata’ya yönelik bir konuma getirilmiştir.

Bu kameriyede Ramazan aylarında sultanın iftarı beklediği, orucu burada açtığı sanılır. Bu nedenle İftariye adını almış olmalıdır. Yaz aylarına rastlayan bayram törenlerinde sultanın Enderûnluların bayram tebriklerini burada kabul ettiği ve aşağı bahçede yapılan spor gösterilerini seyrettiği kaynaklardan anlaşılır.

Sofa Köşkü

Sofa Köşkü, Merdivenbaşı Kasrı, Mustafa Paşa Köşkü gibi isimleri olan köşkü, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa 166-1683 yılları arasında Sadrazamlığı sırasında yaptırmıştır. Bu da köşkün Mustafa Paşa Köşkü adını da almasına yol açmıştır. III. Ahmed döneminde onarılan köşkün 1704 tarihli kitabesinde “Sofa Köşkü” olarak anılmaktadır. Köşk, üçlü bir plan kurgusu göstermektedir. I. Mahmud döneminde (1752) yapılan büyük bir onarımla cephe düzeni değiştirilmiştir.

Köşk, Sultan Has Odası, özel dairesi olarak kullanılmıştır. Örneğin, I. Mahmud 1730 yılında tahta çıkış töreninden sonra bu köşke gelerek Has Odalılara ihsanlarda bulunmuş; III. Osman burada musiki dinleyip, tomak oyunu seyretmiştir. III. Selim’in 1795 ve 1798 yılları baharında bu köşk ve önündeki bahçelerde III. Ahmed döneminin simgesi olan Lale/Çırağan eğlenceleri yaptırdığı kaynaklardan anlaşılır.

Hekimbaşı Kulesi/ Baş Lala Kulesi

Fatih Sultan Mehmed döneminde sarayı bu yönde sınırlayan sur duvarı üzerinde bir burç halinde yapıldığı anlaşılan bu köşe kulesinin alt yapısı Bizans’a aittir.

Hekimbaşıların padişahlar için ilaç, macun hazırladıkları yer olarak kullanılmıştır. Sarayın Birun teşkilatında yer alan Hekimbaşılar, Hasodalılardan Baş Lala’ya bağlı oldukları için kuleye Baş Lala Kulesi de denmiş olmalıdır. Yüzyıllar boyunca çeşitli amaçlarla kullanılan bina, ziyarete kapalıdır.

Sofa-i Hümâyun Alt Bahçeleri

Padişah Dairesi’nin önündeki Hisarpeçe denilen duvarla çevrili mermer teras ve çiçek bahçesinin üç taraftan daha aşağı kademe bir bahçe çevirir. Bu bahçenin Sofa Köşkü ve mermer teras altında kalan kısmı bazı padişahların yada içoğlanlarının cirit, ok atma, güreş gibi sporların yapıldığı bu alanda, Hekimbaşı kulesinin önünde yer alan IV. Murad dönemine ait taş taht padişahların burada oturarak bu etkinlikleri seyrettikleri yerdir.

Bu bahçenin Marmara denizine, manzaraya açık bölümünde ise 15.yy.dan itibaren çeşitli köşk ve yapılar yer almıştır. Bahçenin bu kısmında, içoğlanlarının koğuşlarının bulunduğu III. Avluya ve sarayın büyük bahçelerine geçişi sağlayan kapıları vardı. Günümüzde burada 19. yy. da yapılmış olan Sofa Camii ile Sultan Abdülmecid tarafından yaklaşık 1859 yılında yaptırılan Mecidiye Köşkü ve ona bağlı küçük bir yapı olan Esvap Odası bulunur. Eskiden burada Fatih Sultan Mehmed’in yaptırdığı bir köşk, alt bahçelere geçişi sağlayan kapı üzerinde de Çadır Köşkü denilen bir yapının olduğu bilinir. 18. yy.da yapılmış olduğu sanılan Silahtarağa Köşkü ile Enderûn bölümünün üçüncü avlusu ve Sofa-i Hümâyûn’un temizliğinden sorumlu görevlilere ait Sofa koğuşu bulunuyordu. 19 yy.da harap olan bu yapılar kaldırıldığı için günümüze ulaşamamıştır.

Sofa Camii

Sofa Camii’nin Sofa Ocağı denilen koğuş halkının kullanımı için II. Mahmud tarafından yaptırıldığı ve daha öncede burada 16. yy. da aynı amaçla yapılmış bir mescidin varlığı bilinir.

Mecidiye Köşkü

Topkapı Sarayında yapılan en son padişah köşküdür. Sultan Abdülmecid döneminde Osmanlı hanedanının ikamet yeri, yeni yapılan Dolmabahçe Sarayı’dır. Hala eski geleneklere uyularak tahta çıkış törenlerinin yapıldığı Topkapı Sarayı’nda ataları gibi kendi adını taşıyan bir köşkün bulunmasını istemesi dolayısı ile yapılmış olmalıdır.

Dönemin Batı mimarisi üslubuna uygun olarak kargir yapılan köşk ve oda. Osmanlıların ve sarayın geleneksel mimarlık anlayışı ve tekstürüne yabancı karma bir eklektizm sergilemektedir ve oldukça büyük ölçüdedir. Ziyarete kapalı olan köşkün bodrum katında Konyalı Restorant sarayı gezen ziyaretçilere Türk mutfağına ait çeşitli yemek, tatlı ve şerbetlerle hizmet vermektedir.

Esvab Odası

1859’da yapılan odanın; ismi nedeni ile, sultanın huzuruna çıkmak için gelenlerin kıyafet değiştirdikleri; belki de bizzat sultanın Hırka-ı Saadet ziyareti için elbise değiştirdiği bir yer olduğu ileri sürülür.

Padişaha ait yapılar ve içoğlanlarına ait koğuş ve okulun bulunduğu avlu, padişah dairesi, Sofa-i Hümâyûn’da yer alan köşkler ve buna bağlı alt bahçeler Enderûn’un bir bölümünü oluşturur. Diğer bölümü ise Padişah ailesine mensup kadınların ve şehzadelerin yaşadığı büyük bir kompleks oluşturan Harem’dir.

  • HAREM
  • Harem Ağaları
  • Kara Ağalar
  • Cariyeler

  • I-KARA AĞALAR TAŞLIĞI

    • Cümle Kapısı/Saltanat Kapısı

  • II- KADIN EFENDİLER TAŞLIĞI/CARİYER TAŞLIĞI

    • Kırkmerdiven
    • Hamam
    • Kadınefendi Daireleri
    • Cariye Koğuşlar
    • Hastahane

  • III-VALİDE TAŞLIĞI

    • Valide Sultan Dairesi
    • Valide Sultan Dairesi Sofası

  • IV.MABEYN TAŞLIĞI PADİŞAH VE ŞEHZADE DAİRELERİ

    • Hünkar Sofası
    • III. Murad Has Odası
    • Çifte Hamam
    • I. Ahmed Odası
    • III. Ahmed Odası
    • Çifte Kasırlar
    • Altın Yol

HAREM

Kelime anlamı olarak tabu, yasaklanmış anlamına gelen harem sözcüğü İslam toplumunda giderek aile kavramı için kullanılmıştır. Harem, Osmanlı sarayında hanedanın yaşadığı özel ve yasaklanmış yerdir. Harem, sultanların ailesi ile birlikte yaşadığı ve saray mimarisinin 16. yüzyıldan 19. yüzyıl başlarına kadar çeşitli dönemlerin üslubunda örnekler içeren, mimarlık tarihi açısından son derece önemli bir komplekstir.

Harem’de yaklaşık 300 oda, 9 hamam, 2 Camii, 1 hastahane ve koğuşlar ile 1 çamaşırlık vardır. Sistematik değil fakat hiyerarşik bir mimari gelişim gösteren Harem, 1665 yılında büyük ölçüde yanmıştır. Günümüze gelen Harem, bu yangından sonraki yenilenmelerle ve zaman içindeki genişletmelerle biçimlenmiştir. Harem’in genel şeması, ard arda kapılarla ayrılan girişleri çevreleyen koğuşlarla, odalarla, köşk ve servis binalarıyla oluşur.

Eski Saray başta olmak üzere bir çok hanedan sarayından beslenen Topkapı Sarayı Haremi, Osmanlı yönetim anlayışına uygun olarak devşirme kapıkulu kadrosunun bir kanadını oluşturmaktaydı. Harem’e alınan cariyeler, Türk-İslam kültürünü en iyi şekilde öğrenirdi. Böylece Osmanlı hanedanına ve zadegânına eş olarak yetiştirilen cariyelerin bir bölümü yönetici kalfalar olarak Harem’de kalır, en seçkinleri sultana sunularak hanedanı oluştururlardı.

Cariyelerin bir kısmı ise Enderûn’daki ağalarla evlendirilmek şartıyla Harem’den çıkartılırlardı. Her yıl gençleşen ve saray kültürünü imparatorluk sahasına yayan Harem’in hiyerarşisi kurallara bağlıydı. Osmanlı sarayında bir kadının değeri, çocuk sahibi olabilmesiyle ilgiliydi. Sultana sunulan bir cariye, genellikle Hünkar Sofası’nda gösterilir, beğenilirse hamamda hazırlanma törenlerini de içeren bir süreçten sonra sultanın has odasına getirilirdi.

Sultanla ilişkiye giren veya yakınlaşan cariyeye Gözde denirdi. Gözdeler çocuk doğurduğunda özel bir daire tahsis edilerek, İkbal veya Kadınefendi olarak tayin edilirdi. Her bir kadroda sayıları sekizi geçmeyen bu kadınlardan veliaht annesi Haseki adıyla sultanın ilk kadını olarak Valide Sultan’dan sonra gelse de gerçek bir otoriteye sahipti. 16. yüzyıl sonlarına kadar Anadolu’ya sancak beyi olarak yollanan şehzadeler, anneleri olan kadınefendiler dahil, ailelerini de götürürlerdi. Bu tarihten sonra saltanat, en yaşlı hanedan erkeğinin sultanlığını öngören ekberiyet usulüne dönüşünce, şehzadeler Saray Haremi’nde yaşatılmışlardır. Kardeşlere de saltanat yolunu açan yeni sistemle, sultan validesi ile birlikte harem kadrosunu oluşturur ve önceki kadroyu Eski Saray’a yollardı.

Cariyeler hanedana rakip yaratmamak amacıyla şehzadelerle evlenemez ancak, tayin edilirlerdi. Padişah kızları ise vezir ve paşalarla nikahlanarak İstanbul’daki hanım sultan saraylarında yaşar, isterlerse damatları boşama hakkına sahip olurlardı.

Sarayda selamlık ve yönetim işlevlerinin gerçekleştiği avlulardan özenle gizlenen Topkapı Sarayı Harem Dairesi, Arabalar Kapısı girişinden Has Oda’ya kadar sıralanan taşlıklarla, harem halkını 4 ana gruba ayırmıştır.

Girişteki ilk kısım Kara Hadım Ağalar’a ayrılmıştır. Bundan sonra Harem’in Cümle Kapısı gelir ve buradan kadınefendi ve cariyelerin, valide sultanların, padişah ve şehzadelerin yaşadıkları yapı gruplarını çevresinde toplayan taşlıklara geçilir.

Harem Ağaları

Asurlulara dayanan eski bir gelenek olan İmparator saraylarında kadınlara ait kısımların hadımlar tarafından korunması, Çin’den Roma İmparatorluğu saraylarına kadar, Mezopotamya’dan yayılmıştır. Bu geleneğe Osmanlı Padişahlarının Haremi’nde de uyulmuştur.

Osmanlı Sarayı’nda Ak hadımlar ve Kara hadımlar olarak iki zümre yaşamaktadır. Önceleri Bab’üs-Saade Ağası olan Ak hadımlara, Dar’üs-Saade Ağalığı da verilmekteydi. Sultan III. Murad (1574-1595)1582’de bu görevi Kara hadımlara vermiştir. 16. y.y. sonlarına doğru tamamen Kara hadımlara geçen bu görevi, Kara Ağalar, saltanatın sonuna kadar yetki ve nüfuslarını arttırarak icra etmişlerdir.

Kara Ağalar

İmparatorluğun Orta Afrika kesiminden genellikle Habeş eyaleti kökenli zenci çocuklardan seçilenler, Eski Saray ve Topkapı Sarayı haremine alınarak sıkı bir disiplinle yetiştirilirlerdi. Genellikle çiçek isimleri verilen hadım edilmiş zenci çocuklar Türkçe öğrendikten sonra Harem kurallarını uygulayacak biçimde eğitilirlerdi. “En Aşağı” adıyla göreve başlarlar sonra Acemi ağalığa geçerler, giderek Kalfa, Ortanca, Hasırlı gibi sınıflara yükselirlerdi. Eğitimin belli bir aşamasından sonra Sultanlar, Kadın efendiler, ve Valide Sultan’ın hizmetine verilerek Harem içindeki görevlerinde ilerlemeleri sağlanırdı.

Cariyeler

Harem’de Kara Ağalar ve hangi statüde olursa olsun tüm kadınlar da saray görevlileri gibi kapı kuluydu. Cariyelerin eğitim sistemi İçoğlanlarınınki gibi idi. Harem’e yeni alınan Cariyeler için Enderûn’da olduğu gibi 2 oda (koğuş) olduğu 16. yy. kaynaklarınca belirtilir.

Genellikle 5-16 yaşları arasında Saray alınan cariyelerin çoğu Çerkez olmakla birlikte, Arap ve zenci cariyelerin varlığı bilinmektedir. Ayrıca çeşitli hizmetler için alınan cariyelerden bazılarının yaşları daha büyük olabilmektedir. Harem’e alınan cariyeler önce sağlık kontrolünden geçirilmekteydiler. Yeni cariyelere güzellik, huy ve görünüşleri göz önünde bulundurularak Hoşnaz, Safdil, Neşedil gibi yeni adlar verilirdi.

Saraya alınan kızlara öncelikle Türkçe ve Sarayın görgü kurallarını öğretilirdi. Harem’deki bu kızların ilk dönemine acemilik denirdi. Daha sonra cariye olurlar ve giderek şâkirt denilen usta çıraklığına, ustalığa ve gedikli sınıflarına yükselirlerdi.

Cariyelerin pek çoğu hizmet görmek amacıyla alındığından kısa bir eğitimden sonra çamaşır, hamam külhanları, kiler, sofra gibi genel hizmetlere verilirlerdi. Güzel ve zeki olanları ise koğuşlarda kalfa kadınların eğitiminde okuma-yazma, dikiş, nakış, müzik aleti çalmak, şarkı söylemek, raks etmek gibi kabiliyetlerine göre öğretimlerden geçirilirlerdi. Padişahlar kendileri için seçilen ve eğitilen cariyelerin hepsiyle ilişki kurmamış bu kızların uygun birileriyle evlendirilerek saraydan çıkmaları sağlanmıştır.

Saray kadınlarının en yüksek derecelisine Kadın denilirdi, Padişahın ilişki kurduğu cariyelerden Has Odalık, Gözde veya İkbal adını alanlar çocuk doğurduklarında Haseki Sultanlığa ve Kadınefendiliğe yükselirlerdi.

I-KARA AĞALAR TAŞLIĞI

Topkapı Sarayı’nda Kara Ağalar Ocağı, Enderûn Avlusu’ndaki koğuşlar gibi bir eğitim yeri niteliği taşıyordu. Bu ağaların başlıca görevleri Harem’in kapılarında nöbet tutmak, giriş-çıkışları kontrol etmek ve dışarıdan içeriye kimseyi sokmamaktı.

Kara Ağalar bölümüne, Divan Meydanı’ndan açılan Arabalar Kapısı’ndan girilmektedir. Kapı üzerinde 1587 tarihli ve III. Sultan Murad’ın (1574-1595) adını taşıyan bir kitabe vardır. Bu kapıdan Dolaplı Kubbe ve Şadırvanlı Sofa denilen nöbet yeri ile Kara Ağalar Taşlığı’na ulaşılır.

Sistemin tüm yapılarının yer aldığı bu dar ve uzun avlu, taşlarla kaplı olduğu için taşlık adını alır. Taşlığın ortasında boydan boya uzanan podimo taşlı bu yol, padişahın büyük binişten sonraki girişten başlayarak, Valide Sultan Taşlığı’nda Saltanat Kapısı denilen Ocaklı Sofa’nın kapısı önündeki Binek taşına kadar devam eder. Padişah bu güzergahı at üzerinde geçerdi.

Kara Ağalar Avlusunda, onların yaşamları için gerekli olan tüm yapılar yer alır. Girişten itibaren sol tarafta, ibadet için mescitleri, koğuşları, Dar’üs-saade Ağası’nın şehzadelerin eğitim yerini ve hamamını içeren dairesi bulunur. Karşı tarafta ise Harem’in üst düzey görevlilerinden muhasiplerin, hazinedar kara ağanın ve cücelerin yaşadığı mekanlar vardır.

Cümle Kapısı / Saltanat Kapısı

Harem’in kadınlar ve padişahın yaşadığı kısma “Kendi evleriniz dışındaki evlere izin istemeden ve orada yaşayanlara selam vermeden girmeyiniz” anlamındaki Kur’an’dan ayetler bulunan taç kapıdan girilir. Harem’i, Harem Ağaları Bölümü’nden ayıran bu kapı, Harem’in üç ana bölümünün bağlandığı nöbet yerine açılır. Kubbeli ve kemerli açık bir sahanlık olarak Harem’e girişi sağlayan hole mermerden müşebbek taçlı sembolik boş bir kemerle girilir.

Saltanat Kapısı da denilen bu kapıdan, Harem girişinin nöbet yeri olan mekana geçilir. Nöbet yerinin solundaki kapı Cariyeler ve Kadın efendiler Taşlığı’na; ortadaki kapı, diğer hanedan kadınları ve üst düzey yönetici kadınların yaşadığı Valide Taşlığı’na; sağdaki kapı altınyol ile Padişah ve Şehzadeler Dairesi’ne bağlanır. Bu konumuyla hol, Harem’de hanedan ve kadınların yaşadığı mekanların başlangıcını oluşturur.

II- KADIN EFENDİLER TAŞLIĞI/CARİYER TAŞLIĞI

Kadın efendi veya cariye taşlığı olarak bilinen bu alan Harem’in en küçük avlusudur. Bu taşlığa, Harem’in Cümle kapısından geçilen nöbet yerinin sol tarafındaki bir koridorla ulaşılır. Bu koridor bir yandan Kara Ağalar Bölümü’nü ayıran bir duvar, diğer yandan Valide Taşlığı’nı ayıran Ustalar Dairesi’yle oluşturulmuştur. Koridorun bir kenarında mermer tezgahlar bulunur. Bunlar saray mutfağında harem halkı için pişen yemeklerin Kara Ağalar tarafından tepsilerle konduğu yerdir.

Diğer taşlıklarda olduğu gibi, taşlığa bakan çift katlı oda sıralaması burada da görülür. Taşlığın kara ağalarla bitişen yönünde hamam, hamam külhanı ve kiler bulunur. Dar yan cephede ise mutfak, çamaşırlık, tuvaletler vardır. Haliç cephesinde şirvanlı bir cariye koğuşu bulunur. Bu koğuşun yanındaki kırkmerdiven denilen taş basamaklarla harem bahçeleri, cariye koğuşları ve hastahane bölümlerine inilir. Taşlığın Haliç cephesindeki diğer kanadında, ikişer katlı kadınefendilere ait üç özel daire sıralanır.

Kırkmerdiven

Koğuşla Kadınefendiler Dairesi arasındaki bir kapıdan merdivenle ara katlara inilir. Kırkmerdiven denilin bu iniş sistemin üzerinde ara katlar oluşturulmuştur. Kırkmerdiven ile Hastahane veya Cariyeler Avlusu denilen taşlığa ulaşılır.

Hamam

Taşlıkta yer alan hamam, Kanuni’nin (1520-1566) baş hasekisi Hürrem Sultan’ın Harem’e yerleşmesiyle burada yaşayan kadınlara hizmet vermek amacıyla yapılmış olmalıdır. Hamam, Enderûn’daki hamam gibi kadın efendiler, ustalar ve çeşitli kademedeki cariyelerin kullanımına belirli günlerde ayrılmış olmalıdır. Kubbeli büyük bir soyunma odasından yıkanma bölümlerine geçilir.

Kadınefendi Daireleri

Padişahın çocuk doğurmuş eşleri olan kadınlara ait dairelerin, Sultan III. Murad (1574-1595) döneminde, 1585 yılları civarında, Valide Sultan Dairesi ile birlikte yapılmış oldukları kabul edilir. Kadınefendilerin bu dairelerde yaşadıkları, sultandan çok Valide sultana yakın oldukları sanılmaktadır. Boyutları ve süslemeleri kısmen farklılık gösteren bu üç özel dairenin plan şemaları birbirine benzer. Kırkmerdiven kapısının yanında yer alan ilk daire, diğerlerinden daha büyük ve kubbeli oluşuyla dikkati çeker. Dairelerin üst katlarında şirvan denilen yarım asma katlar bulunur.

Cariye Koğuşları

Kadınefendi ve Valide Sultan Daireleri’ni taşıyan payeli alt yapının oluşturduğu bölümde Cariye Koğuşları bulunur. Cariyeler burada en alt katta başladıkları Harem yaşantısına, kabiliyetleri ve talihleri oranında üst katlarda ve üst düzeyde devam edebilir veya hizmet yılları olan 8 yılı doldurduktan sonra çırağ edilirlerdi. Bu koğuşlar çift kat ahşap şirvanları, aydınlık mekanları, tuvaletleri, apdest alma yerleri ile Harem’de cariyelerin en kalabalık olduğu 17. yy.daki yaşama cevap verecek şekilde yapılandırılmış mekanlardır.

Hastahane

Hastahane veya Cariyeler Avlusu denilen taşlık çevresinde iki katlı şirvanlı kargir cariye koğuşu, hamam, çamaşırhane, hasta koğuşu, hasta mutfağı ve ölülerin yıkandığı gasilhane ile ölen cariyelerin cenazelerinin çıkarıldığı Meyyit Kapısı bulunur.

VALİDE TAŞLIĞI

Yüzyıllar boyunca Hanedan ve Harem halkının yaşadığı yapılar topluluğunun çekirdeğini Valide Sultan Taşlığı oluşturmuştur. Bu taşlığın bir kanadını oluşturan altınyol ve ona bitişik bazı yapıların Harem’in, 15 ve 16. yy. ilk yarısından kalan binaları olduğu kabul edilir. Bu yer 16. yy. sonunda Valide Sultan Dairesi ve hamamların inşaatıyla bir iç avlu hüviyeti kazanmıştır.

Türk evinin orta sofasında “Hayat” taşlığı karakterindeki Valide Taşlığı Avlusu, türünün Osmanlı mimarisindeki en önemli örneğidir. Bu anlamda Osmanlı hanedanı ve Haremi’nin merkez mekanı olan taşlık üst düzey harem kadınları kadrosunu çevresinde topluyordu.

Valide Sultan Dairesi

III. Murad’ın (1574-1599) 1580’ler de Harem’de yaptırdığı yenilenme ve genişleme faaliyetlerinin en önemli yapılarından birisi bu dairedir. Türklerin aile yapısında anneye verilen önem ve değer, Saray hareminde padişahın baş kadını yerine Valide Sultan’ın ön plana geçmesine yol açmış ve Valide Sultanlar, haremin gerçek lideri olmuşlardır.

Valide Sultan Dairesi Sofası

Günümüze gelen dairenin, ilk şekliyle III. Murad’ın annesi Nurbanu Sultan için yaptırıldığı bilinmektedir. Valide Sultan Dairesi de hamamı, tuvaleti ve yaşam odalarıyla bir bütün oluşturur. Eski giriş holünün solunda alt ve üst katlarla bağlantıyı sağlayan bir merdiven, sağında ise bir bekleme yeri vardır. Bu merdivenler altta Cariye Koğuşları’nın bulunduğu bölümlere ulaşılır. Üst kattaki Valide Sultan Dairesi ve hamam külhanının üzerinde bulunan 5 oda da ise Valide Sultan’ın eşyaları ile üst düzey kahya kadınların yaşadığı söylenebilir. Valide Sultan Holü’nün tam karşısındaki kapıdan Valide Sultan Sofası’na girilir. Harem’in kadınlar kısmına ait en büyük mekan olan bu bölüm kubbelidir.

Bu görkemli mekanın sol tarafında ki kapıdan Valide Sultan’ın özel yaşamına ilişkin makamına, oturma ve yatma yerine geçilir. Tek kat seviyesindeki bu odanın bir baldakeni andıran özgün ahşap taksimatı, Valide Sultan’ın haremdeki saltanatını ve gücünü sembolize eder. Bu bölümden, parmaklıklı bir pencere düzeniyle görsel olarak ilişki kurulan Valide Sultan’ın ibadet mekanına kemerli bir geçiş yeri ile ulaşılır. Valide Sultan Dairesi sofasının diğer bir kapısından ise çinili ve ocaklı bir mekana geçilir. Bu oda ve önündeki sahanlık aynı zamanda Valide Sultan Dairesi’ndeki cariyeler ve kadınefendiler kısmına geçişi de sağlar.

Valide Sultan Dairesi’nin antresinden bir koridorla Valide Hamamı’na geçilir. Bu hamam Hünkar Hamamları ile birlikte bir çifte hamam olarak planlanmıştır. Valide Sultan’ın kubbeli ana mekanının sağ tarafındaki bir kapıdan da hamamlar boyunca uzanan bir koridorla Hünkar Sofası’na geçilir.

Valide Sultan’ın saraydaki nüfuzunun sebebi Padişahların onlara verdiği değerden kaynaklanmaktadır. Öyle ki Sultan her sabah saygılarını sunmak ve günlük kararlarını bildirmek için Valide Sultan Dairesi’ne giderdi. Daha sonra Kızlar Ağası, vakıflar ve validenin işleri hakkında bilgi vermek için gelmekteydi. Yemekten sonra dansçı ve şarkıcı cariyelerle eğlenen, okuyucu kalfa tarafından okuduğu Kur’an-ı Kerim veya tarih kitabını dinleyen Valide Sultan’ı gözdelerin de burada ziyaret ettikleri kaydedilmektedir.

IV.MABEYN TAŞLIĞI PADİŞAH VE ŞEHZADE DAİRELERİ

Fatih döneminde (1451-1481) yapılmış olan altınyol’un Haseki Dairesi (Sultana Sarayı) ile I. Selim Kulesi arasında bulunan kısmının önünde yer alır. Bu bölüm Harem’in, Selamlığa, yani Has Oda ve bazı köşklerin bulunduğu Sofa-i Hümâyun adı verilen dördüncü yerine en yakın kısmıdır ve direkt bağlantılıdır.

Mabeyn Taşlığı’nın diğer avlulardan farklı olarak önü açıktır. Üç tarafında çeşitli yapılar çevirir. Valide Sultan Taşlığı yönünde, Cinlerin Meşveret Yeri denilen revak bulunur. Bu revağın üst katı Şehzadegân Dairesi’dir. Aynı istikamette, taşlığın üzerinde Çifte Kasırlar yer alır. Avlu zamanla asma bahçe biçiminde genişletilmiştir.

Başlangıçtan itibaren bu taşlığın etrafı çok fazla doldurulmamış ve şehzadelerin kontrollü yaşamına ayrılmıştır. Burası I. Abdülhamid’in (1774-1789) altınyol ve I. Selim Kulesi üzerine Gözdeler Dairesi’ni yaptırmasıyla kadınlara da açılmıştır. Padişahlar, özel dairelerini, hamam ve Valide Sultan Taşlığı’nın Haliç cephesi çevresinde yaptırmışlardır. Sultanların bazen selamlık bazen harem yaşantılarını sürdürdükleri bu bölgedeki yapıların Mabeyn Taşlığı’na bağlantıları Cinlerin Meşveret Yeri adı verilen revakla sağlanmıştır. Burada ayrıca Çifte Kasırlar adı verilen şehzadelerin yaşamasına ayrılan mekanlar bulunmaktadır.

16. ve 17. yüzyıllardaki yapılaşma III. Murad Has Odası, Çifte Hamam, Hünkar Sofası, I. Ahmed Odası, Ocaklı Sofa, Çeşmeli Sofa ve III. Ahmed Odası’ndan oluşur. Bu yapılar mimari özellikleri ve süsleme üsluplarıyla klasik Osmanlı zevkini yansıtırlar.

I. Mahmud (1730-1754) döneminden itibaren yapılan binalar kendi aralarında üslup açısından bir bütünlük gösterirler. Hamamın kullanılabilmesi için Hünkar Sofası ve hamam koridorunun ön kısmında yapılmışlardır. Valide Sultan Dairesi’nin hamam koridoruna bakan kapısı ve Ocaklı Sofa’nın kapısı kapanınca bütün bu köşk ve odalar kadınların giremediği bir selamlık alanı haline dönüşebilecek şekilde düzenlenmiştir.

Hünkar Sofası

III. Murad Has Odası’yla hamamlar arasında yer alan Hünkar Sofası ölçüleriyle Harem’in en büyük mekanıdır. İlk biçimiyle inşaatı III. Murad Has Odası’ndan sonra, 1580-90 yılları arasında yapıldığı yazılı kaynaklardan ve panoramik resimlerden anlaşılır.

Harem’in müzikli eğlenceleri, toplantıları, bayramlaşma ve diğer törenlerinin yapıldığı bu büyük sofada, harem halkının padişahların tahta çıkışı ve bunu izleyen günlerde Eyüp’teki türbelerde yapılan kılıç kuşanma törenlerinden sonra, bağlılık ve tebriklerini sundukları bilinir. Padişahın kız veya erkek çocuklarının dünyaya gelişi ve hanım sultan denilen padişah kızlarının nişanlanmaları, evlenmeleri dolayısıyla yapılan eğlenceler de bu salonda gerçekleşmiştir.

Yapı bugünkü durumuyla yüzyıllar boyunca geçirdiği onarım veya değişiklikleri sergiler. Sofa 1665 yangınından sonra da önemli bir onarım görmüştür. Günümüze III. Osman dönemindeki (1754-1757) yenilenmeyle elde edilen, rokoko ağırlıklı bir süsleme zevkini yansıtacak şekilde ulaşmıştır. Salonun giriş kapısındaki kitabede de III. Osman’ın adı vardır. Duvarlar altın yaldız ve boyalı ahşap kaplamalar ve mavi beyaz Avrupa çinileriyle (Delf) kaplanmış, duvarlara çeşmeler yapılmıştır.

Harem’deki çeşitli eğlencelere sahne olan bu mekanın, değişik dönemlerden gelen farklı üsluptaki süslemeleri, yüzyıllar boyunca değişen beğenilerin bir araya geldiği etkileyici bir ortam yaratmıştır.

III. Murad Has Odası

Harem’de tabii zeminin bittiği noktadan sonra yapılan bu büyük köşk, payeli bir strüktür üzerine yerleştirilmiştir. Harem’in olduğu kadar Osmanlı mimarisinin de en önemli yapılarından birisi olan III. Murad Has Odası, Sultanın isteği üzerine 1578 yılında devrin baş mimarı olan Mimar Sinan tarafından tasarlanmış ve inşa edilmiştir.

Mimar Sinan yapının anlamına ve formuna uygun bir işlev ve dekor dengesini alt katta payeler arasına yerleştirdiği klasik görünüşlü havuzda da sürdürmüştür. Bu fıskiyeli havuz taşlık boyunca uzanan büyük havuzla bağlantılıdır. Çifte Hamam

Valide Sultan ve padişah için çifte hamam olarak inşa edilen bu hamamların III. Murad Has Odası’nın yapımından sonra, 1580’lerde inşa edildiği anlaşılır. Bu hamamlar benzerleri Osmanlı mimarisinde de görülen, çifte hamam tarzında inşa edilmiştir.

İslam dininin apdest alma ve yıkanma konusundaki zorunlulukları hamamların önemini arttırır. Valide Sultan Dairesi ve Hünkar Sofası arasındaki konumlarıyla Hünkar Hamamları geleneksel saray hamamlarındaki yıkanma ve eğlence işlevlerine paralellik gösterir. Sultanla beraber olacak gözdenin Hazinedar Usta’nın denetiminde Valide Hamamları’nda törenle yıkanması, kına yakılması, kokular sürülüp süslenmesi ve giydirilmesi, doğumdan sonra çocukların kırk hamamının aynı hamamlarda yapılması ve tüm bu yoğun tören ortamına hamamın yanındaki Hünkar Sofası’nın da katılması, hamamların Harem yaşamındaki önemini kanıtlar.

Roma hamamlarında da görülen hypokaust sistemi Hünkar ve Valide Hamamları’nın mermer tabanı altında olduğu gibi Hünkar Sofası altında da devam ederek bu yapıların ortak ısıtma düzenini oluşturur.

I. Ahmed Odası

Sultan I. Ahmed’de (1603-1617) Harem’de kendi adıyla anılacak bir oda, yani Has Oda inşa ettirmek istemiş, ancak topografik koşullar, yoğun yapılaşma ve inşaat alanının sınırlı olması nedeniyle Oda, Sultan III. Murad Has Odası’nın önüne yapılmıştır. Payeler üstünde yükseltilerek inşa edilen bu küçük ve kubbeli odanın kitabelerinden 1608 yılında yapıldığı anlaşılır. Odanın sedefli dolap kapakları, nişleri, şiirlerle dolu mermer ve çini kaplamaları Sultan I. Ahmed’in okumaya ve kitaba meraklı kişiliğini yansıtır.

III. Ahmed Odası

Sultan III. Ahmed’in (1703-1730) Saray Haremi’ndeki bu küçük odası, Hünkar Sofası ile I. Ahmed Odası arasındaki alanda yer alır. Her iki mekandan da odaya giriş vardır.

Tam bir eğlence dönemi olan bu yıllar, çiçek özellikle lale merakı yüzünden, Osmanlı tarihinde Lale Devri olarak adlandırılmıştır. III. Ahmed dönemi, Osmanlı süsleme sanatlarındaki yeni bir üslubun en parlak devriydi. Bu yeni natüralist sayılabilecek tarzdaki üslub, kalemişi, alçı veya mermer kabartma olarak dönemin tüm mimari eserlerine yansıtılmıştır. Sultan’ın saray hareminde yaptırdığı bu odasının duvarları da baştan aşağı yan yana sıralanan çiçek dolu vazolar veya meyve dolu tabaklarla donatılmıştır.

Duvarlarındaki çiçek ve meyva dolu tabaklarından ötürü odaya Yemiş Odası, bazen de Yemek Odası adı verilmiştir. Devrin yeni süsleme zevkini yansıtan bu odada, ünlü ve yetenekli bir hattat olan Sultan III. Ahmed, seçkin hat çalışmalarını yapmış olabilir.

Çifte Kasırlar

III. Murad Has Odası’nın girişinin Mabeyn Taşlığı tarafında çıkma yapacak şekilde inşa edilen bu kasırlar iç içe iki odadan oluşur. Dıştan çini kaplı ve sürekliliği olan bir saçakla çevrelenmiş olması eş zamanlı bir inşaat izlenimi verir. Ancak, bu kasırların iç dekorasyonu farklı dönemlerde inşa edilmiş olduğunu gösterir. Yetişkin şehzadelerin Harem’in kadınlar kısmından ayrı ve mabeyn tarafında yaşamaları gerekiyordu. 17. yy. başından itibaren sancaklara gönderilmeyen şehzadeler maiyetlerindeki Kara Ağalar, kalfa kadınlar ve cariyelerle Harem içinde yaşamaya mecbur ediliyordu.

Cinlerin Meşveret Yeri adı verilen revak üzerinde ve Mabeyn Taşlığı’na çıkma yapacak şekilde inşa edilen ilk oda, muhtemelen 16.yy. sonu veya 17.yy. başlarında III. Mehmed (1596-1603) tarafından bir Has Oda olarak yaptırılmış olmalıdır.

Kubbeli kasrın sol tarafında yer alan kapıdan geçilerek girilen diğer oda büyük olasılıkla IV. Mehmed (1648-1687) tarafından yaptırılmıştır. Her iki odaya da zaman içinde ara katlar; renkli ahşap şirvanlar yapılarak ilginç bir iç mimari kompozisyon yaratılmıştır. Yapılan restorasyon çalışmaları sırasında Şehzâdegân Dairesi de denilen bu odaların özgün şeklini ortaya çıkartmak için ahşap kısımlar kaldırılmıştır.

Altın Yol

Harem’in en uzun, eski ve önemli geçidi olan Altınyol, Harem’i Enderûn Avlusu’ndan ayıran duvar boyunca uzanan tonozlu bir yoldur. 19. yy.’da bu ismi almadan önce Uzun Yol, Rah-ı Padişahî, Sokak-ı Hazret-i Padişahî, olarak adlandırılan bu koridorun, genellikle Sultanların Harem’deki dairelere kestirme olarak ulaşmak amacıyla kullandıkları anlaşılır.

Günümüzde duvarları sıvalı, sade ve taş döşeli olan bu yolun, Altınyol adını almasının nedeni, özel günlerde Sultanın bu yoldan geçerken koridora dizili harem halkına altın para serpmesinden kaynaklanır. Altınyol, Fatih (1451-1481) dönemi Hareminin ilk yapısı olması ve sonraki yapılaşmanın bu koridor çevresinde gelişmesi açısından işlevsel ve tarihi bir öneme sahiptir.

Topkapı Resimler



Resimler Devam Edicekdir
topkapisarayi.gov.tr ye Teşekkürler.

Bir Turistin Objektifinden İstanbul



View of Sultanahmet Camii from Gate of Topkapi Palace


Sultanahmet Camii, during Ramazan


Another Camii, in Pera, from above


Early prototype of the IBM 2311 Disk Drive


Roman Water Supply, the Basilica Cistern


Teas at the Egyptian Spice Market


Another bed in our Suite


The Ayasofia out our window


The Four Seasons, formerly the Midnight Express Prison, also out our window


Bobi and friend, at Bobi’s Amphora Hotel

İstanbul Kapalıçarşı Turizm Tanıtım


İstanbul’da, büyük camilerin çoğunun çevresinde, medrese, imaret gibi yapılarla birlikte muntazam çarşılar da inşa edildiği bilinmektedir. Cami külliyelerine dahil olan ve ‘arasta’ diye adlandırılan bu çarşıların bir kısmı Osmanlı’nın son dönemlerinde, önemli bir kısmı da İstanbul’daki Cumhuriyet sonrası altyapı çalışmalarında yıkılmıştır.

Bugün, bu çarşılardan, eski özelliğini de bir ölçüde koruyarak faaliyetine devam eden Eminönü’nde Yeni Cami bitişiğindeki Mısır Çarşısı, Sultan Ahmet Camii’nin kıble tarafındaki Arasta ya da Sipahi Çarşısı ve Bayazıt Camii’nin yanındaki Sahaflar Çarşısı kalmıştır. Laleli Camii’nin altında da, vaktiyle çarşı olarak inşa edilmemiş olmasına rağmen bugün eski doğu bloku ülkelerinden gelen turistlere giyecek satan dükkanların yeraldığı bir çarşı bulunmaktadır.

İstanbul’un tarihi çarşıları içinde en büyüğü ve en ünlüsü ise, Nuruosmaniye ile Bayazıt Camileri arasındaki geniş alana kurulmuş olan Kapalıçarşı’dır.

KAPALIÇARŞI

İstanbul’un en eski çarşılarından biri olan Kapalıçarşı, Nuruosmaniye ile Bayazıt Camileri arasındaki geniş alana kurulmuştur.

Çarşının nüvesi, Fatih Sultan Mehmet tarafından fetihten hemen sonra Ayasofya Camii’ne gelir sağlamak amacıyla inşa edilmiş olan 2 taş bedestendir. Daha sonra yapılan ilavelerle genişleyen Kapalıçarşı’nın Fatih tarafından kurulan iki bedesteni, Cevahir ve Sandal Bedesteni olarak bilinir. Kapalıçarşı da, İstanbul’daki bir çok tarihi yapı gibi, zaman zaman İstanbul’un büyük yangınlarında ve depremlerde hasar görmüş ve defalarca onarılmıştır.Kapalıçarşı, 30,7 hektarlık bir alanı kaplamakta ve 61 sokaktan oluşmaktadır.

Yaklaşık 1500 metrekarelik bir alana kurulu olun İç bedesten ile 1300 metrekarelik bir yer kaplayan Sandal Bedesteni çarşının yarı müstakil bölümleridir. Çarşının çevresi, yine çarşının birer parçasını oluşturan hanlarla çevrilidir.

Binlerce dükkanın bulunduğu Kapalıçarşı içindeki 61 sokak ve caddenin çoğu, Fesçiler, Serpuşçular, Tuğcular, Feraceciler, Perdahçılar, Terlikçiler, Kuyumcular, Aynacılar, Kalpakçılar gibi, mesleklere göre isimlendirilmiştir.

Bugün de geçmişteki canlılığını koruyan Kapalıçarşı, İstanbul’a gelen ünlü ve ünsüz bir çok yabancının ilgi odağı olmuştur. Batılı yazarlar, seyahatname ve anılarında Kapalıçarşı’ya geniş yer ayırmışlardır.

Kapalıçarşı, aslında tek başına bir kente bedeldir. Bir yandan yayıldığı muazzam alan, bir yandan içindeki dükkanların sayısı ve çeşitliliği ile dünyanın önde gelen merkezlerinden biridir. Doğal olarak bu görkemine bir de tarihsel önemini ekleyecek olsak, sanırız Kapalıçarşı’nın konumunu bir nebze de olsa özetleyebiliriz. Kapalıçarşı aynı zamanda dünyanın en büyük kuyum çarşısıdır. Dünyada bir eşi daha bulunmayan el emeği ve göz nuru kuyumlar, çevresindeki hanlarda şekillenir ve Çarşı’nın vitrinlerinde ziyaretçilerini bekler.
Bir dönem göz kamaştıran müzayedelerin yapıldığı Büyük Bedesten ile yanı başındaki Sandal Bedesteni, bugünlerde Halıcıların mekanı olmuştur. Sandal Bedesteni’nin hemen gerisinde ise “Bitpazarı” olarak da anılan 2. el ev eşyalarının satıldığı dükkanların sıralandığı galeri yer alır.

Kapalıçarşı’da 3 bin 600 işyeri var. Toplam 30 bin kişi çalışıyor. Turizm sezonunda günlük ziyaretçi sayısı 250 bin-400 bin arasında değişiyor.

… Ve, Türkiye ekonomisine bile adını verdiği, serbest piyasanın kalbinin attığı döviz piyasası yine Kapalıçarşı’da doğmuş ve adı ile özdeşleşmiştir.

istanbul turizm en güzel yerleri






İstanbul Genel Bilgiler


Yüzölçümü: 5.712 km²

Nüfus: 10.018.735 (2000)

İl Trafik No: 34

“Orada, Tanrı ve insan, doğa ve sanat hep birlikte, yeryüzünde öylesine mükemmel bir yer yarattılar ki, görülmeğe değer.” Bir koluyla Asya’ya, diğeriyle Avrupa’ya uzanarak iki kıtayı da kucaklayan kenti Lamartine böyle tanımlıyor.

Başkentler başkenti olarak bilinen, önce Roma, ardından Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu ve kıtalara hükmederek büyük barış coğrafyaları yaratmış, Osmanlı İmpatatorluğuna başkentlik yapan İstanbul, geçmişin ihtişamını gururla korurken modern bir geleceğe doğru ilerlemektedir. İstanbul’daki çeşitlilik ziyaretçileri gerçekten büyülemektedir. Müzeleri, kiliseleri, sarayları, camileri, pazar yerleri ve doğal güzellikleri bitmez tükenmez nüanslar sunmaktadır. Boğazın kıyısında şöyle bir arkanıza yaslandığınızda, grupta kızaran renklerin karşı sahildeki evlerin pencerelerine yansımasını seyrederek, yüzyıllar öncesinde, insanların bu olağanüstü yeri neden seçtiklerini birden anlar ve İstanbul’un “dünyanın merkezindeki” şehir olduğunu hissedersiniz.

Şehrin en güzel anıtları, Haliç-Marmara Denizi-Surlar arasında kalan yarımadada yer alır. Kentin tepelerinden yükselen 500’ü aşkın caminin sulieti başdöndürücü bir atmosfer yaratır. İnsan kendini geçmiş zamanla bugün arasında bir rüyada gibi hisseder! Altı minaresiyle İstanbul’un sembolü haline gelen, dekorasyonunda kullanılan mavi çiniler nedeni ile “Mavi Cami” diye anılan Sultanahmet Camii’ni mutlaka görmelisiniz. Karşısında, İmparator Justinien zamanında kilise olarak inşa edilmiş olan ünlü Ayasofya Müzesi yer alır; mimari hünerler örneği olan bu yapı, Hz. İsa’yı, Hz. Meryem’i ve imparatorları tasvir eden nefis mozaik panolarla bezenmiştir. Bir başka tepeden bu iki muhteşem abideyi seyreden Süleymaniye Cami ise Osmanlı mimarlık sanatının zirvesidir. Kanuni Sultan Süleyman’ın isteği üzerine Mimar Sinan tarafından inşa edilmiştir.

Marmara’ya ve Boğaz’a hakim bir tepe üzerinde, 400 yıl boyunca Osmanlı sultanlarına konutluk ve siyasi merkezlik etmiş olan Topkapı Sarayı yer alır. Topkapı’da Çin Porselenleri koleksiyonunu, altın işlemeli ve değerli taşlarla süslü tahtları, sultan kostümlerini, masallardakileri andıran mücevherleri, nadir elyazması kitapları, yüzyıllarca merak uyandırmış olan harem salonlarını görebilirsiniz.

Ayasofya ile Sultanahmet Cami arasında araba yarışlarının yapıldığı Bizans Devrinin ünlü Hipodromu ve bu Hipodromun orta yerinde, bu dönemden kalma üç dikilitaş bulunur.

Yerebatan Sarayı Bizans döneminde yapılmış en önemli su sarnıçlarından biridir. En güzel Bizans devri eserlerinden biri sayılan Kariye Müzesi mozaik ve fresklerle süslü orijinal dekorunu muhafaza etmektedir. İstanbul’da görmeden edemeyeceğiniz bir başka mekan da Eyüp Camiidir. Burası, Eyüp Sultan’ı ziyaret edip manevi haz arayanlara güvercin sesleriyle her an cıvıl cıvıl bir ortam sunar.

İstanbul tarihsel yapıların yeniyle buluştuğu, yenilendiği bir şehirdir aynı zamanda. Kapalıçarşı labirentvari yapısıyla geçmişin hülyalı günlerinin izlerini taşımakta ısrar ederken bir yandan da modern dünyanın yepyeni ürünlerini serer önünüze; büyüleyici mücevherler, bakır eşyalar, halılar, çeşit çeşit deri ve süet giyim… Cazibesine kapılınca en ufak bir yorgunluk duymadan saatlerce dolaşabilirsiniz bu çarşıda.

Boğaz’da bir vapur gezisi, unutulmaz anılarınız arasına girecektir. Boğaz’ın iki yakasında sıralanan her birinden ayrı bir sevda masalının sulara yansıdığı asude ve emsalsiz yalılar, 20. yüzyılda yapılan lüks villalar, Dolmabahçe, Göksu ve Beylerbeyi Sarayları, Rumeli ve Anadolu Hisarları, balıkçı köylerinden kalma izler, lokantalar, çay bahçeleri, parklar, gece kulüpleri sizi büyüleyebilir. Aynı günde Karadeniz’in vahşi sahillerinde denize girip ardından Marmara’nın sakin kıyılarında bir çay bahçesinde bir fincan kahvenizi yudumlarken belki de tarihe geçecek anılarınızı kaleme alabilirsiniz.

Eşsiz tarihi ve kültürel geçmişi ve sayısız cazibesine ilave olarak modern oteller, istisnai lokantalar, gece kulüpleri, kabareler, tarihi çarşılar ve dükkanlar İstanbul’u konferans ve kongreler için dört dörtlük bir mekan yapmaktadır.

İlçeler

Adalar, Bakırköy, Beşiktaş, Beykoz, Beyoğlu, Eminönü, Eyüb, Fatih, Gazi Osman Paşa, Kadıköy, Kâğıthane, Kartal, Küçükçekmece, Pendik, Sarıyer, Şişli, Ümraniye, Üsküdar, Zeytinburnu, Büyükçekmece, Çatalca, Silivri, Şile, Avcılar, Bağcılar, Bahçelievler, Bayrampaşa, Esenler, Güngören, Maltepe, Sultanbeyli, Tuzla.

Önemli Semtler

Boğaz: Avrupa ve Asya’yı ayıran Boğaz’da Karadeniz’e doğru geleneksel ve unutulmaz bir deniz gezisi yapmadan İstanbul ziyareti tamamlanmış sayılamaz. Büyük bir ihtişam ve saf bir güzellik yansıtan kıyıları geçmiş ve günümüzün karmasıdır. Yalıların yanında modern oteller, taştan hisarların yanı başında rustik saraylar ve küçük balıkçı köylerinin hatırasını taşıyan semtlerde şık yapılar… Boğaz’ı görmenin en iyi yolu kıyılarında zig zag çizen yolcu vapurlarından birine binmektir. Eminönü’nden başlayan gezi sanki bir bayramda akraba ziyaret ediyormuş gibi sırayla Boğazın Asya ve Avrupa kıyılarına uğranarak devam eder. Gezi, aşağı yukarı 6 saat sürmektedir. Eğer gezi özel bir biçimde gerçekleştirilmek istenirse, bu konuda gece veya gündüz kısa düzenlemeler yapan ihtisaslaşmış acentalara başvurulabilinir.

Haliç: Uzun ve dar, boynuz biçimindeki Haliç İstanbul’un Avrupa tarafını bölmektedir. Dünyanın en tabii limanlarından biri olduğundan Bizans ve Osmanlı donanmaları ve ticari gemicilikle ilgilenenler burada toplanmışlardır. Gurup vakti suyun altın rengini aldığı bu yerin kıyıları bugün hoş parklarla ve yürüme alanlarıyla çevrilidir. Haliç’in ortasına doğru gidildiğinde yer alan Fener ve Balat semtlerinde, Bizans ve Osmanlı döneminden kalma ahşap evler, kiliseler ve sinagoglarla dolu sokaklar bulunmaktadır. Ortodoks Patriği de burada oturmaktadır. Biraz yukarıdaki Eyüp, Osmanlı mimarisinde oymacılığın yansıdığı bir yerdir.

Tepelerin yamaçlarını yer yer koyu selvilerin bulunduğu mezarlıklar kaplamaktadır. Dualarının kabul göreceğine inananlar buradaki Eyüp Türbesini ziyaret ederler. Bu tarafa bakan tepedeki Pierre Loti Kahvesi manzaranın keyfine varmak için mükemmel bir mekandır.

Beyoğlu Ve Taksim: Beyoğlu yapıldığı devrin özelliklerini koruyan, 100 yıl evvelki Avrupa tesirli mimari mirasıyla görülmeye değer bir semttir. Avrupa’nın ikinci eski metrosu Tünel halen en kısa metro unvanını korumaktadır. Metro ile kulesi bir sembol haline gelen Galata bölgesine geçmek mümkündür. Tünelin üst ucu Istiklal Caddesinin başlangıcıdır. Eski tramvayların tekrar servise konulduğu, yalnız yayalara açık cadde, Cumhuriyet devrinde konsolosluklara tahsis edilen eski elçilik binaları ile çevrilidir. Tünelin üst kısmında, İstiklal Caddesinin başlangıcındaki Divan Edebiyati Müzesi (Mevlevi Tekkesi – 18. yy. eseri) güzel bir yapıdır. Caddenin iki yanında birbirinden meşhur mekanlar vardır. Bir yanda Galatasaray Lisesi, karşı sırada rengarek, otantik restoranları ve Balık Pazarını içine alan Çiçek Pasajı… Sonra cadde boyunca sinemalar, tiyatro, kafe, lokanta ve eğlence yerleri… Taksim meydanına ulaşan cadde eski parlak, hareketli, daima kalabalık gün ve gecelerine yeniden kavuşmuştur.

Türk’ün Kurtuluş Savaşını, Atatürk ve arkadaşlarını sembolize eden, göz okşayan abide Taksim meydanını süslemektedir. Yeni metronun ana terminali meydanın altında, Atatürk Kültür Merkezi de kuzeyde yer almaktadir. Beş yıldızlı Hyatt ve Intercontinental Otelleri Taksim Parkındadır, Istanbul Hilton Oteli de buradadır. Sınıfında Türkiye’de yapılan ilk otel olan Hilton (1955) halen en meşhur ve en iyi olma özelliğini korumaktadır. Radyo Evi, türünün en zenginlerinden olan Istanbul Askeri Müzesi, Lütfü Kırdar Kongre Sarayı, Açık Hava Tiyatrosu da bu civardadır.

Sultanahmet: Tarihi yarımadanın batı ucunda yer alan semtte farklı İmparatorlukların önemli dini, idari ve sivil yapıları yer almaktadır. Tarihi Sultanahmet meydanının etrafı Ayasofya, Haseki Hürrem Hamamı, Sultanahmet Camii, Hippodrome, Dikilitaşla gibi tarihi eserlerle çevrilidir.

Ortaköy: Boğazın en güzel yerine tahtlanan, zamanında padişahların sayfiye yeri olan Ortaköy Osmanlı Dönemi’nden beri ilgi çeken bir yerleşim merkezidir. Bugün Çırağan Sarayı, Kabataş Erkek Lisesi, Feriye, Princess Oteli, ve cami kilise ve sinagog üçgeninde yer alan Ortaköy, çarşısı ve içindeki seyyar “entel pazarı”, hediyelik eşya dükkanları, kafeleri, barları ve restoranlarıyla İstanbulun önemli eğlence ve alışveriş merkezlerinden birisidir.

 

Sarıyer: Tarabya’dan sonraki virajdan Boğaziçi’nin Karadeniz’e kavuşması ilk defa görünür. Buradan Sarıyer semti içlerine kadar elçiliklere ve şahıslara ait eski yazlıklar ve balık lokantaları sıralıdır. Büyükdere’den ayrılan dar bir yol orman içlerini aşarak, bentleri geçerek Karadeniz sahillerine, meşhur Kilyos plajlarına ulaşır.

Sarıyer ve sonraki Rumeli Kavaği vapur seferleri ile Boğazı gezenlerin Avrupa yakasındaki son iskeleleridir. Balık lokantaları ile şöhretli her iki komşu semt ve karşı kıyıda bulunan Anadolu Kavağı tatil günleri çok kalabalık olur.

Boğaziçi bu yerleşimleri geçtikten sonra sadece yeşil koruluklarla örtülü yamaçlara sahiptir. Her iki kıyıda son yerleşimler Karadeniz’e komşu Anadolu ve Rumeli Fenerleri ile balıkçı köyleridir.

Üsküdar: Üsküdar, Kız Kulesi ile bütünleşen bir semttir. Karşıya, Avrupa’ya geçişin iskelesidir. Meydandaki 16. yüzyıl camileri, ortadaki abidevi çeşme, sahildeki minyatür Şemsi Paşa Cami ve Medresesi Türk sanatının güzel örnekleridir. Tarihi Karacaahmet Mezarlığı ve daha ilerideki büyük ve küçük Çamlıca tepeleri Üsküdarın sırtlarında bulunur. Tepeler çamlıklarla örtülü olup, Adaların ve Boğazın kuş bakışı manzaralarına hakimdir.

Kadıköy: Marmara sahillerindeki güzel Kadıköy’de tarihi yapı bulunmaz. Istanbul’un son yüzyılda hızla gelişen semtlerinden biridir. Antik Kahlkedon yerleşim biriminde sonraları bir çok manastır inşaa edilmişti. M.S. 5. yüzyıl Hıristiyanlık dünyası önemli konsül toplantıları burada yapılmıştı. Eski bahçeli malikanelerin çok azı zamanımıza gelebilmiştir. Yat Kulüpleri, marinalar, geniş caddeler, Kadıköy sahilleri boyu uzanır.

Fenerbahçe güzel bir gezinti yeridir. Meşhur Bağdat Caddesi de alışveriş imkanları ile ünlüdür. 1908 yılında tamamlanan Prusya mimari üslubundaki Haydarpaşa Tren İstasyonu, Üsküdar çıkışındadır. İstasyon Bağdat demiryolunun ilk (veya son) duraği idi. Yandaki yamaçta Kırım Savaşında hayatlarını kaybeden Ingiliz ve Fransız askerlerinin mezarları ve abideleri, büyük askeri hastanenin yanında bulunmaktadır.<br><br>Ticari liman tesisleri arkasındaki tepelere yerleşmiş iki büyük bina vardır. Saat kuleli olan eski Haydarpaşa Lisesi, şimdi üniversitedir. Diğeri, büyük ve 4 kuleli olan Selimiye Kışlasıdır (19. yy). Kırım Savaşı sırasında buradaki yaralılara hemşirelik yapan Florence Nightingale anısına kaldığı oda o günlerdeki gibi korunmaktadır.

Şile: Üsküdar’dan 50 km. mesafedeki şirin ve güzel turistik kasaba Karadeniz sahillerindedir. Kısmen tamamlanmış otoyolu ve sonrası ormanları aşan viraj yol ile geniş ve meşhur Şile plajlarına ulaşılır. Balıkçı barınaği, Ceneviz kale kalıntısı ve şöhretli feneri görülmeye değer yerlerdir. Batıda plajlar, kasabanın doğusunda da bir sıra küçük kumsal koy uzanır. Yaz aylan hareketli ve kalabalık geçer, bol sayıda pansiyon ve oteller mevcuttur.

Adalar: Prens Adaları adı ile de bilinen Istanbul Adaları, Marmara Denizinde, şehre bir saat kadar yakınlıkta 8 adadır. Haliç girişi ve Kabataş Iskelelerinden kalkan vapur veya deniz otobüsleri dört adaya muntazam seferler yaparlar.

Bizans devrinde manastırların kurulduğu Adalar, saray mensuplarına yazlık veya sürgün yeri olmuş; Heybeliada’da Bizans’ın son yapısı, Meryem Ana’ya ithaf edilmiş küçük kilise, Deniz Lisesi üst binası avlusunda bulunur.

19. yüzyıl başlarında servise giren buharlı vapurlar ile Adalar’a ulaşım kolaylaşmış, okullar ve oteller de inşa edilince nüfus artışı başlamıştır. Büyükçe olan, yan yana sıralı dört ada yazlık evler, villalar, çamlık korularla kaplı olup, plaj ve piknik yöreleri ile ünlüdürler. Mayıs ayından eylül sonuna kadar kalabalıklaşan Adalar diğer zamanlarda tenhadır. Yerleşim bölgelerinin iskelelere yakın çevrelerde, şehre bakan yönde geliştiği, tepeleri çamlıklarla örtülü ada yollarının tek vasıtası faytonlardır. Mevsim boyu, bilhassa tatil günlerinde koylar ve plajlar özel yat ve motorların, yelkenli teknelerin çekici duraklarıdır.

Her adada bulunan Yelken ve Su Sporlan kulüplerinin ilki ve meşhuru Burgaz Adasındadır. Hikaye yazarı Salt Faik Abasiyanık adada yaşamış, yaşadığı ev müzeye çevrilmiş ve uğrağı, gün batımı ile şöhretli Kalpazan Kaya mahalli meşhur bir kahve olmuştur.

Heybeli yönünde, şeklinden dolayı adlandırılmış, Kaşık Adası yer alır. Heybeli Ada’nın ikiz tepeleri arasında Deniz Lisesi üst binası bulunurken, öndeki diğer tepe üzerinde, çamlık içerisinde, Rum Ruhban Okulu ilk görülen büyük yapılardır. Ada iskelesi yanında Deniz Lisesi sahil boyu uzanır. Lokanta ve çayhaneler diğer yöndedir. Yerleşim alanlarının arka cephesinde çok güzel bir koy ile, Kaşık Adası’na bakan tarafta halk plajı ve Deniz Kulübü tesisleri ile arkasında meşhur Değirmen Burnu piknik alanı bulunur. Tepeleri çevreleyen yollarda, çamlar içerisinde güzel ve manzaralı yürüyüş güzergahlan adayı dolanır. Ada okullar ve sanatoryum tesislerinden dolayı kış aylannda da nispeten hareketlidir.

Takım Adaların en büyüğü ve meşhuru Büyük Ada’dır. Fayton turu ile etrafı iki saate yakın bir sürede dolaşabilirsiniz. Ancak bir saatte dolaşılan yarım tur daha enteresandır. Halk plajlarından Heybeli Ada yönündeki Yörük Plajı şahane bir koyda bulunmaktadir. Dil Burnu mesire alanı tercih edilen güzel bir yerdir. Iskele civarı kalabalık yerleşim bölgesinin aksine adanın güney tarafı ıssızdır. Buralardaki koylar teknelerin ziyaret yerleridir. Adanın üst sırtlarında harap halde bulunan 19. yüzyıl yapısı eski oteli, belki dünyadaki en büyük ahşap yapı, ihya edileceği zamanın özlemi ile ayakta durmaya çabalamaktadır. Büyük Ada iskele civarı lokantaları, çayhaneleri ve dükkanları ile renkli ve hareketlidir. Yaz aylarında servis veren dört oteli vardır. Güzel evler, bakımlı bahçeler eşsiz manzaralar adaları gezenlerde unutulmaz anlar bırakır. Sonraki Sedef Adası sakinlerinin dışında gelenlere plajı ile açıktır.

Çevresi

İstanbul’un dışından 25. km.de, Karadeniz’in Avrupa kıyısında Kilyos’un geniş kumsalları yaz aylarında İstanbulluları çekmektedir. Karadeniz’den içeride, Avrupa kıyısındaki Belgrad Ormanı İstanbul’un çevresindeki en geniş ormandır. İstanbullular, hafta sonlarında, gölgeliklerinde, mangallı aile piknikleri yapmak amacıyla arabalarıyla buraya giderler. Yöredeki 7 adet eski su deposu ve bazı doğal kaynaklar farklı bir atmosfer oluşturur. Osmanlı su kemerlerinden 16.’ncı yüzyılda Mimar Sinan tarafından yapılan Moğlova Su Kemeri en muhteşemidir. Golf Kulübü’nün üzerinden geçen yine Sinan’ın eseri 800 m. uzunluğundaki Sultan Süleyman Su Kemeri Türkiye’deki su kemerlerinin en uzunlarından biridir.

İstanbul’dan 25 km. uzaklıktaki Polonezköy, 19’uncu yüzyılda Polonyalı göçmenler tarafından Asya kıyısında kurulmuştur. Köy atmosferi içinde yürüyüşler, atlı gezintiler yapmak, buraya ilk gelenlerin yakınlarınca sunulan geleneksel Polonya yemeklerinden tatmak için Polonezköy, İstanbulluların uğrak yeridir. Üsküdar’a 70 km. uzaklıkta Karadeniz kıyısındaki Şile’nin kumsalları, restoranları ve otelleri burayı İstanbul’un en hoş tatil mekanlarından biri haline getirmektedir. Turistik açıdan popüler olan yöre, tanınmış Şile bezinin üretildiği yerdir.

Bayramoğlu – Darıca Kuş Cenneti ve Botanik Parkı İstanbul’un 38 km uzağında eşsiz bir dinlenme yeridir. Yaya yürüyüş yolları, restoranları ile bu devasa park dünyanın farklı bölgelerinden gelen kuş çeşitleri ve bitkilerle doludur.

Marmara Denizi’ndeki günlük seyirlerinden sonra yatçıların marinasına yanaşabildiği şirin Eskihisar balıkçı kasabası İstanbul’un güneydoğusundadır. Türkiye’nin 19’uncu yüzyıl büyük ressamı Osman Hamdi Bey’in kasabadaki evi müzeye dönüştürülmüştür. Eskihisar ve Gebze arasında yer alan Anibal’ın mezarı bir Bizans kalesi çevresindeki sitlerdendir.

İstanbul’dan 65 km. mesafedeki popüler tatil yeri Silivri’de birçok İstanbullunun yazlık evi bulunmaktadır. Burası harika restoranları, spor ve sağlık merkezleri ile büyük bir tatil yeridir. Konferans merkezi de iş – tatil karışımı faaliyetleri ve “kültür turizmi” için şehrin hızlı temposundan kaçan iş adamlarını çekmektedir. Tarifeli deniz otobüsü servisi İstanbul’u Silivri’ye bağlamaktadır.

Dokuz ada ile bezeli Marmara Denizi’ndeki adalar Bizanslı prenslerin sürgün yeriydi. Bugün artık varlıklı İstanbulluların yaz aylarında serin meltemlerine ve 19’uncu yüzyıl şık evlerine kaçtıkları mekanlardır. Adaların en büyüğü Büyükada’dır. Çam ağaçları arasında harika bir fayton gezisi yapabilir veya adanın çevresindeki sayısız küçük koylardan birinde denize girebilirsiniz!

Diğer popüler adalar Kınalı, Sedef, Burgaz ve Heybeliada’dır. Muntazam araba vapuru seferleri adaları her iki Avrupa ve Asya kıyılarına bağlamaktadır. Yazın Kabataş’tan hızlı deniz otobüsü servisi vardır.