GeziyoruZ

BİZİMLE GEZMEYE VAR MISINIZ??

Kırşehir’de Geleneksel El Sanatları ve Giyim

1) Halıcılık :
a) Kırşehir’de Halıcılık:
Kırşehir’de halıcılığın tarihinin XVII ve XVIII yy’a kadar uzandığı ve daha sonraki senelerde devam ettiği yazılı kaynaklara dayandırmak mümkündür. Bu yıllarda dokunan halılar özellikle “seccade” tipinde (110×170) ve Gördes düğüm tekniği ile dokunmuştur. Renklerinde genel olarak kırmızı,mavi,kahverengi,sarı,yeşil ve beyaz renkler hakimdir. Mevcut örneklerde kişi şaşırtmalı diziler çiçekler ve zikzak yaparak uzanan üçgene benzer motiflerle “gelin,ağlatan” desenin yer aldığı iki dar bordur arasında, çoğunlukla demet çiçekler, arapeli, leblebili su” örnekleri ile süslü,geniş bordür yer alır.

Halı zemini yan yana yerleştirilememiş ince dar kuşaklarla kuşatılır. Genellikle mihrabın bulunduğu bu bölümde, mihrabın altında ve üstünde dikdörtgen çerçeveler görülür. Günümüzde halkın “sandık” adını verdiği bu kısım birkaç parçaya ayrılır ”lale” laleye benzeyen ya da kelebeği andıran bitkisel desenlerle doldurulur. Bazı örneklerde yatık(s) şekilli ejder figürleri ile bezenir. Mihrabın içi çoğunlukla boş bırakılır veya lale vb… çiçeklerle süslenir.Mihrab iç yüzünün kenarları” küpe” şeklinde kuşaklarla kuşatılır. Mihrap tepeliğinin çevresinde ibrik motifleri bulunur. Mihrap üstü boşluğu ise sandık bölümündeki çiçeklere benzer motiflerle doldurulur.

Kırşehir halılarının XIX yy örnekleri küçük ayrılıklar dışında, teknik ve motif bakımından önceki dönemin halılarını andırır. Bu döneme ait örneklerde halıların dar kenarlarında “gelin ağlatan” motifi şaşırtmalı küçük çiçekler ve zikzak yaparak uzanan geometrik desenler bulunur. Geniş kenarlarında, günümüzde “deve tabanı” diye anılan örnekler “ladik gülü” deseni, kelebeye benzer çiçekler ve “damat çiçekleri” yer alır. Sandık bölümünde kelebeğe benzeyen çiçekler “arapeli” motifi, balığa benzer süslemeler “ ve hayvan figürleri” görülür. Ejderler erken dönemdeki gibi yatık (s ) şekilli kavisler çizerek işlenir. Köşelere ise çoğunlukla sinek figürleri işlenir.

Kırşehir halılarının geleneksel motifleri birinci dünya savaşı yıllarına kadar sürmüştür. Daha sonraki yıllarda pamuk iplik ve sentetik boya yaygınlaşmıştır. Başlangıçta yörede sadece seccade halısı dokunurken “ sedir halısı, yolluk halısı, oda halısı (kelle ) halı minder” tipleri ortaya çıkmıştır. Halıların genel şeması önceki dönemlerin karakterini taşımakla birlikte, mihrap üstü boşluğuna küçük çiçekler, ibrik motifleri ve günümüzde “kandilli su” diye anılan geometrik ve bitkisel desenlerin karışımı süslemeler işlenmeye başlanmıştır. Halı zemininde küçük bir göbek (top) yer alır. Bu arada “el-ayak” gibi sembolik motifler dikkati çeker. Bu motiflere “model” denilmektedir. Modeller genelde ezber yada daha önce dokunmuş bir halıya bakılarak çıkartılır.

Günümüz halıları ismini verdiğimiz 1950 yılından bu yana dokunan Kırşehir halıları oldukça şekil değiştirmiştir. Yaklaşık 1960 yıllarına kadar Kırşehir’in hemen her köyünde halı dokunduğu bilinmekteyse de bu gelenek günümüze Özbağ ve Kızılca köyü ile Karacaören, Dalakçı ve Gümüşkümbet köylerinde kısmen sürdürülmektedir.

Günümüzde dokunan halıların çözgü ve atla ipleri pamuk düğüm ipleri yündür. Her tarafı yün örneklerde mevcuttur. 1950 yıllarına kadar iplik kök boya ve doğal boyalarla renklendirilmiştir. Bu tarihlerden sonra tamamen sentetik boyaya dönülmüştür. Buna güre “kırmızı renk kök boya tosbağa (kaplumbağa) otundan,sarı renk karamik otu, ceviz kabuğu ve samandan, yeşil renk ceviz yaprağı, çekri ve üzüm çekirdeğinden gri renk ayçiçeği ve yarpuz otundan,beyaz renk (bej) soğan kabuğu ve sergil otundan elde edilmektedir. Günümüz halılarında kırmızı, kahverengi, yeşil- mavi karışımı (boz) sarı, beyaz ve turuncu renkler hakimdir.

Kırşehir halılarında eskiden “gömme ıstar” denilen, bir ucu tavana dayalı, bir ucu toprağa gömülü tezgahlar kullanılmaktaydı. Günümüzde modern tezgahlara dönülmüştür. Yöremizde tezgaha dik gerilen iplere “eriş” yan atılan iplerede “arageçgi” ( argaç) ismi verilmektedir. Halılarda Türk düğüm tekniği kullanılmakta, dokuma esnasında “kirkit, bıçak, makas ve tarak” dan yararlanılmaktadır. 20 çift ipe “çile” denilmektedir. Çile sayısı halıların büyüklüğüne ve küçüklüğüne göre değişmektedir.

b- Mucur Halıları: Kaymakamlarda 17. ve 18. yüzyıllarda mucur halıları genellikle seccade tipindedir. Yün malzemeyle, çift düğüm tekniği ile dokunmuş, kök ve doğal boyalarla renklendirilmiştir.

Halıda kırmızı, kahverengi, sarı, mavi, mor ve yeşil renkler hakimdir. Söz konusu yüzyıllara ait halılar dıştan içe doğru gittikçe büyüyen üç kuşakla çevrilidir. İlk bordürde, testere dişi renginde bir ters bir düz yerleştirilen üçgenler görülür. Biraz daha büyütülen ikinci kenarda, birbirine simetrik yerleştirilen ve sürekli tekrarlanan eve benzer motifler yer alır. En içindeki geniş su üzerinde ise, karelerin içindeki eş kenar dörtgenleri dolduran çok yapraklı top çiçekleri bulunur. Çiçekler bir açık bir koyu renkle işlenir. Baklava deseninin kenarını doldurarak kareyi tamamlayan köşelerde ise, yine bir açık bir koyu renkle süslenen “elibelinde” motife benzer desenler dikkati çeker.

Halı zemini, içi çiçeklerle bezeli, baklava şekilli desenlerden meydana gelen, ince bir bordürle kuşatılır. Orta alanda çoğu kez tek yönlü bir mihrap bulunur. Mihrap iki, üç bazende dört kuşakla çevirilir ve merdiven halinde daralarak yükselir. Tepe noktasında “elibelinde” motifi ile son bulur. Halının köşelerinde, günümüzde halk arasında “kandilli su” diye anılan yan yana dizilmiş üçgen motifler görülür.

20. yüzyılın başlarında mucur halıları, tip ve desen açısından, küçük ayrıntılar dışında, bir önceki dönemin gelenekselliğini sürdürürler. Ancak malzeme ve renk bakımından bazı değişiklikler görülür. Kök ve doğal boyaların yerini sentetik boyalar, yün ipliğin yerini pamuk alır.

Mucurda halı dokuma geleneği 1950 yılından buyana Mucur merkez ile Şatıroğlu, Dalakçı, Acıöz, Gümüşkümet, Budak, Yazıkınık köylerinde devam etmektedir. Günümüz mucur halılarında çözgü ve atkı ipi pamuk, düğüm ipi yündür. Daha çok hazır fabrika ipliği tüketilmektedir. Yörede halı dokuma tezgahına “ıstar”denir. 1950 yıllarına kadar “kertik ıstar” diye anılan yan tahtalar yivli, bir ucu tavana dayalı, bir ucu toprağa gömülü dik astarlar kullanılmıştır. Bu tarihten sonra “mengeneli” modern ıstarlar gelişmiştir. Halı temizlenmiş yapağından çözgü ve atkı ipi ile yapılır. İlmelik yapağıları elde ayrılır. Fitil yapılır ve sürmek elde edilir. Çıkrıkla bükülür, koçlanır, geleplenir, boyanır. Çözgü iplikleri dayanıklı olsun diye 4-5 kat yapılır. Çözgü ipliği boyanmaz. Dokunma sırasında “kirkit, makas, bıçak ve taraktan faydalanılır. Dokumada Türk düğüm tekniği kullanılır.

Bir halı üzerinde dıştan içe doğru yöresel deyimlerle, “dar su, sandık, top ve köşe” bölümleri bulunmaktadır. Bunlardan her biri ayrı desenlerle süslenmektedir.desenlerin kenarları “tilif” denilen ikinci bir çizgi ile çevrilmekte, model adı söylenirken “tilifli” yada “tilifsiz” olduğu söylenmektedir.

Günümüz halılarında dar su üzerinde bir ters bir düz yerleştirilmiş üçgen şekilli küçük motifler bulunur. Halk arasında “sıçan dişi” diye anılan bu desenlerin yerinde bazen “gelin ağlatan” motifi görülür. “Halk dokumasını bilmeyen yeni gelinin halı dokumasını ilk öğrenişi sırasında çektiği zorluklar karşısında, kendini tutamayarak ağlaması” sonunda bu ismi alan desen aslında, bir ters bir düz yerleştirilen çiçek veya yaprak modellerinden meydana gelmektedir.

Mucurda halı göbeğine genelde top denir. Günümüzde dokunan seccadeler genellikle göbeklidir. Top bulunmayan örneklerde mihrap iç içe girmiş birkaç mihrap günümüzde işlenir. Her mihrabın zemininde ayrı bir denklik işlenir.

Mucur halklarında (el, ayak) sembolik motifler de görülür. Daha çok yastık halılarında rastlanan bu desenler halının köşe bölümünde işlenir. İnsan eline benzeyen “el” motifi hayvan pençesine de benzetildiğinden, “peçe” isminle de bilinir. “ayak” motifi ise “kurt” ve tarak ismiyle anılır.

1950 yıllarında dokunan Mucur halılarında daha çok seccade yastık, sedir (divan) ve taban halısı tipleri yaygındı. Son yıllarda yastık ve sedir halısı dışındaki örnekler terkedilmiş durumdadır. Yastık halıları genellikle 100*60 cm boyutlarındadır. Ve takım halinde dokunur. Halk arasında 6 adet yastığa bir takım denir. Pey-peşe dokunan bu halıların desenleri tek tiptir.

Sedir halıları genellikle 3, 50 –4 m. Boyutlarındadır. Sedir üzerine serilmek için dokunurlar. Halk arasında “serendaz” (baş halı) ismiyle de bilinen bu örnekler yaşlıların ifadesine göre “eskiden odalarda pencere altlarında bulunan sedirler üzerine, ya da odanın ortasına serilmekte, kenarlarında kalan boşluklara Seccade halılarıyla doldurulmaktaydı” bu nedenle de “baş halı” ismini almaktaydı.

2) Taş İşlemeciliği: (Onyx): İlimizde halı tezgahlarının birer birer kaldırıldığı, bu dönemde taş işlemeciliği önemli bir uğraşı haline gelmiştir. Son yıllarda turizmin canlılık görülmesi üzerine hergün sayısı ve çeşidi çoğalan turistik eşya imalinde kullanılan taşın, yurt dışında da alıcı bulması bu iş kolunu insanları yeniden yöneltmiştir.
Kuşaktan kuşağa geçip yaşatılan taş oymacılığı Türk Kültürünün ince beğenisini ve Anadolu’muzun kendine özgü motiflerini yansıtmaktadır.

İlimizde taş işleneciliği 1944 yılına dayanmaktadır. 1949 yılında Sanat Enstitüsünün öncülüğünde taş işleneciliğinde Abdullah Ercan ve Haşmet Özbilek adlı öğretmenler tarafından Makinalı üretime geçildi. Teknik Lisede başlayan taşçılığın tanıtımında ilk işyerini 1955 yılında oyan Orhan Baycan ve Adnan Özbey yapmışlardır. O yıllarda sadece iki atelye varken günümüzde turistik nitelik gösterdiğinden bu atelyelerin sayıları artmıştır. 1933 yılında Almanya’dan Hitler diktatörlüğünden kaçıp II. Dünya Savaşı yıllarında geçici bir süre için Kırşehir’e yerleştirilen Almanlar arasında bulunan Prof. Dr. Frizt Baade 1945 yılında tekrar ülkesine dönerken götürdüğü Terme taşını Almaya’nın Kiel şehrindeki evinde atelyesinde Vazoya dönüştürmüştür. Daha sonra Prof. Baade bu vazonun Kırşehir’e armağan edilmesini vasiyet etmiştir. 1954 yılında Vazo 1984 yılında torunu Arkeolog Doktor Hans Peter Laguer tarafından Kırşehir Müzesine armağan edilmiştir.

2-Mahalli Kıyafetler:

Kadın Giysileri:
ÜÇ ETEK: Bıçak burnu yada zincirli diye adlandırılan kumaştan yapılır. Etek üç parçalıdır. Parçaların kenarları işlemeli olduğu gibi düzde olabilmektedir. Kollar ya uzundur ya da kolsuzdur. Kol ağızları düz veya listikli olabilir. Eteğin önündeki parçaları kıvrılarak kuşağın altına sokulur.

KUŞAK: Üç eteğin üzerinden bele bağlanır. Yerine göre Trablus kuşak geniş tokalı ve deri, madeni kemerle kullanılır. Kuşak uçlarında püskül şeklinde ponçak denen karışık renkli püskül bulunmaktadır.

ŞALVAR (don): Genellikle koyu renkli zemin üzerine küçük çiçekli ve kendinden yollu kadife kullanılır. Belleri uçkurlu, paça ağızları düğmeli ya da lastikli olur. Peyik kısmı genişçe, parçalar bol bir şekilde dikilir.

YAZMA (Tülbent): Fesin üzerine değişik renklerde pullu tülbent ya da oyalı yazma örtülür. Ayrıca tülbentler kenarları pulu değişik renklerde boncuklarla bezenmiş şekildedir. Tülbent, arka uçlarının birisi alınır, çene altından başın üzerine atılarak toka ile tutturulur. Orta yaşlılar ve yaşlılar bunun üzerinden siyah renkte ayrı bir tülbent bağlarlar.
AYAKKABI (Yemeni): Altı kösele uç kısmı kıvrıktır. Alçak topukludur. Genellikle siyah, kahverengi ve kırmızı deriden yapılır. Zenginler ve yaşlılar (lapçin) denilen topuklu ve içiçe iki ayakkabı giyerler. Ayağa işlemeli iplik ya da yün çorap giyerler.

GELİNLİK ENTARİ: Giysi keten kumaştan yapılır. Genellikle koyu renktedir. Entarinin üzerine kuşak bağlanır. Başa fes giyilir. Üzerine tülbent ve poşi bürünülerek duvak şekline sokulur. Yüz kapatılır. Duvağın üzerine büyükçe bir örtü örtülüp üzerinden yan tarafa doğru çekilip bağlanır. Ayağa çorap ve kundura giyilir. Entarinin önü göğüs kısmına kadar açıktır. Entarinin üstüne çeşitli altın ve boncuklar takılır.

Erkek Giysileri:
GÖYNEK: Genellikle ketendir. Bazen ipeklidir. Zemin beyaz, gri ya da siyah düz desenlidir. Yakasız astarlı, uzun kollu sedef düğmelidir.

DELME YELEK(Cemadan): Siyah, lacivert ya da koyu yeşil renkli çuhadan yapılır. Kolsuzdur. Üç ya da dört düğme ile iliklenir. Göğüs üstü karın üstüne kadar açıktır. Sade olduğu gibi işlemeli de olabilir.

ŞALVAR: Kumaşı yelekle aynıdır. Uçkurlu ve astarlı olarak dikilir. yandan cepli paça kısmı dardır. normal peyiklidir.

KUŞAK: Beyaz yünden üç-dört metre uzunluğundadır. Bir ucu püsküllüdür. Şalvar ve gömleğin üzerinden bele bağlanır. Sağ taraftan şalvarın üzerine sarkıtılır.

ÇORAP: Ayağa beyaz yün çorap giyilir. Bu çorap, iş zamanlarında ve oyunda şalvarın üzerine çekilir. Diz altından uçları püsküllü yün bağıyla bağlanır.

TAKILAR: Erkeklerde boyunda muska ya da murtlak, kuşak arasında tütün ve para kesesi, yelek üzerinde gümüş köstek ve saat, yelek cebinde ayna, tarak, enfiye kutusu gibi takılar bulunur.

Kadınlarda gerdanlık ve kolye, bileklerde gümüş ve altın bilezikler, parmaklarda yüzük kulaklarda küpeler takı olarak kullanılır.

Kırşehir Düğünlerinde Yapılan Seyirlik Oyunlar

1- Deve Oyunu : Davul – zurna eşliğinde, 3 – 5 kişi ile oynanır. Merdiven şeklinde ağacı oyuncular omuzlarının üzerine koyarlar. Hayvan postları ve kilimlerle üzeri örtülür; aynı deve şekline sokulur. Ağız tarafına sivri bir şey yerleştirilir. Deve yaklaştığında bununla batırılır. Deve ipinden çekilerek istendiği yere götürülür. Davul – zurna ritmine göre deveci ve deve çeşitli hareketlerde oyunlar oynar, oyun bu şekilde sürüp gider.

2- Tura : Yöremiz düğünlerinde gençler, dayanıklılık, kuvvetlilik, çeviklik ve güçlerini ölçmek için oynarlar. Önceden hazırlanan örme ve kalın ipler tuzlu sulara batırılıp bir gün bekletilir. Davul – zurna eşliğinde tura oyunu başlar. Oynamak isteyen genç ortaya elinde turası ile çıkar. Genellikle bacaklara vurulur. Birbirlerini yıldırıncaya dek devam eder. Yılanın veya dayağı çok yiyenin yerine başka biri oyuna girer.

3- Yorgan Çevirme : Davul – zurna ritmi ile geniş bir alanda yorganı çevirecek bir kişi tarafından oyun başlatılır. Yorgan baş üzerine alınır, bir el çapraz, diğeri yorganın ortasında olacak şekilde tutulur. Ağır ağır dönen yorgan, sonunda bir elin üzerinde düzgün şekilde durur.

4- Bıçak Oyunu : Düğünlerde yapılan seyirlik bir oyundur. Oyuncu eline aldığı iki kamayı davul – zurna eşliğinde çeşitli yönlere savurarak, çapraz yaparak, bacak altından geçirerek değişik figürlerle oyunu sürdürür.

5- Köse Oyunu : Akçakent Korkorlu Köyü (KK. İsmail Cephe Yaş: 33) Genellikle düğünlerde oynanır. 8-10 kişilik bir ekip oluşturulur. Bu ekibin arasından bir köse seçilir. Köse başına koyun derisi geçirilir. Elini yüzünü siyah boya veya is’le boyar. Ekibin diğer elemanları üzerlerine çeşitli şeyler atarak deve oluştururlar. Ayrıca bu ekibin içerisinde köseye bir gelin yaparlar. Bu gelini iki tane efe kaçırır. Köse gelinin bulunması için köyü toplar ve bir kırbacınan bütün halkı dövmeye başlar. Kösenin birde eşeği vardır. Eşeğin üzerine heybe atılır. Heybenin gözlerine kül doldurulur. Köse bu arada hem köylüyü kovalar, kaçanların üzerine de kül serper. Kaçamayanlarda dayağı yer.

6- Köse Oyunu: (Merkez Özbağ Kasabası Kızılcaköy) Kadınların oynadıkları köse oyunuBurada köse (bunu erkek kılığına girmiş bir kadın oynar). Ve iki karısı, başta kadınlardan biri oyuna özgü türküyü okur, bunun sonunda bahşiş toplanır. Sonra köseyi oynayan kadın yere yatırılır. Üzerine çarşaf örtülür, iki karısı ellerine tef alıp türkü söylerler. İki kadın kocasına ölmeden önce kendilerine soracaklarını sorarlar. Kadınlardan birinin adı tavuk, ötekinin adı ferik’tir. Ferik, Kırşehir yöresinde iki evli erkeklerin ikinci karısına verilen addır. Köse ölürken iki karısına vereceği malları sayar. Malların en iyisi ikinci karısınadır. Sonra ölür. Kadınlar ölüyü kimin yıkayacağında kavga ederlerken oyun biter.

Kırşehir’deki Yöresel İnanışlar

Küçük çocuk sürekli ağlarsa babasının başını yiyeceği (babası öleceği) düşünülür ve dört yol ağzına götürülüp babasının ayakkabılarıyla çocuğun ağzına üç kez vurulur.
Ölünün eti kemiğinden rahat ayrılsın diye kazma güpürtüsü yemeği verilir.
Kişinin öldükten sonra ruhunun 1 hafta evinde dolaştığı söylenir. Kontrol amacıyla.
Ölü rüyaya fazla girerse soğan doğranıp dama atılır. Üç külfü bir elham okunur.
(Ölünün evine değil rüyayı gören kişinin evine atılır.)
Ayakkabı çıkartıldığında ters dönerse sahibinin öleceğine inanılır.
Rüyada ölü görmek, diri görmekle yorumlanır.
Resimin olduğu yerde namaz kılınmaz.
Ölünün elbiseleri abdestli, namazlı fakir birisine verilir.
İki mezar arasına yatılırsa cin çarpmaz. Rastgele atılırsa cin çarpar.
Mezara toprak atarken kürek günahı diğerine geçmesin diye elden ele verilmez.
Mezarın yanından geçerken üç külfü bir elham okunur ve imrenmeyin bizlere, bizde döneceğiz sizlere denir.
Aynanın kırılması uğursuzluk sayılır.
Aynaya erken bakıldığında geç evlenilir inancı vardır.
Ezan okunurken ayak ayak üstüne atılması günah olur.
Köpeğin uluması uğursuz sayılır. Köpek o evden uzaklaştırılır.
Ölü defnedilinceye kadar çamaşır yıkanmaz, temizlik yapılmaz
Cenaze kalkınca evdeki tüm sular dökülür.
Geri dönsün diye gurbete gidenin arkasından su dökülür.
Namaz kılınırken önünden geçenin namazı bozmaması için namaz kılanın önüne sütre konulur.
Evde yılan devamlı bulunursa evin acabı sayılır ve bu yılana dokunulmaz.
Eğer yılan tehlikeli ve gelip geçici ise “Çoluğum çocuğum senden korkuyor evi terk et” denir ve üç külfü bir elham okunur.
Eğer yılan yakılıp suya atılırsa yağmurun çok olacağına inanılır.
Kurtlar uluduğunda Allahın onlara bir kemik gönderip onların karnını doyurduğuna inanılır.
İnek ilk doğum yaptığında sütün yarısı çeşmeye, akan suya dökülür sütü bol olsun diye. Yarısı da pişirilip içilir.
İnek sağdırmazsa, huysuzluk yaparsa, göz değdiğine inanılır ve üç parça tuz alınır tuz çevrilir. (Üç külfü, bir elham okunur. Tuz ineğin ve sütün üstünde çevrilir.)
Bir kişinin önünden kedi geçerse uğursuzluk geleceğine inanılır ve üç gün beklenir.
Ötün bir baykuşun uğursuzluk getireceğine inanılır ve yanan odun arkasından atılır ve kovulur.
Birisinin önünden geçerken tavşan geçerse uğursuzluk sayılır.Tilki geçerse uğur sayılır. (Tavşan, çakal hayvan olarak addedilir.)
İmam nikahı kıyılırken birisi duyarda çakıyı kapatır veya ipi bağlarsa, damadın erkekliği bağlanmış olur.
İmam nikahı kıyılırken nikahta bulunanlardan birisi yüzüğünü çıkartıp takarsa nikahı bozulur.
İmam nikahı kıyılırken dolap kapakları açılıp kapanmak. Açılıp kapandığı takdirde erkekliğin bağlanacağına inanılır.
Eve karga konarsa iyi haber geleceğine inanılır.
Leylek öldürmek günah sayılır.
Leyleği ilk gören başı ağrımasın diye yanan ateşe besmele ile su dökülür.
Ateş yanan yerde ateşin etrafına şeytan, peri ve cinlerin toplandığına inanılır.
Ocak başına yatılıp uyunursa cin çarpacağına inanılır. Yatarken besmele çekilir.
Küçük çocuklar ateşe oynarsa altını ıslatılır.
Çörtenin altından geçersen cin çarpar.
Ateşi toprakla örtersen iyi olur.
Küllüğe yatılmaz.
Gece kucağında küçük çocukla küllükten veya çeşmenin ayağından geçilmez.
Geçilirse cin çarpacağına inanılır. Cin çarpmasın diye koynuna ekmek parçası konur ve üç külfü bir elham okunur.
Ulu ağaç olduğu için geceleri cevizin altından geçilmez. Geçilirse cin çarpacağına inanılır.
Tarlada cinsi münasebete girilmez. Girilirse bereketsiz olacağına inanılır.
Ağaçların altında ve pınarın başında yatılmız. Yatılırsa cin çarpacağına inanılır.
Ekin biçmeye gidenlerin abdestli ve besmele ile gitmesi bereketli olacağına inanılır.
Narı dökmeden yenilirse cennete gidileceğine inanılır.
Koyunun kuzulama ve ineğin buzağılama mevsiminde uğursuzluk oluir doiye dışarıya maya ve yün verilmez.
Hamile kadınların yedi evden bez parçası alınırsa elbise yapılırsa erkek çocuğu olacağına inanılır.
Su kabağının çok olduğu yerde ölümün çok olacağına inanılır.
Buğday, sebze çok çıkarsa “Birinin başını mı yiyecek?” diye söylenir.
Kız çocuğu dişediğinde yavru dişi olsun diye ineğin altına atılır.
Kolların kavuşturulması sıkıntıya düşeceğine işarettir.
Damağın takırdatılması fakirliğe işarettir.
Dilenciye öbür dünyada kapsız kalınmaması için kendi kabıyla hayır verilir. Sağ elle verilir.
Kıbleye doğru ayağını uzatarak yatılırsa günah olur.
Kulak ve göz yanarsa hakkında dedikodu yapıldığına inanılır.
Akşam tırnak kesilirse uğursuzluk olacağına inanılır.
Akşam sakız çiğnenirse ölü eti çiğnendiğine inanılır.
Rüyada çorap giyersen, ip alırsan yola gitmek olarak yorumlanır.
Kesilen saç yere atılırsa başın ağrıyacağına inanılır.
Saç yıkandığında ölen çocuğun burnuna kokar diye yalanmaz.
Bayanlarda saçın uzun olması sevap sayılır.
Hamile kadın aşerdiği sırada kime bakarsa ona benzer.
Kan taşının kanı keseceğine inanılır.
Çocuğa nazar değdiğinde uyutmadan zağ çevrilirse kurtulacağına inanılır. (Zağ çevrildiğinde çocuğun göğsü yıkanır. Birazda içirilir. Kalan suda köpeğe dökülür.
Köpek titrerse hastalığın köpeğe geçtiğine inanılır.)
Sağ gözün seğirmesi iyi sayılmaz.
Yıldız kaydığında birisinin öleceğine inanılır.
İkindi ile akşam arasında yemek yiyenin nasibinin kıt olacağına inanılır.
Kırklı kadın gece evinden dışarıya çıkmaz.
Kırklı bebeğin yastığının altına kuran konulur.
Kırklı kadına al basmasın diye al yağlık bağlanır.
Kırkı çıkmadan cinsel münasebette bulunmak günah sayılır.
Gece gündüz loğusa yalnız bırakılmaz. Bırakılırsa al basacağına inanılır.
Çocuğun kırkı çıkana kadar yanına pek insan almazlar.
Çocuğu ölüp de ziyarete gelen kadınları ziyarete almazlar.
Çocuğu hiç olmayanlar ziyarete alınır.
Eğer ziyaretçi kadın eteğini çırparsa doğuracağı, çocuğun ölmeyeceğine inanılır.
Loğusa bayanlar birbirleriyle karşılaşırlarsa birbirlerine iğne verirler. İğne yoksa karşılaşmamaya çalışırlar.
Loğusa kadının yanına kedi köpek alınmaz.
Kırklı çocuk yalnız bırakılacağında yanına cin çarpmasın diye kuran veya ekmek konur.
Loğusanın evinin önünden çocuk ölür diye gelin alayı geçirilmez.
Küçük çocuklar hastalanmasın diye cenaze giderken kapıya çıkartılır.
Kırkı çıkartılmamış kadının yanına un, et getirilmez.
Kırkı çıkmamış kadının başına ışık yakılır.
Cenazesi olan arife gününden başlamak suretiyle bayram çıkıncaya kadar evde dikiş dikmez.
Arife ve bayram günü gün ağarmadan çeşmeden su getirilir. Zemzem suyu olduğuna inanılır. Onunla banyo yapılır, abdest alınır. Eve serpilir.
Çeşmeden o suyun üç gün aktığına inanılır. Bayramlaşmaya gelen kişilere o sudan ikram edilir.
Kurban bayramında saç, sakal tıraşı olmak günah sayılır.
Kurban bayramında hiçbir canlı öldürülmez.
Geceleyin kaynar su dökülmez. Cin çarpacağına inanılır. Dökülse de besmele ile dökülür.
Gece cin çarpar diye çeşmeye gidilmez.
Gece komşudan soğan ve sarımsak alınıp, verilmez. Ölüm olacağına inanılır.
Dilenciye evin tadı kaçar diye şeker hayır olarak verilmez.
Gece evde ıslık çalmak günah sayılır.
Gece evden tuz verilmez.
Akşam kapı süpürülmez evin bereketi gider diye.
Kapı eşiğinde oturmanın uğursuzluk getireceğine inanılır.
Hamile kadın evin eşiğine oturursa doğacak çocuğunun boğazına eş dolanacağına inanılır.
Süpürgenin üstüne oturulursa dedikodu olacağına inanılır.
Sacda ilk pişen ekmek yenilmez. Köpeğe atılır. Yenilirse eşi öleceğine inanılır.
Ekmek kırıntılarının çöpe atılması günah sayılır.
Gurbete giden kişiye dürüm ısırtılır ve kalanı sandığı konur. Gelinceye kadar bekletilir.
Kişinin üzerinde dikiş dikilmez. Aklı dikileceğine inanılır. Ağzına çöp verilir.
Ekmek nasip kesilir diye bıçakla kesilmez.
Yemek yerken besmele çekilir. Çekilmediği takdirde karın doymaz. Yenilenin şeytan tarafından yenildiğine inanılır.
Evin temeli sağlam olsun diye kurban kesilir.
Gelin olacak kızın yatağına bahtı kara olur diye siyah yün konulmaz.
Evin içerisi temiz olmazsa şeytanların geleceğine inanılır.
Duvar dibinde şeytan olur diye duvar dibinde yatılmaz.
Dolunun kesilmesi için ilk çocuk tarafından ben ananın ilkiyim diyerek bıçak atılır.
Hayvan kafatası yazılarak suya atılırsa yağmur yağacağına inanılır.
Nisan yağmurunun bereketli ve iyi olduğuna inanılır.
Gökkuşağının altından erkek geçerse kadın olur. Kadın geçerse erkek olacağına inanılır.
Gök gürlediğinde kelime-i şahadet getirilir.
Salı günü ilk defa yapılacak işler yapılmaz.
Cuma günü çamaşır yıkanmaz.
Cuma günü uzun süreli komşu gezmesine gidilmez. Dilenci beklenir.
Kadının erkeğin önünden geçmesi uğursuzluk sayılır.
Ava giden erkeğin tüfeği kadın eline alırsa tüfeğin vurmayacağına inanılır.
Çocukların saçı aklı başında birine kestirilir ve bahşiş verilir.
Küçük erkek çocuğu gelinin yatağında yuvarlanır. Gelinin erkek çocuğu olsun diye.
Köpek yuvarlanırsa, tavuklar kendi aralarında konuşursa misafir geleceğine inanılır.
Yürüyen çocuk emeklerse eve misafir geleceğine inanılır.
Avcı av yapamadan (avlanamadan) eve gelirse teneke çalınır. (oh olsun anlamında)
Rüyada bit öldürürsen evdeki malın ölür.
Kepçeyle yemek yersen nişanın bozulur.
Yemek yerken kazan dibi yalanırsa kar yağacağına inanılır.
Kız çocuk çok olup da erkek çocuğu olmayanlar ilk erkek çocuğuna eski elbise giydirir. Nazar değmesin diye.

Kırşehir’in Yöresel Halk Bilgisi:)

a- Halk Meteorolojisi
İç Anadolu Bölgesinin diğer illerinde olduğu gibi Kırşehir’de de tipik karasal iklim hüküm sürer.Halk arasında tecrübelere dayanan meteorolojik tahminler çevre iller ile benzerlik göstermesine rağmen Kırşehir halkı meteorolojik olayları, eğlenceye dönüştürmüşlerdir. Bazı hava olayları halk arasında bir takım inanışlara neden olmuştur.bu inanışlardan bazıları şunlardır:

Dolu fazla yağarsa ürünlere zarar vereceği düşünülerek bunu önlemek için ocakta ısıtılan bir demir parçası yere atılır, veya dolulardan birkaç tanesi bıçakla kesilirse yağışın duracağına inanılır.

Mevsim kurak gider yağış olmaz ise öldürülen bir yılan yakılır. Köyde uğursuzluk olduğuna inanılarak evlerin bacaları kırklanır, bu olay şöyle gerçekleşir: Bu işte ehil olan bir kimse eline bir ibrik su ve kevgir alarak tüm evlerin bacalarını tek tek dolaşır,dualar okuyarak elindeki suyu kevgirden bacalara dökerek kırklar.

Kuzeydeki ve güneydeki beyaz bulutlar gökyüzünde birleşirse buna kadı başı denir. Bu arada kuşlar toplu halde havada ötüşürse yağışın olacağına inanılır. Keçiler kuyruğunu dik tutarsa yağış olacağına işarettir. Kavaklar yaprağını tepeden döker, ayvalar çok ve iri olursa kışın şiddetli geçeceğine inanılır.

b- Halk Hekimliği
1-Ayağın İncinmesi:Ayağın incinmesi gibi durumlarda öncelikle bu işten anlayan eli uz birisine gösterilir. Bu Kişiye (seyikci) denir. Seyikci, kara üzümü ezer bir bez üzerine serer ve o bezide inciyen yere sarar. Sargı ayağın ağrısı geçinceye kadar durur. Eğer geçmez ise et ezilip, yine bir bez üzerinde ayağa sarılır. İki veya üç güne bir seyikci eli ile dışarıdan kontrol eder. Bu sargılar ayağın ağrısı geçinceye kadar durur. Ayrıca eğer inciyen ayakta şişme varsa önce unla şeker karıştırılır yine bir bez üzerine serilip şişen yere sarılır. Şiş ininceye kadar sargı bekletilir. Çünkü şeker ve un karışımı hamur şişi indirir.

2-Bel Ağrısı :Belde olan ağrıların dinmesi içinde kara sakızı iyice ezip bir bez üzerine serip, ateşte bez yanmayacak şekilde kara sakızı eritip ağrıyan yere sarılır. Kara sakız sarılan yerden kendini bırakıncaya kadar bekletilir.

Diğer bir tedavi şekilde “Ocak” denilen erkek veya kadına gidilir. 0 kişi ince ipe dua okuyarak o ipi beli ağrıyan kişinin beline bağlar. Bunun içinde “el benden, şifa Allah’tan” der. Bele bağlanan ipi kendiliğinden kopuncaya kadar belde bağlı durur. Ayrıca yel bağlama da denir.

3- Boğaz Ağrısı-Düşmesi:
Boğazı ağrıyan kişi yine ocak denilen kişiye gider. O da besmele çekip üç külfü ile bir elhamı okur boğazını ovar ve kadın ise eteninin ucu ile çenesinin altından başını yukarı doğru üç-dört defa çeker. Boğaz düşmeside yine aynı şekilde olur. Boğaz ağrısının geçmesi içinde ayrıca pekmezi ısıtıp içine acı biber atarak sıcak sıcak içilince boğaz ağrısını geçirir.Bu tedavi şekli çok öksüren kişide de uygulanır.

4-Büzmecik Hastalığı:
Bu hastalık genellikle yeni doğan bebeklerde görülür. Bebek yiyip içemez. Ağzından köpük gelir ve vücudunda titreme olur. Bu hastalığın tedavisi için de ocak veya hocaya okutturulur. Muska yazdırılır. Bu hastalık 7 gün sürer ve kurtulan olmaz.

5- Dabaz Hastalığı:
Bu hastalık ya üşütmeden yada alerjiden olur. Tedavisi içinde kırmızı aşı toprağı özenir, tülbentten süzülür vücutta kızaran yerlere sürülür. Ayrıca suyu da içilir.

6- Elin Kesilmesi-şişmesi:
Elin kesilmesi durumunda öncelikle kanın dinmesi için küçük çocuklara kesilen yer üzerine işettirilir. Daha sonra tuz ve yağ ile sarılır. Eldeki şişlikler içinde şimşir kaşığın sapı ateşte ısıtılıp şişen yerin üzerine bastırılır. Veya sabah kalktığından elini yüzünü yıkamadan önce dişin kiri eldeki şişin üzerine sürülmesi halinde şiş iner.

7- Gözde Çıkan Sivilce (İt Dirseği): Yörede buna it dirseği denir. Bunun tedavisi içinde bir kişi habersizce sırtından vurduğu zaman veya köpeğin karnını doyurduğu yal çanağının içinden alınan kir it dirseği çıkan yere sürülür .

8- Kulak Ağrısı (Sancısı): Kulak ağrısı ve sancısının geçmesi için yeni kız doğurmuş kadının sütü kulağa damlatılır ve kulak kapatılır.

9- Karın Ağrısı-(Sancısı): Karnın ağrıması veya sancı olması halinde arpa ile kabağın içi pişirilir, bezin üzerine serilir hafif soğuduktan sonra karına sarılır. Başka bir tedavi şeklide barutu suda özer tülbentte süzer onun suyunu içince ağrı ve sancı hemen kesilir.

10- Kırıkların Tedavisi : Kırıkların tedavisi yine yöremizde seyikci denilen kişi yapar. Kendiri iyice dider, sabunu iyice ufalar, bunları yumurta akı ile birlikte iyice karıştırır, macun haline getirir kırık kol veya bacaklarda ise kırık yerin altına ve üstüne ince tahta koyup yaptığı macunu bir beze döküp kırık yerin üzerine sarar..O macun kırık yeri birbirine kaynatır. Kırık tutana kadar bu tedavi uygulanır.

11-Kösnü Kesme : Başı belli almayan mosmar şişlikler genellikle kişinin yüzünde çıkar. Bunun tedavisini de kösnüyü (köstebeği) tutup eteğinin ucu ile boğan kadın yapar. Yeni çıkmış 7 kösnü toprağından birer avuç toprak alınır, ardına bakmadan eve gelinir. Toprak çamur haline getirilir ve topaç yapılarak şişlik üzerine konur. Bir iplikle o toprak çeşitli şekillerde kesilir. O toprağın çamurundan da şişlik yere sürülür. Kalan çamurlu toprak bir yerde şişlik ininceye kadar saklanır. Toprak kuruyunca da şişlik iner.

12-Sırt Ağrısı:Sırt ağrılarının giderilmesi için jiletin ucu ile ağrıyan bölge çizilir. Çıkan kanın pis kan olduğuna inanılır. Buna çirtme denir. Daha sonra zeyrek ateşte pişirilir. Bezin üzerine serilir ve az soğuduktan sonra da sıcak sıcak sırtta ağrıyan yere sarılır. Zeyrek lapası ağrıyı çeker. Diğer bir yöntemde küçük küçük bez parçaları kesilir içine tuz doldurulur ve ağzı büzülerek iple bağlanır. Bunlardan 4-5 tane yapılır. Bunların ucu gaz yağma batırılır uçları yakılır. Ağrıyan yerlere konarak üstüne çay bardağı ile kapatılırlar. Hava almayan bardaklar sırt etlerini içme çeker. Bir-iki dakika öylece durdurduktan sonra bardaklar alınır. Kişi de sırt ağrısından kurtulmuş olurdu. Buna şişe vurma denir.

13-Yaraların Tedavisi: Üstü açık yaraların biran evvel kuruması için ağaç çürüklerinin tozu atılır. Cerahatli yaralar için içindeki pislik çekilsin diye üzerine ezilmiş yarma sarılır.

Bunların dışında;
- Ateşli ve baş ağrısı yapan hastalıklarda patates veya turp dilimlenerek alın kısmına konulur»Kimi zamanda yosun sarılır.
-Yanık için yumurta sarısı bir tavada kuru kuruya yakılır,bu yanmadan elde edilen yağ yanık üzerine sürülür,böylece yanık çabuk iyileştiği gibi izde kalmaz.Elma suyu da anı görevi yapabilir.
- Kabakulak için serçe kuşunun tüyleri yolunarak eti ezilip şiş kısımlara sarılır.
- Ellerdeki siğilleri iyileştirmek için sığır kuyruğu otunun çiçeği ezilerek siğil üzerine sürülür.Kuru yılan kabuğu yedirilir.
- Derma gibi cilt rahatsızlıkları için yoğurt kaymağı toprağa gömülerek bir kaç gün bekletildikten sonra derma üzerine sürülür.
-Yeni doğan çocuğun bıngıldağının çabuk sertleşmesi için başına taze tavuk pisliği sürülür.
- Çocuğun ağzında pamukçuk denen yara çıkarsa tavşan kuyruğu ile ağzı silinir veya anne sütü ile silinir.
- Çocukta pişik olursa çamaşır kili kavrularak pişik üzerine serpilir.
- Korkan çocuklara ekmek yakılarak suyla içirilir.Böylece korkusunun geçeceğine inanılır.
- İştahsızlık, tiksinme gibi hallerde peri yavşanı denen bir ot kaynatılarak hem içilir hem banyo yapılır.
- Bir hayvanın gözü rahatsız olursa deniz suyu içmiş biri hayvanın gözüne tükürürse iyileşir.
- Halk arasında nazar değmesi de bir çeşit hastalık olarak kabul edilir ve bunun için de önlemler alınır.
- Nazar değmemesi için mavi boncuk,yontulmuş iğde dalı parçası ve kaplumbağa yavrusunun kabuğu çocuğun üzerine takılır.Yine ev halkına nazar değmemesi için üzerlik otunun tohumları ipe dizilip örülerek evin girişine asılır.

Gelenek ve Görenekler

a- Doğum
Ailede, başta erkek çocuk olmak üzere çok çocuk istendiğinden, gebelik döneminde erkek çocuk için hazırlık yapılır. Erkek doğuran gelin, saygınlık kazanır. Sancılar başlayınca gebeye şerbet içirilir. Yıkanan bebek kundağa sarılır ve “al basmasın” diye başucuna Kuran asılır. Al kurdele bağlanır. Köylerde çocuğun kundağına höllük (elenmiş toprak) konulur, lohusaya da kuymak (undan yapılmış bir türlü tatlı) yedirilir. Çocuğun adı evin yaşlıları tarafından konulur. Kırkı çıkmadan gezmeye götürülmez. Sünnet düğünlerinde kirve vardır. Sünnet olacak çocuk taksi ile çarşıda gezdirilir. Çocuk bir yaşına gelmeden saçı kesilmez. Saçı kesilirse ömrü kısa olur inancıyla bir yaşına kadar beklenir. Ayrıca, diş çıkaran çocuk için diş hediği kaynatılır.

b- Sünnet Geleneği
Sünnet sözcüğü Arapça kökenlidir,”işlek yol” demektir. Daha geniş tanımıyla insanların yaptıkları iyi yada kötü davranışları anlatır. “İslam Ansiklopedisi c 113 İstanbul 1968 s. 254-256” Dilimizde iyi ahlak anlamıyla da kullanılmıştır. “Devellioğlu Ferid, Osmanlıda-Türkçe Ansiklopedik lügat Ankara 1997 s 971” İnsan davranışıyla ilgili bu sözcüğün yaygın bir tanımı da “HZ. Muhammed’in sözleri işleri ve tasvipleri” olarak yapılmaktadır . <-a.g.e.>Gelenek yaşamında bu sözcük “erkeklik organının ucundaki derinin çepe çevre kesilmesi” olarak anlatılır.(Türkçe sözlük T.D.K Ankara 19O7 s 1155)

Türk kültüründe çocukla ilgili geleneklerin en katısı sünnet geleneğidir.Bu gelenek islamlığın kabulünden sonra her dönem ve her toplumda hiç ihmal edilmeden varlığını sürdürmüştür. Bu gelenek o kadar çok yayılmıştır ki hiç bir zaman tartışma konusu olmaz. Her anne – baba bir an önce çocuğunun sünnet olmasını ister.

Kırşehir,yerli halkının yanısıra değişik illerden gelip buraya yerleşen insanımızın memleket edindiği, Anadolu’nun ortasında kültürün çok canlı yaşandığı bir ilimizdir.Kırşehir’e dışarıdan gelenlerin şehrin geleneğine katkısı tartışılamaz. Ülkemizdeki sünnet etkinlikleriyle ilkbaharın sonları yazboyu veya sonbahar başlarında yapılır. Bunun nedeni okul çağındaki çocukların eğitimlerinin aksamasını önlemektir. Sünnet düğününün hafta sonu yapılmasının nedenide resmi ve özel kuruluşlarda çalışanların mesai dışındaki bu vakitlerde düğünlere katılımını sağlamaktır.

Ortalama sünnet olma yası 5-12 olsada aileler bir an önce çocuklarını sünnet ettirmek isterler. Çocuğun küçük yasta sünnet olması çocuğun bu olayı hatırlamasını önleyeceğinden psikolojik yarar sağlar. Ayrıca bu konuda çocuğun dede ve ninelerinin aceleci davranmaları yaşarken torununun sünnetini görmek istemeleri önemli bir etkendir.

Sünnet olcak çocuk ailesinden ve çevresindeki insanlardan güzel ve rahatlatıcı sözler duysada genelde şaka yollu korkutucu sözler. duyarlar.Örneğin: Sünnette balta kullanılacak sözü çoklukla kullanılır. Ama çocuğu korkutan sözlerin söylenmesi pek hoş görülmez.

Çocuğun ablası,yengesi gibi yakınları tarafından süslenen sünnet odası düğün öncesinde herşeyiyle tamamlanır.Odanın süslenmesinden işlemler renkli bezler, balonlar ve diğer süsüler kullanılır. Ayrıca çocuğun sevdiği oyuncaklarda verilir.

Sünnet düğünün mevlit mi okutularak yoksa çalgılı mı olacağı ailenin kararına bağlıdır. Düğün yeri ise ailenin sosyal ve ekonomik yapısıyla ilgilidir.Apartmanda oturanlar ve ev durumu uygun olmayanlara pastane ve lokantayla anlaşabilecekleri gibi genellikle düğün salonuna taşır. Düğün davetiyeleri orjinal ve klasik cümlelerle bastırılabilir.

Çocuk sünnet olmadan önce sevdiği arkadaşları ailesinin bir kısmım ve diğer davetlilerden oluşan konvoyda süslenen sünnet arabasıyla en önde olarak gezdirilir. Mevlit okutarak yapılan düğünlerde çocuk Cacabey Camisine götürülür.

Takılar davetlinin ekonomik durumuna bağlıdır.Altın,para,giysi t.akılabileceği gibi çocuğa uygun oyuncaklarda takılabilir. Ancak kirveden değerli bir takı beklenir.
Çocuğu sünnet olurken tutan kişiye kirve denir. Çocuğun ileriki yıllarında kirvesine saygılı olması gerektiğinden “ben senin kirvendim” sözü çocuk için ayrı bir anlam taşıyacaktı.

Son zamanlarda daha da gelişen tıbbın imkanları kullanılarak da hastanede veya evde sünnet ettirebilir.Ancak çocuğun evde sünnet olması daha çok istenmektedir.Bunun nedeni çocuğun sağlıklı olarak bu dönemin atlatmasını istenmesidir.

Buraya kadar anlatılan sünnet geleneğinde farklı uygulamalarla var olan sünnet geleneklerini görelim; Resmi veya özel kuruluşlar sünnet şölenleri düzenlerler.Örneğin Kırşehir Belediye’si gelir düzeyi düşük ailelerin sünnet çağındaki çocuklarını ücretsiz sünnet ettirmiştir. Ayrıca bir özel kuruluşun patronu çalışanlarının sünnet çağındaki çocuklarını sünnet giderlerini üstlenerek jest yapabilir.

Kırşehir’e özgü bir gelenek vardır ki son anlarını yaşamaktadır. Genellikle kırsal kesimde gelir düzeyi düşük yerlerde “apt. al “adı verilen insanların davul zurna ile yerleşim yerlerine geldiklerinde yapılan sünnetlerdir. Bu “aptal sünnetçiler” cüzi miktarda ücret ile bum işi yaparlar.Sakin ve törensiz biçimde gelenek yaşamını sürdürmektedir.

Çocuk için erkekliğe ilk adım ve bir statü kabul edilen sünnet halkımızın çoğu tarafından Türklük-İslamlık simgesi olarak görülmektedir .Türk toplumunun geleneksel yaşamından cok katı ve değişmez biçimde var olan sünnet geleneğine ailelerin olanaklarını zorlayarak da olsa yapılan düğünlerle katılımı Türklerin buna verdiği önemi gösterir.

Bu araştırma kaynak kişilerden bilgi alma ve kat.ılımlı gözlem yöntemiyle yapılmıştır.Ayrıca araştırma amacı güdülmeden çekilmiş fotoğraf video kayıtları da değerlendirilmeye alınmıştır.

Kaynak Kişiler:
Sultan NURCAN KIRŞEHİR Evli İlkokul Ev Kadını
Rabia EPPEK KIRŞEHİR Evli İlkokul Ev Kadını
Osman ATEŞ KIRŞEHİR Evli İlkokul Emekli
Hanifi ULUCAN KIRŞEHİR Evli Okur-yazar Esnaf

c- Evlenme Gelenek ve Görenekleri:
Evlenme gelenek ve görenekleri bakımından Kırşehir’in her ilçesi ve bucağı birbirine tıpı tıpına benzemez. Bunun yanında yurt çapında birbirlerinin benzeri olan gelenek ve görenek uygulamaları da vardır.

Örneğin Yurdumuzun her yerinde (Allah’ın emri Peygamberin kavli ile) diye başlayan kız isteme yolu ve yöntemi birbirinin benzeridir. Yurdumuzun bir çok yerinde olduğu gibi kızın ve evlenmek isteyen delikanlının özelliklerinin öğrenilmesi güç bir şey değildir. Artık böyle bir işe girişileceği zaman geneldedir araştırma soruşturma yapılır. Bilinen yaygın kurallar içinde kız tarafından kız istenildiğinde olumlu bir şeyler hazırlanır. Yenilir, içilir erkek tarafından kıza bir terlik ve baş örtüsü giydirilir. Böylece küçük şerbet, yani söz kesilmiş olur. Sonraki görüşmelerde nişan günü kararlaştırılır. Nişan günü, kararlaştırılan günden önce İlin büyük bölümünde olan ve şu anda kaldırılan başlık parası kesimi yapılır. Bu adet şimdi kaldırılmıştır. Düğün giderleri ve kurulan yuvanın eşyaları oğlan ve kız tarafından ortak karşılanır.

Nişan günü iki tarafın anlaşmasıyla kararlaştırıldıktan sonra (okuntu) denilen davetiyelerle eş, dost ve tanıdıklar nişan törenine katılırlar. Nişanda oğlan evi, kız evi ve yakınları geline takacakları altın yüzük, bilezik gibi takıları açıktan ve bağırarak takarlar. Şerbet dağıtılır. Kız evinden oğlan evine şerbet gönderilir. Kız ve oğlanın birlikte katıldıkları nişana günümüzde asri nişan denilmektedir.

Düğün:
Düğünden on – onbeş gün önce iki aile birlikte kararlaştırdıkları biçimde çeyiz keserler, bir yandan da medeni kanuna uygun evlenme işleminin yapılması için hazırlık yapılır. Düğün hazırlığı yapanlara damat çerez yedirerek onların istekli çalışmasını sağlar. Kaman köylerinde düğünden önce danışık (Meşveret) yemeği verilir. Bu yemekte köyün ileri gelenleri toplanarak düğünün nasıl yapılacağı kimlere ne gibi sorumluluk verileceği kararlaştırılır. Düğün, kent içinde davetiye, köylerde okuntu denilen şeker dağıtılarak eş dost çağrılır. Düğün çoğu kez Cuma günü başlayıp Pazar günü sabahı gelin alma töreni ile biter. Düğün evinin damına bayrak dikilir. Bayrak direğinin uç noktasına ya bir elma yada horoz başı takılır. Bu törene “Bayrak kaldırma” denir. Düğünde davul zurna köçek üçlüsü gösteriler yapar. Düğün yemeğinin 12 çeşit olmasına dikkat edilir. Cumartesi günü akşamı gelin alayı kurulur. Geline gidecek armağanlar bir siniye konarak öksüz bir çocuğa verilir. Bu sinide gelinin giyeceği giysilerin bir kısmı bulunur. Davul zurna eşliğinde eğlenceli bir biçimde oğlan evine dönülür. Kız evinde kadınlar kına gecesi eğlencesine başlarlar. Genç kız ve kadınlar kına tabağına mumlar yakarak donatırlar. Gelin etrafında oynayarak dönerler. Bu sırada gelin kendisi için hazırlanan sandalyeye hemen oturmaz. Küçük kız kardeşi varsa o oturtulur. Oğlan tarafından verilen armağanı aldıktan sonra yerini gelin ablasına bırakır. Bu arada gelinin eline para verip kapatırlar. Görümce yada eltilerden biri kapanan bu eli armağan vererek açarlar. Gelinin eline kına yakılmadan önce gelini ağlatmak için ağıt yakarlar. Buna “Kına övmesi” denir. Bu sırada gelinin ağabeyi ya da kardeşi oğlan evine arkadaşları ile birlikte misafir edilir. Buna “Kayın gitme” denir. Oğlan tarafı da bu konukların tüm isteklerini yerine getirirler. Bu ağırlama ertesi günü gelin alma sırasında çıkarılacak güçlükleri önlemek için yapılır. Erkekler oğlan evinde sabaha kadar yer içer eğlenirler. Sabaha karşı “Tan Pilavı” yenilir. Tekrar eğlenceye geçilir.

Sabahleyin gelin alayı hazırlanarak topluca kız evine gelin almağa giderler. Hazırlanan çeyiz arabası yüklenirken gelinin kardeşi geline kırmızı kuşak bağlar. Gelin bir odaya -kitlenir. Oğlanın babası duruma göre 100.000 TL.ye kadar kardeş yolu vererek gelinin kitli odadan çıkmasını sağlar. Gelin yakınları ile helalleştikten sonra yakınlarının yardımı ile gelin arabasına biner.

Gelin alayı değişik yollardan gelini oğlan evine getirirler. Bu arada bir mezarlığın çevresinde gelin alayı tur atar. Gelin oğlan evine geldiğinde armağan almadan arabadan inmez. Gelin kapıdan içeri girmeden daha ilk günden başlayarak saygılı, becerikli, uğurlu ve eve bağlı olmasını sağlayacak gelenekler uygulanır.
Örneğin; su dolu bir testinin kırılması, kapı eşiğine çivi çakılması, kapı üstüne konan Kuran’ın altından geçirilmesi, kollarını açan kaynananın kollarının altından geçirilmesi gibi.

Askerliğe alınma:
Kırşehir’de askerliğe alınma dönemi kendine has bir özellik gösterir. Askerliğe alınmayla ilgili “sevk pusulası”nı alan genci önce akrabaları, daha sonra komşuları yemeğe çağırır. Günlerce süren bu yemeklerden sonra muhabbetler başlar, gence asker harçlığı verilir. Daha önce askere gidenler anılarını anlatır, gencin yapacağı işler söylenir. Eğer askere gideceklerin sayısı birden fazla ise hepsi birden yemeğe çağrılır.

Asker adayının uğurlanacağı gün evde bir telaş başlar. Anne ve diğer yakınları yolda yiyeceğini hazırlar ve elbiselerini gözden geçirir. Daha sonra arkadaşları gelir ve genci davul – zurna eşliğinde otobüs terminaline götürürler. Burada davul – zurna ritminde halay çekilir, gence moral verilmeye çalışılır. Anneye asker annesi olması nedeniyle espriler yapılır ve genç herkesle tek tek vedalaşır.

e- Cenaze Törenleri:
Kırşehir ve köylerinde herhangi bir sebeple meydana gelen ölüm olayında camiden, selah. okunarak ölen kişinin kim olduğu duyurulur» Köy ve şehir halkı hangi mevsim olursa olsun, hangi işi yapıyor olursa olsun işleri bırakır, cenaze evinin yakınında bulunan bir komşunun evinden toplanılır.Neler yapılacağı ve nasıl yapılacağı konuşulur. Cenaze sahibi bir köşeye çağrılıp parasal ihtiyacı olup. olmadığı sorulur.İhtiyacı varsa cenaze masrafını karşılayacak kadar para yardımı yapılır (geri ödemek şartıyla). Bu yapılacak işler şunlardır: Beş on kişilik gençlerden oluşan bir gurup ücretsiz olarak mezar kazmakla görevlendirilir. İki kişi çevre il ilçe ve köylere haber vermekle görevlendirilip cenazenin kaldırılacağı yer.tarih ve saati duyurulur. Cenaze sahibinin il dışında yada yurt dışında yakını varsa bu kişi yada kişilerin cenazeye çağrılıp çağrılmayacağı kararı bilir kişilerce kararlaştırılarak cenazenin kaldırılış zamanı ona göre belirlenir.

Bu çalışmalar yapılırken cenaze kadınsa kadınlar arasında, erkekse erkekler arasında hazırlığı yapılır. (Kefeni biçilir, boyuna ip tutulur buna boy ipi denir, ayakları bağlanır, gözleri kapatılır). Cenaze hasta , uzun süreli yatalak, trafik kazası yada benzeri şekilde meydana gelmiş ise özel önlemler alınıp cenazenin defnine kadar en iyi şekilde muhafaza edilmesi sağlanır.

Cenazenin en yakınları bu hazırlıkları yaparken, eğer köyde ise köy halkı akrabası olanda, olmayanda hiç ayrım yapmaksızın her evde köye gelecek misafirlere bir hazırlık yapılır. Kadınlar evlerde yemek hazırlıkları yaparken erkekler köy girişinde gelen misafirleri karşılayarak evlere götürülür.

Her gelen misafirler ayrı ayrı evlerde konuk edilir, yemekleri çayları verilir. Sonra cami hoparlöründen, cenazenin kaldırılacağı anonsu yapılır. Her ev sahibi misafiri ile beraber köy meydanında cenaze namazına katılır. Cenaze yıkanırken başlayıp, mezara defnedilene kadar ölen kişinin varsa çocukları eşi ve yakınları, tarafından ağıtlar yakılır. Cenaze namazı kılınacak yerin yakınına kadar kadınlar cenazeyi takip eder.

Cenaze namazı kılınıp mezara defnedildikten sonra, toplanan cemaat köy meydanında imama Kuran okutturup topluca Allah’tan rahmet dilerler. Çevreden gelen bütün misafirler belli aralıklarla misafir olduğu ev sahibi ile beraber cenaze sahiplerinin yanına varır orada hazır bulunan imama Kuran okutturarak başsağlığı dilerler ve köyden ayrılmak için müsaade isterler. Cenaze sahibi müsaade Allah’tan diyerek misafirleri uğurlamış olur. (gelen misafirler üç-beş dk. oturup kalkmaları gerekir, fazla kalabalık almamaları için).

Cenazenin defin işlemi tamamlandıktan sonra komşuların sorumluluğu bitmez. Yaklaşık üç gün cenaze sahiplerine evinde yemek yapılmaz. Yemek işleri komşular tarafından karşılanır. (buna halk arasında ölü evinde duman tütmez denir. Eskiden yemekler odunla pişirildiği için üç gün odun yakılmaz yemek yapılmaz.duman tüttürülmez adeti devam eder). 3-4 gün geçtikten sonra komşular gelip cenaze sahibine başsağlığı diler ve yapacağı özel işi için müsaade istemiş olur. Böylece köy halkı normal işine başlamış olur.

Bu gibi olaylar ve akrabalar, komşular arasında birlik beraberlik ve kaynaşmayı sağlar. Çevre köy il ve ilçelerden gelen eş dost ve misafirler arası görüşmeler tazelenip dostluk ve dayanışmayı güçlendirir. İnsana ölümünden sonra bile saygı gösterme alışkanlığı artar.

Kırşehir’in Kalıplaşmış Sözleri

a- Atasözleri
- Tırnağın varsa başını kaşı
- Ayranı yok içmeye, At ile gider s…..maya
- At binenin kılıç kuşananındır.
- Attan inip eşeğe binilmez
- Anasına bak kızını al,kenarına bak bezini al.
- Ana gibi yar olmaz, Bağdat gibi diyar almaz
- Ağlarsa anam ağlar gerisi yalan ağlar
- Erkek eşeğin sıpası olmaz.
- El elin eşeğini türkü çağırarak ararmış,
- Kılda keramet olsa keçiler evliya olurdu,,
- Koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derlermiş.
- Keçinin şaşkını suyu pınarın gözünden içarmiş0
- İtin ayağını taştan mı esirgedin?
- İti an deyneği hazırla.
- Sürüden ayrılanı kurt kapar.
- Ayıdan dost gavurdan dost olmaz.
- Taş olduğu yerde ağırdır.
- Ateş düştüğü yeri yakar.
- Ateş olsa cürümü kadar yer yakar.
- Çingeneyi bey yapmışlar,önce kendi babasını kestirmiş.
- Ummadık taş baş yarar
- Asıl akmaz bal kokmaz,kokarsa yağ kokar,aslı ayrandır.
- Kılavuzu karga olanın burnu b…tan çıkmaz.
- Erkan kalkan yol alır,er evlenen döl alır.
- Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yer
- Dağ dağa kavuşmaz,insan insana kavuşur.
- Görmediğin oğlu olmuş çekmiş ç……nü koparmış.
- Meyveli ağcı taşlayan çok olur
- Bitli baklanın kör alıcısı olur.
- El öpmekle ağız kirlenmez.
- Oturduğu ahır sekisi çağırdığı İstanbul türküsü.
- Soğuktan ve soysuzdan kendini koru.
- Eşek elin,zerdali emanet»
- Her şey incelikten, insan kabalıktan kırılır.
- Yatan öküze yem verilmez.
- Sen okuyup adam olana kadar, dağdaki tavşan zabit katibi olur.
- Yiğit at kendine kamçı vurdurmaz»
- Boyumca buldum, huyumca bulamadım
- Rağbet iki başlıdır.
- Öfkeyle kalkan zararla oturur

b- Mahalli Deyimler:
- başını bağlamak: Evlendirmek
- başının etini yemek: Çok konuşmak, ilenmek
- gavur parasıyla on para etmemek: hiçbir işe yaramamak
- oğul balı gibi tatlı olmak: çok sevilmek
- tadı azmak: tatlanmak
- turnayı gözümden vurmak: şansın çok iyi gitmesi
- yağ döküp yalamak: temizlemek, temiz tutmak
- ahı yerde kalmamak: yapılan kötülüğün cezasını çekmek
- ahiret sorusu sormak: ayrıntılı zor sorular sormak
- bağrı yufka: yufka yürekli, merhametli
- bürbür bükülmek: bir şeyden mahçup olmak
- eme seme yaramak: işe yaradığı kabul edilmek
- haşat olmak: hurda haş olmak
- göğ keçi oğlağı olmak: ayrıcalıklı olmak

KIRŞEHİR YÖRESİ BİLMECELERİ
c- Bilmeceler
+ Yağlı kaşık duvara yapışık (kulak)
+ Küçük al yastık, içine un bastık (iğde)
+ Kıllı ağzını açtı, çıplak içine kaçtı ( yün çorap )
+ Kat kat döşek, bunu bilmeyen eşek ( lahana )
+ Bir küçücük fıçıcık, içi dolu turşucuk ( limon )
+ İstanbul’da süt pişer, kokusu buraya düşer ( Mektup )
+ Yer altında kitli sandık ( mezar )
+ Çin çin hamam, kubbesi tamam, bir gelin aldım babası imam ( minare )
+ Benim bir gelinim var gidenin gelenin eteğini öper ( minder )
+ Çarşıdan aldım bir tane eve geldi» bin tane ( nar )
+ Tıngır elek tıngır saç, elim hamur karnım aç ( oruç- Ramazan )
+ Ağzı aşağı mor t…..ğı, bunu bilmeyen gavur eşeği ( patlıcan )
+ Ağacı oymuşlar, içine bülbül koymuşlar ( radyo )
+ Bilmece bildirmece el üstünde kaydırmaca ( sabun )
+ Dağdan gelir taştan gelir, eğri büğrü yoldan gelir ( sel )
+ Parasını el alır, dumanın yel alır ( sigara )
+ Sıra sıra odalar birbirini kotralar ( tren )
+ Elemez, melemez ocak başına gelemez, gelse bile duramaz ( Yağ )
+ Akşam serilir, sabah dürülür ( yatak )
+ Yer altına yağlı kayış ( yılan )
+ Biz biz idik yüz bin tane kız idik gece oldu, dizildik sabah oldu, silindik ( Yıldız )
+ Dışı katık, içi kütük ( zeytin )
+ Yedi delikli tokmak, bunu bilmeyen akmak ( Baş/Kafa )
+ Nar, nar diz boyunca kar, uçtu keklik kaldı dilber ( başak )
+ Altı tahta üstü tahta içinde bir kanlı kahpe ( bıçak )
+ Dağdan gelir sekerek, kuru üzüm dökerek ( keçi )
+ Altından yer, üstünden sıçar ( rende )
+ Çit çit hamam kubbesi tamam bir gelin aldım babası imam ( saat )
+ Yol üstünde sarı çenber ( sidik )
+ Çarığımı çattım, pencereye attım ( terazi )
+ Yer altında sakallı hoca / soğan )
+ Dam başında küreği, güp güp eder yüreği ( hırsız )
+ Metelim var metten sakalı var etten şimdi gelir görürsünüz, güle güle ölürsünüz ( hindi )
+ Dağdan gelir davara, kuyruğunun ucu kara ( yılan )

Dualar:
Elin ayağın dert görmesin
Hacı kahvesi olsun
Hayır diyelim hayır olsun
Koşa yaşa
Su gibi aziz ol
Tekerine daş değmesin
Telli duvaklı gelin olasın
Geçmişlerinin canına değsin
Muhanede muhtaç olma
Kolay gelsin
Darısı gençlerin başına
Yattığın yer nur olsun
Allah ikinizi bir yastıkta kocatsın

Beddualar:
Adı batasıca
Ciğerlerinden tutul
Dizine gözüne dursun
Allah ondurmasın
Düğünsüz derneksiz gelin olursun inşallah
Atının anlına güneş doğmasın
Allah senin yüzünü bir daha göstermesin
Boyu devrilesice
Boğazına dursun
Cehennemin dibine gidesice
Ilgıt ılgıt eriyesice
Gadalarımı alasıca
Gavur gadalarından gidesice
Kanlar kusasıca
Türemeyesice

Kırşehir’in Yöresel Şiirleri

a) Ağıtlar

“Kocasının ölümü üzerine çocuk yaştaki kaynına varması için zorlanan gelinin yaktığı ağıt”

Evimizin önü guyunun başı
Başıma değdi de süvenin daşı
Bana gelin gaynına var dirler
Benim gaynim Selif’ imin yoldaşı

Genç yaşında felek büktü belimi
Elimden alalıda nazlı yarimi
Ellerin içinde gırdı dilimi
Dulluğu serime verdim yareler

Bağına vardım da eğilmiş dallar
Sekiz ay yatmış da incinmiş kollar
Bana gelin gel gaynına var dirler
Gaynımda oğlumun arkadaşı

Kırağı geldide gülümü soldurdu
Kahbe felek güllerimi aldırdı
Kime ne diyim de neyleyim
Kaynımı örtümü gece kondurdu

Zabahda esiyo baharın yeli
Elimde gitdi de kimlerin yeri
Kıramam da babam ben seni
Nasıl varayım da gaynıma eller.

(Özdemir, Kırşehir / Mucur Daloku Köyü)

BİLAL’İN ARİF AĞIDI

“Kırşehir’ in Dalakçı ve Künbet köyleri arasındaki arazi kavgasının en büyüğü 1954 yılında olmuş ve Arif vurularak öldürülmüştür.”

Gavga gurduk çiğdenliğin başına
Yuvan Hoca fitil goydu döşüne
Zalim düşman ne düşüyon peşine
Ölmez diyi daş vurdular başıma

Büyüdün Ferzi’ mi alsın ganımı
Bir vatan uğruna verdim canımı

Gavgayı gurduhda Seyfe’ nin sağı
Dört oğlunun biri Feran ufağı

Büyüdün Ferzi’ mi alsın ganımı
Bir vatan uğruna verdim canımı

Harman yerinede harman döğmeyin
Mezarimin baş daşını çekmeyin
Garip diyi göz ardına atmayın

Büyüdün guzumu alsın ganımı
Bir vatan uğruna verdim canımı

Gözlerim mahsun galır ocahta
Mor goyunum meler gelir sıcakta
Dört oğlumun biri Ferzi gucahta

Büyüdün guzumu alsın ganımı
Bir vatan uğruna verdim canımı
Kesin burada düşmanların yolunu

(Özdemir, Kırşehir-Dalakçı Köyü)

“Nişanlısı askerde ölünce bir başkası ile evlendirilmek istenen Meryem kızın ağıtı”

Kaleden çıktım da sağıdır selamet
Başköy’ e geldim de koptu kıyamet
Askerin gelini kime emanet
Meryem’ im Meryem’ im aslan Meryem’ im
Ağ toprak altında yaslan Meryem’ im

Kaçarken bağlaması dolaştı
Zalim toprak arkasından ulaştı
O selvi saçları saça dolaştı
Meryem’ im Meryem’ im aslan Meryem’ im
Topraklar altında yaslan Meryem’ im

Ağ toprağı bir boz duman yürüdü
Kazmayı küreği alan yürüdü
Gelmeyin Başköylüler derdim varidi
Meryem’ im Meryem’ im aslan Meryem’ im
Topraklar altında yaslan Meryem’ im

Bir dam yaptırmış temeli dışa
Çalışma Bilalim emeğin boşa
Eyvah Meryem’ im yandım ateşe
Meryem’ im Meryem’ im aslan Meryem’ im
Topraklar altında yaslan Meryem’ im

(Kaman-Başköy)

“Kaynana ile geçimsizliği yüzünden eşi ile birlikte hamile olarak intihar eden Yeter ile Ali’ nin ağıtı”

Ali’ nin gözleri koyun alası
Yeter’ in gözleri kömür karası
Bunların sebebi ümüş halası
Aman Ali’ m dur demedim mi?
Koynumda bebeğim var demedim mi?

Tekdeki bağına düşmüş alaca
Evinden kalkıyor kanlı salaca
Salın Kemal’ imi gitsin ilaca
Aman Ali’ m dur demedim mi?
Karnımda bebeğim var demedim mi?

Şosenin altında bir çifte mezar
Maşallah deyimde değmesin nazar
Mezarın içinde bir katip gezer
Aman Ali’ m dur demedim mi?
Koynumda bebeğim var demedim mi?

Mezarın üstünde güller bitecek
Altı ayı kalmış günü yetecek
Gencecikken ömürleri bitecek
Aman Ali’ m sana dur demedim mi?
Karnımda bebeğim var demedim mi?

(Kaman / İsahocalı Kasabası)

Kırşehir Anlatmaları…..

a- MASALLAR
Bilinmeyen bir yerde, bilinmeyen şahıslara ve varlıklara ait olayların macerası, hikayesi anlamına gelen masal anonim halk edebiyatı mahsullerinin En yaygın olanıdır.Masalcı insanlar, hayvanlar, bitkiler ve maddi unsurlardan Meydana gelen masal kahramanlarını, zaman zaman eski inanç, din, kültür ve Medeniyet unsurlarından gelen malzemelerinin kompozisyonu içerisinde dinleyicisi ile okuyuyucusuna “hikaye”, “dram”, Fıkra” biçiminde anlatır.
Anlatan : Hakkı ÜNLÜ
Yaş : 68
Merkez Dedeli Köyü

Bahçe Masalı: Evvel zaman içinde , galbur saman içinde bi bahçe varımış, amma ne bahçeyimiş, bi ülke varımış amma ne ülkeyimiş, ülkedeki bahçede türlü türlü yemişler, çiçekler, ağaçlar dört mevsim açar, etrafı cennete çevirirmiş.Çiçeklerin kokusu bir günnük yoldan alınır, bahçenin güzelliği dillerde dolanırmış.Patişahlar, vezirler, paşalar bu bahçeyi bilir, buruya gelip eğlenmek isderlermiş.Öten binbir çeşit guş varımış, ağaçların dalında. Şarhılar birbirini tamamlarımış.Renkleri birbirine benzemez, şekilleri binbir çeşidimiş.

Bu bahçenin tam ortasındaki bir küçük evde, bir baba-gız yaşarmış. Annesi yıllar önce ölünce genç gizi babası büyütmüş, bi didiğini iki etmemiş, varını yoğunu ona vermiş, ohutmuş, öğretmiş, iş için işçi, aş için aşçı dutmuş. Türlü hocalardan binbir maharet öğretmiş.Bütün bunları öğrenen giz ise, aşa gücü yitip ondördünde ceylan gibi bi giz olunca bütün işçiyi, aşçıyı govmuş, evinin gizi olmuş.Öğrendiği her seyide bi güzel yapar olmuş.Olmuş ya; ümide yedi cihanda duyulur olmuş.Bu gitmiş Patişahlar patişahının oğlu Mısdafa’nın gulağına duyulmuş.Patişahlar patişahı Mısdafa rüyasında her gün bu gizi görüyomuş.Bu duruma dayanamamış.Gitmiş anasının, babasının elini öpmüş, atına atladığı gimi yola düşmüş.Sora sora Bağdat bulunur hesabı, gelmiş bu güzel bahçeye dayanmış.Mısdafa’ynan beraber yola çıhannarın çoğu dönmüş, altı aylık yola dayanamamışlar, bazıları gaybolmuş, bazılarıda yolda ölmüş. Derken bi yorgun atınan oğlan galmış yalıız.Guşların sesi, genç gizin neşesiy-nen garışıp şarhı söylüyollarımış.Evin gapısm çalmış genç Mısdafa.Gapının çalmasını duymamışlar.

Mısdafa eyle öfkelenmiş, eyle gızmışki.. .Sonunda bütün gızgınnıyıynan bağırmış.O anda bütün guşlar susmuş, şarhı durmuş, genç giz sessizce gapıyı açmış.Mısdafa içeri girmiş.Girmesine girmişde gizin o güzelliğini görün-düşüp bayılmış.Gızı umduğundanda güzel bulmuş.Melekler bile gızın güzelliğini gısganırmış sanki.Gızcağız ne yapacağını şaşırmış.Genç bi deligannı dizlerinde mışıl mışıl uyyo, herkes olacağı bekliyomuş.

Dağlara ava giden gızm babası eve gelipde, atı bahçe gapısında görünce çoh gorhmuş.O heycannan içeri doğru goşmuş.Goşmuşda, gapıyı açıh goymuş.Yıllardır gapıyı gözetliyen çingene gızıda bunu fırsat bilip bahçiye girmiş.Başlamış gızınan oğlanı gözetlemiye.Babası durumu gızından sormuş.Gızda annatmış.Baba gızdan durumu öğrenince susan guşlar öter, solan güller tüterse bu oğlan ayılır, değilse gıyamete gadar uyur dimiş-ler.Genç giz oğlanın başını çayırlara goymuş, eline süpürgeyi almış bi yandan şarkı söyler, bi yandan da ev süpürürmüş.O anda guşlar ötmüş, güller tütmüş, sular ahmış.Ahmış amma gızm meşguliyetinden faydalanan Çingene gizi oğlanın başını gucağına almışmış.Oğlan gözünü açar açmaz Çingene gizini görmüş.Oğlan “Eh benim gördüğüm beyle değildi amma ya Nasip” demiş razı olmuş.Oğlan “Sultanım dileğin nedir diye”gıza sormuş. Çingene gızı:”Şu evde oturan giz çok kötüdür, benim çocuhluğumdan beri düşmanımdır, ne zaman benim yüzüm gülse beni ağladır.Sermen aramıza girer diye çoh gorhuyom”demiş.O sırada oğlanın uyanıp gendine geldiğini gören genç giz ne gadar dil dökdüysede inandıramamış.Patişahın oğlu gizin babasınada inanmamış.Çingene gizinin yalanıynan oğlan gızınan babasını bağlamış.

Giz bağlanır bağlanmaz da güller solmuş, guşlar susmuş,sular ahmaz olmuş.Patişahın oğlu ne olduğunu annıyamamış.Sanki her şiyin üzerine ölü toprağı serpilmiş.Uzun zaman geçmiş.O güzelim bahçe gurumuş yoh olmuş. Oğlanda bu durama çoh merahlanmış.Çingene gizi durumu açıhlamah zorunda galmış”Bu bahçe benim için yoh artık, ben senin olunca bahçe soldu.Hadi gidip senin sarayında yaşıyalım” diyip oğlanı gandırmış.Hazırlıhlar yapılmış, tam yola çıhacahlarında genç giz üzüntüsünden hemi ağlayıp, hemide dertli bi şarkı söylemiye başlamış.O anda olannar olmuş, guşlar ötmüş, güller yeniden tütmüş, sular akmıya, heryir şenlenmiye başlamış.Patişahm oğlu Mısdafa’da pek akılsız da değilmiş hani.Durumu annayınca hemen goşmuş, genç gizi ve babasını gurtarmış.Çingene gizi da bu durumda canını zor gurtarıp gaçmış.Patişahın oğlu gizi alıp, ülkesine getirmiş.Gırh gün gırh gece düğün yapmışlar.Bu gençler ömür boyu mutlu bi şekilde yaşamışlar.Onnar ermiş muradına biç çıhalım kerevetine.Darısı tüm sevennerin başına.

b-EFSANELER
Karakurt Kaplıcası Efsanesi:
Kırşehir’in 15 km batısındaki Emirburnu dağının eteklerinde Karakurt derler bir kaplıca vardır. Geçimişi çok uzaklara gider. Dört mevsim hastaların taşındığı kaplıcada tedavi edilmeyen illet yoktur.

Bir zamanlar Kırşehir Beyi’nin oğlu çaresiz bir hastalığa tutulmuş, her tarafı akar, kokar olmuş. Doktorlar ne yaptıysa fayda etmemiş. Beyin, umudu kesilmiş. “Bari gözümün önünde öleceğine götürün bir dağa bırakın orada ölsün. Göz görmeyince gönül katlanır.” demiş. Çocuğu alıp Emirburnu Dağı’nın eteklerine bırakmışlar. Elbette burada kurtlar kuşlar parçalarda o da bu illetten kurtulur. Çocuk yapayalnız kol bacak tutmaz başına geleceği beklerken, akşama doğru bir kurt görünmüş. Kurdun karnı kemiklerine yapışmış, uyuzdan tüyleri dökülmüş, her tarafı cerehat içindeymiş. Sürüne sürüne dağın eteğindeki bataklığa girmiş, çamura bulanmış, çıkmış.Ertesi gün yine bataklığa gelmiş, çamura girmiş. Derken iki gün sonra canlı kanlı bir kurt olarak ayağa kalkmış, uzaklaşıp gitmiş. Kurdun her hareketini izleyen oğlan, bu çamurdan bir keramet olsa gerek diyerek o da sürüne sürüne bataklığa girmiş. Çamurları yüzüne, gözüne sürmüş, bir köşede kaynayan sudan içmiş. Biraz sonra vücudunda bir dirilik – canlılık duymaya başlamış. Bir – iki gün derken ayağa kalkmış, yürümüş. Üçüncü günde Kırşehir’in yolunu tutmuş. Babasının kapısını çalmış, görenler şaşırmış; gözlerine inanamamışlar. Çocuk olanı biteni anlatmış. Bey de bataklığı bir kaplıca haline getirerek üzerine bir kubbe, yanına da bir mescit yaptırıp hizmete açmış. Adına da Karakurt Kaplıcası demişler.

Kurbağların Ötmeyişi Efsanesi:
Ahi Evran-ı Veli, Hacı Bektaş-i Veli ve Kaya Şeyhi’nin aynı tarihlerde Kırşehir ve çevresinde yaşadığı bilinmektedir. Ahi Evran ve Hacı Bektaş, ara sıra gerek Kırşehir’de ve gerekse Hacıbektaş’ta bir araya gelirler, sohbet ederlermiş. Konuşmaları genellikle Anadolu’nun sorunları üzerine olurmuş. Bu sohbet toplantılarından birisinin yine Kırşehir’de yapılması kararlaştırılır. Hacı Bektaş, Ahi Evran ve Kaya Şeyhi î Ömer Efendi, Ahi Evran Mahallesindeki (şimdiki Kılıçözü Çayı’nın) çayırlık bir yerinde sohbet , ederlerken kurbağa sesleri o kadar çoğalmış ki, birbirlerinin seslerini duymaz hale gelmişler. ‘ Bunun üzerine bir rivayete göre de Ahi Evran-ı Veli’nin söylediği iddia edilen birisi ırmağa karşı el kaldırarak “Susun ya mübarekler, ya siz konuşun ya biz konuşalım” demesi üzerine kurbağaların sesi kesilir. O gün, bugün Kırşehir’den geçen Kılıçözü Suyu etrafında kurbağalar öttüğü halde, Ahi Evran Mahallesi değirmen civarında yüzyıllardır kurbağa ötmediği bilinmektedir.

Kalehöyük Efsanesi:
Kalenin çok eski yıllarda bataklık olduğu rivayet edilmektedir. Zamanın beyinin oğlu atıyla birlikte bataklığa girer ve bir daha çıkamaz. Bunun üzerine zamanın beyi bu bataklığın kurutulmasını ister. Bütün halk seferber olur. Kağnılarla taş, toprak taşınarak bataklık olduğu rivayet edilen yeri doldururlar. Hala halk arasında İlimizde Cemele (Çayağzı) kasabasının 15 kağnı, başka bir köyün de 30 kağnı borcu olduğu söylenmektedir.

Kırşehir’in Halk Ozanları ve Eserleri

Aşık Said (1835 – 1910)
Aşık Said 1251 (1835) yılında Kırşehir’in Toklumen köyünde doğmuştur. Değirmencioğulları denen bir aileden gelmektedir. Şairimiz okuyup yazmayı önce köyün hocasından öğrenmiş, sonra 18 yaşlarında Kayseri’ye giderek iki buçuk yıl medrese eğitimi görmüştür. Kırkbeş yaşına kadar sazını ilhamlarının dili haline getiren Aşık, bu yaştan sonra çok sevdiği sazını bırakmıştır. Aşık Said bugün bağlama tellerinden dökülen türküleriyle yaşayan ozanlarımızdan birisidir. Türkülerinin çoğu radyo-televizyon repertuarlarında çalınıp söylemektedir.EL KIZILIRMAK

Şu yalan dünyaya geldim geleli
Ömrüm dert gölünde sal Kızılırmak
Gamdan kurtulamam kendim bileli
Sen de benim gibi kal Kızılırmak
Kızılırmak coşar coşar çağlarsın
Aylar geçmez bağırcığım dağlarsın
Ah vah alma bir gün yanar ağlarsın
Kayığıma yol ver al Kızılırmak

Nereden gelirsin Hint’den Yemen’den
Korkum geçmez senin gibi zalimden
Aldın sahanımı alnı elimden
Bundan kelli olmaz ol Kızılırmak

Köpürür taşarsın benzersin kana
Kıvrılı çevrili giden bir yana
Tabiatın senin kıyarsın cana
Ne kötü huyun var sel Kızılırmak
Engin öter şu Irmağın kuşları
Yanar durur ciğerimin başlan
Önüne yığılsa köyün taşları
Ahdim gitmez sen del (i) Kızılırmak

Der Said çok coşma- burulun bir gün
Akıbet ah çeken yorulun bir gün
Bağlarlar bendini durulun bir gün
Yeter kuruyası el Kızılırmak

Aşık Hasan Nebioğlu (1902-1988)
Nebioğlu, 1902 yılında ilimiz Mucur ilçesi Geycek köyünde doğmuştur. Babası Karacakürt aşiretinin “öleler” sülalesine mensup Yusuf Efendi’dir. Aşığın, adı Hasan, nüfusta soyadı Ertuğrul’dur. Fakat aşığın büyük dedesinin ismi Nebi olduğundan çevrede “Nebioğlu” olarak bilinmektedir. Ummi olan aşık, küçük yaşlarda yetimliğini dile getiren güzellikler üzerine irticalen şiirler söylemeye başlamıştır. Yirmibeş yaşına kadar bu özelliğini sürdüren aşık, daha sonraları dini destanlara merak sarmış ve bu duygular üzerine şiirler söylemiştir.

KIRLANĞIÇ DAĞI DESTANI

Kırlangıç Dağı’nın sordum yaşını
Güneşte parlamış çakıl taşını
Açsan ağzını da saysam dişini
silsilen nerede bildir kırlangıç

Budak eteğinde Geycek döşünde
Eser poyraz eksik olmaz başında
Bir bilenden var sual et yaşında
Silsilen nerede bildir kırlangıç

Obruk köyü alır poyraz yelini
Mor sümbüllü çiğdem tutmuş belini
Açmadım senin gönül dilini
Senin halini ben övem kırlangıç

Kayaların benzer saraya köşke
Biter lale sümbül kokusu başka
ne kadar del olsa getirir aşka
kokar burcu burcu gülün kırlangıç

Sen yüce bir dağsın bilirsin
Hak1ki Kendine yar ettin
Hasan Aşıkı Mekke,Medine’den getirdim koku
Kokar burcu burcu gülün kırlangıç

ÂŞIK BOYACI ( Esat Hüseyin Canıtez) (1914 – 4 Şubat 1990)
“Âşık Boyacı” mahlası ile şiir yazan halk ozanı Esat Hüseyin Canıtez’in 3.500′dcn fazla millî, dinî ve mahallî şiiri bulunmaktadır. Kırşehir’de doğan Âşık Boyacı, ilk ve ortaokulu burada okudu. Çeşitli mesleklerden sonra, “boyacılık” (tabela) yapmaya başladığı için çevresinde “Âşık Boyacı” diye anılır. Ünlü ve güçlü ozanın “Kalbimin Işıkları”, “Bayrak ve Toprak” ve “Türk Oğluyum Türk Oğlu” adında üç şiir kitabı yayınlandı.

KIRŞEHİR’İM

Adına tadına kurban olduğum
Her yanın gir cennet, gül pare pare.
Bilmedim seninçin benden nolduğum
Akar gözlerinden sel pare pare.
Ne kadar güzelsen öyle kadersiz
Ne kadar zayıfsın gözlerin fersiz
Senin, benim günüm geçmez kedersiz
Üstümüz bulutlu, yer pare pare.

Dulmusun, yetim mi, süslenemessin,
Hani evlatlarına seslenemessin,
Sen kendi başına beslenemezsin,
Tutamam kolundan el pare pare.

Noldu, sana böyle anam Kırşehir,
Nedir bu çektiğim çile ile kahir,
Tertemiz havan, suyun, panzehir
Akar derelerden sel pare pare.

Meyven sebzen boldur, alan bulunmaz,
Haritada adın güzel okunmaz,
Uzanıp bir el de sana dokunmaz,
Öter bülbüllerin gül pare pare.
Kındam’ın bir alem, Bağbaşı’n bir başka,
Dinekbağı düşürür herkesi aşka,
Ahi Evran ile ya Aşık Paşa,
Gece karanlık yol pare pare.

Tarihine baktım, binleri yazar,
Bağrına kazılmış bir ulu mezar,
Eliboş yiğitler kahvede gezer,
Açar çiçeklerin gül pare pare.

Her hafta yazılır Boyacı ahi,
Yarabbi nedir ki, yurdun günahı,
Perişan yatıyor şehirler şahı,
Vaziyet böyledir, hal pare pare

Dadaloğlu
1790 – 1876 yıllarında yaşamış avşar aşiretindendir. Kültür ve Turizm Bakanlığı 1986 yılında aldığı kararla Türk büyükleri arasında kabul etmiştir. Göçebe hayatı yaşayan Dadaloğlu bunu şiirlerine yansıtmıştır.

Aşık Musa’nın oğlu olduğundan ilk dersini babasından almıştır. 130 şiiri günümüze ulaşmıştır. Temiz Türkçesiyle ahenkten ahenge atlayan dili, onu halk tarafından gönülden benimsenmesinin en büyük faktörüdür.

GÖRESİM GELDİ

Çok göresim geldi Binboğa seni
Ne hoş olur baharınan yazınan
Dirgen dağı, Koç Dağının dengidir
Ördeklerin çağırışırdı kazınan

Ne kara yazılmış anlıma yazı
Varsakda aşiret tanımaz bizi
Sarızdan aşağı Yalakın düzü
Sağmalların yayılırdı, yozunan

Kuru çaydan Deliceyi aşalım
Çapanoğlu eteğine düşelim
Elbistanlı kızla helalleşelim
Çok ekmeğin yediğim tuzunan

Dadaloğlum der bu nasıl haldir
Seneler sayılmaz kaç tane bıldır
Ayını bilmiyom tam dokuz yıldır
Puşt Osmanlı duralaştı bizinen

DURSUN KAYA (1934 – …)
Kırşehir’e bağlı Kaman Ilçesi’nin Hamit Köyü’nde (şimdi kasaba oldu) doğdu. 9 kardeşin en küçüğü olan Hamitli Aşık Dursun Kaya okumamıştır. Dünya görüşü geniş olan aşık, köy yerinde pekçok işi denemiş, bir zaman Kırıkkale’ye göç ederek orada bakkallık yapmıştır. Alım-satım işleriyle uğraşmış; bakkallık, çerçilik, celepcilik (mal alıp satma), çiftçilik, avcılık ve daha pekçok işle uğraşmıştır. 7 çocuk babası olan aşığın okumaya ve okutmaya karşı ilgisi oldukça fazladır. Halen Hamit Kasabası’nda çiftçilikle uğraşan Âşık Dursun Kaya, şiir yazmaya devam ediyor. Âşık Kaya’nın 4 şiiri mahalli sanatçılar tarafından plaklara okunmuştur.

GİDİYOR

İnsanlar mı değişti, bilmem ki zaman
Dünyada bir yarış tutmuş gidiyor
Küçükler büyüğe diyor el-aman
Güçlüler güçsüzü yutmuş gidiyor.

Ahir zaman mı yakın,aman ne oldu?
Her taraf fitne, ficirlik doldu
Evlat da babaya- tokatla vurdu
İyiler kötüye uymuş gidiyor.

Kızlar anasına boya aldırır
Oğul baba ile kadeh kaldırır
Sarhoş olmuş birbirine saldırır
Nice nice canlar batmış gidiyor.

Önceleri iş bitirmek var idi
Dairelerde zengin fakir bir idi
Şimdi faiz, rüşvet aldı yürüdü
Herkes kendince bir yol tutmuş gidiyor

Rezalet her yerde kükreyip taştı
Silahlı saldırı sınırı aştı
Büyükler kalmadı,lâf ayağa düştü
Yalanı esseha katmış gidiyor.

Ne dersin Âşık Dursun böylesi işe
Bu dünyada ne kadar yaşarsan yaşa
Bütün emeklerin beyhude,boşa
Her şeyin bu dünyada atmış gidiyor.

Kırşehir’in Yerel Sözcükleri…

Açacak: anahtar
alaşa: çok konuşan, olur olmaz şeylere karışan
anaç: karşılık
astar: tavan
ayıtlamak: temizlemek
basma: tezek
başangı: yaramaz, haylaz
belermek: (göz için) akı iyice belirecek biçimde açılmak
bıldır: geçen yıl, bir yıl önce
bolalmak: bollaşmak
börtlemek: haşlamak
cabadan: bedavadan
cağ: lavobo, banyo
camadan: yelek
cırmık: tırnak izi
cücük: civciv
çalgeçir: çataliğne
çalma: kibrit
çalkamaç: ayran
çekişken: kavgacı
çelen: ev saçağı
çıkla: tümden
çitil: çalı çırpı
dal: arka, sırt
delme: yelek
deşirici: dilenci
dilmek: yarmak
direşmek: sözünden veya kararından dönmemek
ditmek: parçalara ayırmak
divlek: kalın kabuklu olgun kavun
dolukmak: ağlayacak duruma gelmek
dulda: kuytu yer
ekemiş: çok bilmiş
ekşimek: surat asmak
elekçi: çingene
essah: doğru
felfellemek:
afallamak, şaşırmak
frengi: büyük anahtar
gebeş: karnı şiş olan
gınnap: siçim
gızınmak: ısınmak
gidi: ahlaksız
gostak: kibirli, kendine çok güvenen
gülük: hindi
harım:
sebze ve meyve bahçesi
havkırmak: kükremek, üzerine atlamak
hedik: kaynatılmış buğday
ipdi: ilkönce
işmar: El, göz veya baş ile yapılan işaret
kaaam: akraba
kağşak: eskimiş, gevşemiş
karakmak: Susamak
kelik: boğazlı çocuk ayakkabası
kepir: çorak, verimsiz toprak
keskenmek: elini kaldırıp vuracak gibi yapmak
köper: tarla sınırı
kurk: kuluçka
lapacı: Vücutça toplu ve iri olmasına rağmen direnci zayıf olan
maplak: ateş küreği
memişhane:
ayayolu, abdeshane
mertlemek: zıplamak
müdare: ihtiyatan dolayı göz yumma
nakıs: ters, aksi
oflaz: yaptıklarıyla övünen
okuntu: davetiye
ölük: canlılığını yitirmiş, halsiz
örk: hayvanları çayıra bağlamaya yarayan kalın ip
ötürmek: ishal olmak
pahıl: cimri , hasis
pece: pencere
pisik: kedi
porsumak: bozulmak
puhara: baca
pürçüklü: havuç
püsen: kırağı
sasımak: kokuşmak
sındı: makas
sıracalı: hastalıklı
sırıntı: dokunmuş bez parçası
sızgıt: kavrulmuş et, kavurma
sokum: lokma
söğürme: pirzola
süymek: yeniden çıkmak
takanak: alacak, borç
talaz: dalga, kasırga
tap-tapı: takunya
tıngırdak: küçük çan
tosulamak: emeklemek
tuman: dal, şalvar
tuturuk: ateş tutuşturacak çalı çırpı gibi şeyler
üzlük: topraktan yapılmış küçük kulpsuz çömlek
verev: çapraz
verep: rampa
yadırgı: yabancı
yağlık: büyük mendil
yorak: deri parçası
yülümek: traş etmek
zöhür: sahur
zukga: dayak