GeziyoruZ

BİZİMLE GEZMEYE VAR MISINIZ??

Manisayı Gezelim Manisa Turizmi


Manisa, İstanbul-İzmir arasında gidip gelenlerin içinden geçip gittikleri ve pek farkına varmadıkları bir ilimiz. Ankara-İzmir yolu da Manisa’nın merkezinden değil ama ilçelerinden geçiyor. Yolun kenarında otobüsten büyük bir uygarlıktan kalan Sart’ı görüyoruz da geçip gidiyoruz. Kula’nın evlerini hep duyuyoruz da bir gidip görmüyoruz nedense.

Bu kez bir değişiklik yapmanızı ve Manisa ve çevresine biraz zaman ayırmanızı istiyoruz.

Kentin ilk kuruluşu M.Ö. 1194 yılına kadar eskiye gidiyor. Balıkesir yöresinde yaşayan Magnetler Troya Savaşları sırasında gelip buraya yerleşmişler. Sonra Lydia, Pers, Makedon, Roma ve Bizans egemenliklerini yaşamış. 1313’de Saruhan Beyliğinin eline geçmiş ve 77 yıl öyle kalmış. 1390’da Yıldırım Bayezıd tarafından Osmanlı topraklarına katıldı. Sonra tekrar Saruhanlıların ve 1410’da son ve kesin olarak Osmanlı egemenliğine girdi. Magnisa olan adı Manisa’ya dönüştü. Beşi sonradan padişah olan 16 veliaht Manisa’da valilik yaparak devlet işlerinde “stajını” yaptı. Fatih Sultan, Kanuni Süleyman gibi büyük padişahlar da bu şehzadelerin arasındadır. Bu nedenle Manisa “Şehzadeler Şehridir.”

Şehrin güneyinde 3 km uzaklıkta, Sandık Tepedeki Manisa Kalesi kenti kuran Magnetler tarafından yapılmıştı. İskender’in hazinesi bir dönem bu kalede korunmuştu. İç kale eski kalenin yıkıntıları üzerine 1222’de Bizans tarafından yapıldı. Osmanlılar döneminde de onarım gördü. Kale içerisindeki cami Fatih Mehmet tarafından yaptırıldı.

Cami ve Türbeler

Minaresinden mesir macunu atıldığı için mesir Camisi denilen Sultan külliyesi ve camisini 1522’de Yavuz Selim’in karısı yaptırdı. Sultan Camisi’nin karşısındaki Muradiye Camisi (1583-1586) Mimar Ali Ağa tarafından yapıldı. Üstün mimari değerinin yanında kapısının ağaç oymasının güzelliği ile dikkat çekicidir. Kentteki en eski Osmanlı eseri Çeşnigir Camisidir. Osmanlı öncesi Saruhanlı eseri Ulu Cami de kentteki en eski islam yapısıdır. (1366) Çarşı mahallesindeki cami Fatih Mehmet’in azatlı kölesi Sinan tarafından yaptırıldı. (1474) Hükümet Meydanındaki Hatuniye Camisi 1471-1511 yılları arasında, Mutlu Mahallesindeki İvaz Paşa Camisi 1484’de yapıldı. Kentte çok sayıda türbe de bulunmaktadır.

Kentin 5 km doğusunda Akpınar mesiresinin yakınında bulunan Kybele Kaya Kabartması düzkaya üstünde, oturan bir kadını tasvir etmektedir. Büyük figürün boyutları 8 x 10 metredir. Açıkhavada olduğu için korozyonla yıpranmış fakat silindirik başlığı, iki elini göğsünde kavuşturmuş olması gibi özellikleri seçilebilmektedir. MÖ 13. yy’da yapılmış olduğu tahmin edilmektedir. Kybele kabartmasının güneybatısında “Yarık Kaya” olarak bilinen yerin yakınında biri kayaya oyulmuş evler ve taht bulunmaktadır. MÖ 7 ve 6. yy’a ait bu eserler Lydia uygarlığına aittir. Kybele’nin 2 km doğusunda iç içe iki odası bulunan kaya mezarı görülmektedir.

Niobe Kayası (Ağlayan Kaya) Manisa-İzmir yolu üzerinde bulunan Muradiye Meydanı’nın 1 km kadar doğusunda görülmektedir. Doğal aşınma sonucunda Çaybaşı semtinde boynunu büküp ağlayan kadına benzeyen bir figür ortaya çıkmıştır. Antik dönemde de biliniyordu ve bir çok efsaneye konu olmuştu. Artemis ve Apollon’un okları ile oniki çocuğunun öldürüldüğünü görüp de acısından taş kesilen Niobe olduğunu söylüyor antik yazarlar.

Spil Dağı Milli Parkı

Manisa’nın kenar mahallelerinin sona erdiği yerde bulunan levha Spil tepesinin 27 km ileride olduğunu gösteriyor.

Yolda seyir tepeleri bulunuyor. 900 ve 1200 metrelerdeki seyir tepelerinden Manisa ovasının ve İzmir körfezinin etkileyici görüntüsünü seyretmek keyifli olabilir. Tabii açık havada.

Atalanı bölgesinde Milli Park girişi için ücret ödeniyor. Vahşi atların serbestçe dolaşabildiği bir alan olan bu bölgede şansınız varsa, evcilleştirilmemiş atlardan bir grupla karşılaşabilirsiniz.

Konaklama ve Yeme-İçme

Platonun ortasında Orman Bakanrlığı’na ait ağaç evlerden oluşan 15-20 evlik kamp yeri var. Bu evler için rezervasyon yaptırmak gerekiyor, küçük bir bedel karşılığında. Evlerde yatak ve şömimine olduOrtası şömineli ilkel ama şirin kulubelerde nefis et-mangal yapılıyor. Kışın içeride, bahar ve yaz aylarında açıkta oturulabilir.

Dağdan iniş için dağın güneybatı yamacından Kemalpaşa’ya Ankara-İzmir karayoluna inilebilir. Sadece 37 km süren bu yolculuk daha rahat ve kısa ama manisa çıkışındaki etkileyici manzara yok.

Akhisar

Tütünü ve üzümü ile ünlü Akhisar, aynı adlı ovada kuruludur.

Kentin antik adı Thyatira idi. Kentin ortasında ve Tepe mezarlığı denilen yerde yapılan kazılarda Roma dönemine ait olduğu sanılan sütunlu bir caddeye ait kalıntılar ortaya çıkarıldı.

Alrıca İncil’de, Anadolu’da sözü edilen 7 kiliseden birinin Thyatira-Akhisar’da olduğu belirtilir. İncil’in ilgili bölümünde şöyle denir: “Thyatira’daki kilise topluluğunun meleğine yaz. Gözleri ateşin alevi, ayakları tunç-gümüş alaşımı gibi olan Tanrı Oğlu şu sözleri bildiriyor: Yaptıklarını, sevgini, imanını, hizmetini ve katlanışını biliyorum.”

Akhisar ayakta kalan diğer eserler ise Osmanlı dönemine ait: Ulu Cami, Yeni hamam ve Zeynelzade Kütüphanesi.

Ağlayan Kaya-Niobe Efsanesi

Bugün Spil dağının eteklerinde Ağlayan Kaya-Niobe Kayası olarak bilinen kayanın bir sanat eseri olup olmadığı antik çağdan beri tartışılır. Doğal aşınma sonucu başı önüne eğik, ağlayan bir kadın görünümü kazanmıştır. Eski Yunan yazarlarının yapıtlarında da sözü edilen kayanın Zeus’un taşa dönüştürdüğü Niobe’yi temsil ettiğine inanılır.

Niobe, Yunan mitolojisinde, Lydia kralı Tantalos’un kızı ve Yunanistan’daki Tebai kralı Amphion’un karısı ve yitirdiği çocuklarının ardından gözyaşı döken kahırlı anaların simgesiydi.

Efsaneye göre altı oğluyla altı kızı vardı ve yalnızca iki çocuğu (Apollon ve Artemis) olan Leto’dan daha doğurgan olmakla övünüyordu. Bu gururu nedeniyle onu cezalandırmaya karar veren Leto, Apollon’a Niobe’nin bütün oğullarını, Artemis’e de bütün kızlarını öldürttü. Çocukların cesetleri 10 gün sonra tanrılar tarafından gömüldü. Frigya’daki evine dönen Niobe, acılarını dindirmek isteyen Zeus tarafından Spylos dağının (Spil dağı-Manisa) yamacında bir kaya parçasına dönüştürüldü.

İzmir’e 60 km uzaklıkta, Manisa zirvesinde bir doğa harikası

SPİL DAĞI, KAR VE YILKI ATLARI

İlker Ünsever

Biz egeliyiz. Kar görmediğimizden, fotoğraflardaki kar manzaralarına bakarken içimiz gider. Kırk yılda bir İzmir’e kar yağdığında çoluk çocuk yollara dökülür, uçuşan beyazlıkların altında neşeyle koştururuz. Başka da bir şey yapamayız. Çünkü bizim “kar yağıyor” dediğimiz olay daha yere değmeden suya dönüşen cinsten bir yağıştır. Bu kar budalalığımızı yenmek için kimimiz Uludağ’a gider, çoğunluğumuz da TV’de seyirle yetiniriz. Ama çok azımızın aklına, burnumuzun dibinde üstelik yaz başına kadar karla kaplı yerlere gitmek gelir. Gerçekten de İzmir’e hepsi hepsi 120 km uzaklıktaki Bozdağ ya da sadece 60-70 km uzaklıktaki Spil Dağı gibi olağanüstü yerleri duyarız ama gidip görmeyiz.

İşte ben tipik bir akdenizli olarak pazar günümü koltuk ve masa arasında uyuma ve yeme faaliyetleri ile geçirmeyi düşünürken, büyük kızımın çevre dağlarla ilgili atlatılması kabil olmayan soru bombardımanına tutuldum.

Cevaplandırmak gidip görmekten her nasılsa daha zor geldiği için, ağzımdan “Spil Dağı’na çıkmaya ne dersiniz? Hem kar topu oynar, piknik yaparız” sözleri dökülüverdi.

Sonrasını siz düşünün. Çocuklar sevinçten ortalığı birbirine kattı, apar topar yola çıktık.

İzmir-Manisa yoluna yöneldik. Çok rampa ve virajlı olsa da 3 şeritli ve oldukça bakımlıdır. Sabuncubeli olarak adlandırılan 40 km uzunluğundaki bu yolun bitiminde Manisa’nın sanayi bölgesi başlar.

Manisa’ya girer girmez Spil bütün ihtişamı ile göründü. Ben “işte Spil’ der demez başladılar “geldik mi” demeye. “Ya öyle bir sapak yoksa” veya “ya o sapağı geçtikse” korkusu “Ağlayan Kaya-Niobe” levhası ile son buldu. İzmir istikametinden Manisa’ya girince yaklaşık 2 km sonra sağa ayrılan ulu ağaçlı dere kıyısı yolu takip edince kendimizi Spil’in eteğindeki Ağlayan Kaya-Niobe’nin yanında bulduk.

Mitolojik efsane ile bütünleşen, yaklaşık 30 m. yüksekliğindeki bir kadın başı silüetinin göze benzeyen kısmından sular akıyormuş. Gerçi biz orada iken su falan akmıyordu ama su aktığı söylenen yerde nem ve yosun varlığı mitolojik efsaneyi doğruluyordu.

Efsaneyi merak edenler için bir tabela vardı ama efsaneyi kaleme alanlar cümle, nokta, virgül gibi kavramların yanısıra bilgi ve anlatım yeteneğinden de yoksun oldukları için yazıyı okumak ve anlamak için geçirdiğimiz dakikalara acıdık.

Ağlayan kayanın hemen yanında levhasından Belediye’nin yaptığırdı bu defa anlaşılan küçük bir anfitiyatro mahalle çocuklarının oyun sahası olarak kullanılmaktaydı.

Yola devam ettik. Manisa’nın kenar mahallerinin sona erdiği yerde bulunan levha Spil tepesinin 27 km ileride olduğunu gösteriyordu. Yükseldikçe Manisa ovasının muhteşem görüntüsü, virajlarda karşımıza çıkıveren Spil’in sarp yamaçları ile karışmaya başladı. 900 metrede bulunan seyir tepesine ulaştığımızda Manisa artık bulutlar arasında şöyle böyle seçiliyordu. 1200 metrede bulunan seyir tepesinde ise İzmir Körfezi Seyir Alanı yazıyordu ama bulutlardan hiç bir şey görünmüyordu.

Dağın platosuna geldiğimizde üzerlerindeki karın ağırlığıyla yıkılacak duruma gelen çam dalları arasından gördüklerimiz aklımızı başımızdan almaya yetmişti. Her yer beyaz, daha doğrusu bembeyazdı.

“Atalanı” denilen bölgeye geldik. Orman Bakanlığı görevlilerine küçük bir giriş parası ödeyip yarım metre karla kaplı alana girdik. 5 dakika geçmemişti ki, buraya neden “Atlanı” dendiğini anladık. İleride karların arasında 10-15 at geziniyordu. Bunu görünce durduk ve motoru susturduk. Fotoğraf makinamı kapıp kendimi karların içine attım. Bata çıka atlara yaklaştım. Olağanüstüydü. Yılkı atları beyazlıklar arasında birbirlerine sokulmuş, karlar arasından ot bulmaya çalışıyorlardı. Büyülenmiştim. Kendimi onlara yaklaşmaktan alıkoyamıyordum. Bu atlar başkaydı. Duruşları, bakışları alıştığımız gibi değildi. Yorgun ve bitkin görünüyorlardı ama onları başkalaştıran gururlu duruşlarıydı. Doğaya ve insana meydan okurcasına, daha yok olmadıklarını, kimseye hizmet etmeden, kimseden yardım almadan yaşayabildiklerini haykırıyorlardı sanki. Makinenin deklanşörüne bastım, bastım. Beni iyice farketmişlerdi ama kaçmadılar. Göz göze kalakaldık. Ta ki iğrenç bir korna sesi, sessizliği yırtana kadar. Geriye döndüler ve ormanın içinde kayboldular.

Kardan daralan yol ancak bir aracın geçişine izin verdiği için yolu kapattığımızı hatırlatan bir mercedesin korna sesiydi bu. “İyi dileklerimi” ardı ardına sıralayıp arabaya döndüm ve yola devam ettik.

Bizimkiler gördükleri karşısında mutlu, karların arasında yuvarlanmak için sabırsız ve cıvıl cıvıldılar.

Konaklama ve Yemek

Platonun ortasında Orman Bakanlığı’na ait ağaç evlerden oluşan 15-20 evlik kamp yeri var. Bu evler için Orman Bakanlığı’na çok küçük bir bedel yatırılıyor ve rezervasyon yaptırılıyor.

Evlerde yatak ve şömine var. Odunu bol. Ancak talep çok ve yer ayırtmak da öyle kolay olmuyor.

Biz biraz daha ileri gitmek istedik ama pişman olduk. Çünkü kara saplanmıştık ve kurtulmak için epey uğraşmak zorunda kaldık.

Oksijenin bolluğu ve Mart güneşinin ısıttığı hava hepimizi acıktırmıştı. Ortası şömineli, ilkel ama şirin kulübede nefis etler, dağın harika suyu, sarıya çalan kaymaklı yoğurdu ile karnımızı doyurduk. Fiyatlar da keseye uygundu doğrusu.

Sıra karlarda yuvarlanmaya gelmişti. Çocuklarla karlarda yuvarlandık, kar topu oynadık ve kardan adam yaptık. Hazırlıksız ve donanımsız kar serüvenimizin sonu gelmişti. Ama bizi bir sürpriz bekliyordu. Geliş yolumuzda trafik kilitlenmişti.

Yemek yediğimiz kulübenin sahibinin önerisini dikkate alarak dağın çıktığımız kuzeybatı yamacı yerine güneydoğu yamacından doğrudan Kemalpaşa’ya, Ankara-İzmir karayoluna indik. Sadece 37 km süren bu yolculukta yol daha güzel, çok daha kısa idi ama Spil’in muhteşem görüntüsü ve Manisa’nın inişteki Osmanlı şehzadelerini hatırlatan dokusu yoktu. Eve geldiğimizde henüz akşam olmamıştı.

Manisa Tarzanı Ahmet Bedevi


ahmetbedevi.jpg

Manisa Tarzanı” adıyla yaygın bir üne kavuşan Ahmeddin Carlak 1899 yılında Bağdat’a yaklaşık 100 km. uzaklıktaki Samara/Samarra kentinde (ırak) doğdu.

Birinci Dünya Savaşına, ardından da Türk Ulusal Bağımsızlık Savaşı’na bir nefer olarak katıldı. Bu savaşta gösterdiği yararlılıktan dolayı Kırmızı Şeritli İstiklal Madalyası ile onurlandırıldı.

Cumhuriyet Dönemi başlarında Manisa’ya geldi; kimsesiz ve yoksuldu. Manisa Belediyesine girdi; ne iş verildiyse yaptı. 1 Haziran 1933 tarihinde 30 lira aylıkla Bahçıvan Yardımcısı oldu. Hep bu görevde kaldı.

Manisa’yı yeniden yeşillendirmek için var gücüyle çalıştı. Ağaç dikip yetiştirmeyi kutsal bir görev olarak algıladı. Dürüstlüğü, çalışkan olmayı her şeyin üstünde tuttu. Yaz kış sadece siyah bir şortla ve ayağında lastik bir pabuçla kentin sokaklarında, görkemli Sipil dağında dolaştı. Saç ve sakalını da uzatarak kişiliğine yaraşır bir görünümle Manisalıların biricik sevgilisi oldu. Her öğle vaktinde Topkale’deki topu ateşleyerek, günün o saatini duyurmayı bir görev saydı. Bundan dolayı kendisine “Topçu Hacı” diyenler bile oldu.

Manisalı kızlara, kente gelen sanatçılara çiçek sunan ilk oydu. Sipil dağına çadır kuran Yörüklerin kızlarına boncuk armağan etmeyi; çocuklara akide şekeri dağıtmayı; kimi yoksullara gizlice para yardımında bulunmayı da hiç ihmal etmedi.

Bir spor adamıydı; yaşamıyla gençlere örnek olmuştu. Manisa Dağcılık Kulübü üyesi genç arkadaşlarıyla Ağrı, Cilo, Demirkazık, dağlarına tırmandı. Gittiği her yerde büyük ilgi gördü. Manisa Dışında başka bir yerde yaşamayı hiç düşünmedi. Sinema tutkunuydu. Yeniliklere açıktı; okumayı severdi, elinden gazete dergi düşmezdi.

Sipil dağında, Topkale’deki kulübesinde yalnız yaşadı; ne yatağı, ne yorganı vardı. Üzerine gazete serdiği tahta divanda yatıp kalktı. Yaz kış soğuk suyla yıkanırdı. Saç ve sakalını özenle tarar, kendi eliyle çiçeklerden yaptığı güzel kokular sürer, ulusal bayramlara göğsüne bağladığı palmiye yaprağı üzerine İstiklal Madalyasını takarak katılırdı. Bundan büyük bir gurur ve sevinç duyardı.

Dede Niyazi’nin lokantasının bir köşesinde yemeğini yer, bunun karşılığında lokantaya tenekeyle su taşırdı. Hiç kimseye borçlu kalmak istemezdi. Kendisine güvenen bir insandı. “Bulaşıcı bir duygu” olan kaygıya hiçbir zaman katılmadı. Güçlü bir insanda aranan özellikleri taşıyordu. Efsanevi yaşamıyla hep ilgi odağı oldu. Özgür bir yurttaş olarak yaşamayı temel ilke saydı. Yaşama etkin bir biçimde katıldı. Mal, mülk, servet ve makam sahibi olmak aklının ucundan bile geçmedi. Kent sevgisiyle, kent adına çalıştı. Adı Manisa ile özdeşleşti.

Manisa Tarzanı 31 Mayıs 1963 tarihinde gözlerini yaşama yumdu. Görkemli bir cenaze töreniyle çok sevdiği Manisa’da toprağa verildi.

Manisa Tarzanı doğa ve ağaç sevgisinin simgesi, çevreciliğin önderi iz bıraktı. Bir çok gazeteci yazar ondan söz etti. Anısına kitaplar, makaleler, şiirler yazıldı; Manisa’ya anıtları dikildi; filmi çevrildi. Manisa O’nu unutmadı, unutmayacak.

Manisa…


 

Manisa, İstanbul-İzmir arasında gidip gelenlerin içinden geçip gittikleri ve pek farkına varmadıkları bir ilimiz. Ankara-İzmir yolu da Manisa’nın merkezinden değil ama ilçelerinden geçiyor. Yolun kenarında otobüsten büyük bir uygarlıktan kalan Sart’ı görüyoruz da geçip gidiyoruz. Kula’nın evlerini hep duyuyoruz da bir gidip görmüyoruz nedense.

Bu kez bir değişiklik yapmanızı ve Manisa ve çevresine biraz zaman ayırmanızı istiyoruz.
Kentin ilk kuruluşu M.Ö. 1194 yılına kadar eskiye gidiyor. Balıkesir yöresinde yaşayan Magnetler Troya Savaşları sırasında gelip buraya yerleşmişler. Sonra Lydia, Pers, Makedon, Roma ve Bizans egemenliklerini yaşamış. 1313’de Saruhan Beyliğinin eline geçmiş ve 77 yıl öyle kalmış. 1390’da Yıldırım Bayezıd tarafından Osmanlı topraklarına katıldı. Sonra tekrar Saruhanlıların ve 1410’da son ve kesin olarak Osmanlı egemenliğine girdi. Magnisa olan adı Manisa’ya dönüştü. Beşi sonradan padişah olan 16 veliaht Manisa’da valilik yaparak devlet işlerinde “stajını” yaptı. Fatih Sultan, Kanuni Süleyman gibi büyük padişahlar da bu şehzadelerin arasındadır. Bu nedenle Manisa “Şehzadeler Şehridir.”

Şehrin güneyinde 3 km uzaklıkta, Sandık Tepedeki Manisa Kalesi kenti kuran Magnetler tarafından yapılmıştı. İskender’in hazinesi bir dönem bu kalede korunmuştu. İç kale eski kalenin yıkıntıları üzerine 1222’de Bizans tarafından yapıldı. Osmanlılar döneminde de onarım gördü. Kale içerisindeki cami Fatih Mehmet tarafından yaptırıldı.

Cami ve Türbeler

(Muradiye Camii)

Minaresinden mesir macunu atıldığı için mesir Camisi denilen Sultan külliyesi ve camisini 1522’de Yavuz Selim’in karısı yaptırdı. Sultan Camisi’nin karşısındaki Muradiye Camisi (1583-1586) Mimar Ali Ağa tarafından yapıldı. Üstün mimari değerinin yanında kapısının ağaç oymasının güzelliği ile dikkat çekicidir. Kentteki en eski Osmanlı eseri Çeşnigir Camisidir. Osmanlı öncesi Saruhanlı eseri Ulu Cami de kentteki en eski islam yapısıdır. (1366) Çarşı mahallesindeki cami Fatih Mehmet’in azatlı kölesi Sinan tarafından yaptırıldı. (1474) Hükümet Meydanındaki Hatuniye Camisi 1471-1511 yılları arasında, Mutlu Mahallesindeki İvaz Paşa Camisi 1484’de yapıldı. Kentte çok sayıda türbe de bulunmaktadır.

Kentin 5 km doğusunda Akpınar mesiresinin yakınında bulunan Kybele Kaya Kabartması düzkaya üstünde, oturan bir kadını tasvir etmektedir. Büyük figürün boyutları 8 x 10 metredir. Açıkhavada olduğu için korozyonla yıpranmış fakat silindirik başlığı, iki elini göğsünde kavuşturmuş olması gibi özellikleri seçilebilmektedir. MÖ 13. yy’da yapılmış olduğu tahmin edilmektedir. Kybele kabartmasının güneybatısında “Yarık Kaya” olarak bilinen yerin yakınında biri kayaya oyulmuş evler ve taht bulunmaktadır. MÖ 7 ve 6. yy’a ait bu eserler Lydia uygarlığına aittir. Kybele’nin 2 km doğusunda iç içe iki odası bulunan kaya mezarı görülmektedir.

Niobe Kayası (Ağlayan Kaya) Manisa-İzmir yolu üzerinde bulunan Muradiye Meydanı’nın 1 km kadar doğusunda görülmektedir. Doğal aşınma sonucunda Çaybaşı semtinde boynunu büküp ağlayan kadına benzeyen bir figür ortaya çıkmıştır. Antik dönemde de biliniyordu ve bir çok efsaneye konu olmuştu. Artemis ve Apollon’un okları ile oniki çocuğunun öldürüldüğünü görüp de acısından taş kesilen Niobe olduğunu söylüyor antik yazarlar.

Spil Dağı Milli Parkı

Manisa’nın kenar mahallelerinin sona erdiği yerde bulunan levha Spil tepesinin 27 km ileride olduğunu gösteriyor.

Yolda seyir tepeleri bulunuyor. 900 ve 1200 metrelerdeki seyir tepelerinden Manisa ovasının ve İzmir körfezinin etkileyici görüntüsünü seyretmek keyifli olabilir. Tabii açık havada.

Atalanı bölgesinde Milli Park girişi için ücret ödeniyor. Vahşi atların serbestçe dolaşabildiği bir alan olan bu bölgede şansınız varsa, evcilleştirilmemiş atlardan bir grupla karşılaşabilirsiniz.

Konaklama ve Yeme-İçme

Platonun ortasında Orman Bakanrlığı’na ait ağaç evlerden oluşan 15-20 evlik kamp yeri var. Bu evler için rezervasyon yaptırmak gerekiyor, küçük bir bedel karşılığında. Evlerde yatak ve şömimine olduOrtası şömineli ilkel ama şirin kulubelerde nefis et-mangal yapılıyor. Kışın içeride, bahar ve yaz aylarında açıkta oturulabilir.

Dağdan iniş için dağın güneybatı yamacından Kemalpaşa’ya Ankara-İzmir karayoluna inilebilir. Sadece 37 km süren bu yolculuk daha rahat ve kısa ama manisa çıkışındaki etkileyici manzara yok.

Akhisar


Tütünü ve üzümü ile ünlü Akhisar, aynı adlı ovada kuruludur.

Kentin antik adı Thyatira idi. Kentin ortasında ve Tepe mezarlığı denilen yerde yapılan kazılarda Roma dönemine ait olduğu sanılan sütunlu bir caddeye ait kalıntılar ortaya çıkarıldı.

Alrıca İncil’de, Anadolu’da sözü edilen 7 kiliseden birinin Thyatira-Akhisar’da olduğu belirtilir. İncil’in ilgili bölümünde şöyle denir: “Thyatira’daki kilise topluluğunun meleğine yaz. Gözleri ateşin alevi, ayakları tunç-gümüş alaşımı gibi olan Tanrı Oğlu şu sözleri bildiriyor: Yaptıklarını, sevgini, imanını, hizmetini ve katlanışını biliyorum.”

Akhisar ayakta kalan diğer eserler ise Osmanlı dönemine ait: Ulu Cami, Yeni hamam ve Zeynelzade Kütüphanesi.

Ağlayan Kaya-Niobe Efsanesi

Bugün Spil dağının eteklerinde Ağlayan Kaya-Niobe Kayası olarak bilinen kayanın bir sanat eseri olup olmadığı antik çağdan beri tartışılır. Doğal aşınma sonucu başı önüne eğik, ağlayan bir kadın görünümü kazanmıştır. Eski Yunan yazarlarının yapıtlarında da sözü edilen kayanın Zeus’un taşa dönüştürdüğü Niobe’yi temsil ettiğine inanılır.

Niobe, Yunan mitolojisinde, Lydia kralı Tantalos’un kızı ve Yunanistan’daki Tebai kralı Amphion’un karısı ve yitirdiği çocuklarının ardından gözyaşı döken kahırlı anaların simgesiydi.

Efsaneye göre altı oğluyla altı kızı vardı ve yalnızca iki çocuğu (Apollon ve Artemis) olan Leto’dan daha doğurgan olmakla övünüyordu. Bu gururu nedeniyle onu cezalandırmaya karar veren Leto, Apollon’a Niobe’nin bütün oğullarını, Artemis’e de bütün kızlarını öldürttü. Çocukların cesetleri 10 gün sonra tanrılar tarafından gömüldü. Frigya’daki evine dönen Niobe, acılarını dindirmek isteyen Zeus tarafından Spylos dağının (Spil dağı-Manisa) yamacında bir kaya parçasına dönüştürüldü.

İzmir’e 60 km uzaklıkta, Manisa zirvesinde bir doğa harikası

SPİL DAĞI, KAR VE YILKI ATLARI

Biz egeliyiz. Kar görmediğimizden, fotoğraflardaki kar manzaralarına bakarken içimiz gider. Kırk yılda bir İzmir’e kar yağdığında çoluk çocuk yollara dökülür, uçuşan beyazlıkların altında neşeyle koştururuz. Başka da bir şey yapamayız. Çünkü bizim “kar yağıyor” dediğimiz olay daha yere değmeden suya dönüşen cinsten bir yağıştır. Bu kar budalalığımızı yenmek için kimimiz Uludağ’a gider, çoğunluğumuz da TV’de seyirle yetiniriz. Ama çok azımızın aklına, burnumuzun dibinde üstelik yaz başına kadar karla kaplı yerlere gitmek gelir. Gerçekten de İzmir’e hepsi hepsi 120 km uzaklıktaki Bozdağ ya da sadece 60-70 km uzaklıktaki Spil Dağı gibi olağanüstü yerleri duyarız ama gidip görmeyiz.

İşte ben tipik bir akdenizli olarak pazar günümü koltuk ve masa arasında uyuma ve yeme faaliyetleri ile geçirmeyi düşünürken, büyük kızımın çevre dağlarla ilgili atlatılması kabil olmayan soru bombardımanına tutuldum.

Cevaplandırmak gidip görmekten her nasılsa daha zor geldiği için, ağzımdan “Spil Dağı’na çıkmaya ne dersiniz? Hem kar topu oynar, piknik yaparız” sözleri dökülüverdi.

Sonrasını siz düşünün. Çocuklar sevinçten ortalığı birbirine kattı, apar topar yola çıktık.

İzmir-Manisa yoluna yöneldik. Çok rampa ve virajlı olsa da 3 şeritli ve oldukça bakımlıdır. Sabuncubeli olarak adlandırılan 40 km uzunluğundaki bu yolun bitiminde Manisa’nın sanayi bölgesi başlar.

Manisa’ya girer girmez Spil bütün ihtişamı ile göründü. Ben “işte Spil’ der demez başladılar “geldik mi” demeye. “Ya öyle bir sapak yoksa” veya “ya o sapağı geçtikse” korkusu “Ağlayan Kaya-Niobe” levhası ile son buldu. İzmir istikametinden Manisa’ya girince yaklaşık 2 km sonra sağa ayrılan ulu ağaçlı dere kıyısı yolu takip edince kendimizi Spil’in eteğindeki Ağlayan Kaya-Niobe’nin yanında bulduk.

Mitolojik efsane ile bütünleşen, yaklaşık 30 m. yüksekliğindeki bir kadın başı silüetinin göze benzeyen kısmından sular akıyormuş. Gerçi biz orada iken su falan akmıyordu ama su aktığı söylenen yerde nem ve yosun varlığı mitolojik efsaneyi doğruluyordu.

Efsaneyi merak edenler için bir tabela vardı ama efsaneyi kaleme alanlar cümle, nokta, virgül gibi kavramların yanısıra bilgi ve anlatım yeteneğinden de yoksun oldukları için yazıyı okumak ve anlamak için geçirdiğimiz dakikalara acıdık.

Ağlayan kayanın hemen yanında levhasından Belediye’nin yaptığırdı bu defa anlaşılan küçük bir anfitiyatro mahalle çocuklarının oyun sahası olarak kullanılmaktaydı.

Yola devam ettik. Manisa’nın kenar mahallerinin sona erdiği yerde bulunan levha Spil tepesinin 27 km ileride olduğunu gösteriyordu. Yükseldikçe Manisa ovasının muhteşem görüntüsü, virajlarda karşımıza çıkıveren Spil’in sarp yamaçları ile karışmaya başladı. 900 metrede bulunan seyir tepesine ulaştığımızda Manisa artık bulutlar arasında şöyle böyle seçiliyordu. 1200 metrede bulunan seyir tepesinde ise İzmir Körfezi Seyir Alanı yazıyordu ama bulutlardan hiç bir şey görünmüyordu.

Dağın platosuna geldiğimizde üzerlerindeki karın ağırlığıyla yıkılacak duruma gelen çam dalları arasından gördüklerimiz aklımızı başımızdan almaya yetmişti. Her yer beyaz, daha doğrusu bembeyazdı.

“Atalanı” denilen bölgeye geldik. Orman Bakanlığı görevlilerine küçük bir giriş parası ödeyip yarım metre karla kaplı alana girdik. 5 dakika geçmemişti ki, buraya neden “Atlanı” dendiğini anladık. İleride karların arasında 10-15 at geziniyordu. Bunu görünce durduk ve motoru susturduk. Fotoğraf makinamı kapıp kendimi karların içine attım. Bata çıka atlara yaklaştım. Olağanüstüydü. Yılkı atları beyazlıklar arasında birbirlerine sokulmuş, karlar arasından ot bulmaya çalışıyorlardı. Büyülenmiştim. Kendimi onlara yaklaşmaktan alıkoyamıyordum. Bu atlar başkaydı. Duruşları, bakışları alıştığımız gibi değildi. Yorgun ve bitkin görünüyorlardı ama onları başkalaştıran gururlu duruşlarıydı. Doğaya ve insana meydan okurcasına, daha yok olmadıklarını, kimseye hizmet etmeden, kimseden yardım almadan yaşayabildiklerini haykırıyorlardı sanki. Makinenin deklanşörüne bastım, bastım. Beni iyice farketmişlerdi ama kaçmadılar. Göz göze kalakaldık. Ta ki iğrenç bir korna sesi, sessizliği yırtana kadar. Geriye döndüler ve ormanın içinde kayboldular.

Kardan daralan yol ancak bir aracın geçişine izin verdiği için yolu kapattığımızı hatırlatan bir mercedesin korna sesiydi bu. “İyi dileklerimi” ardı ardına sıralayıp arabaya döndüm ve yola devam ettik.

Bizimkiler gördükleri karşısında mutlu, karların arasında yuvarlanmak için sabırsız ve cıvıl cıvıldılar.

Konaklama ve Yemek

Platonun ortasında Orman Bakanlığı’na ait ağaç evlerden oluşan 15-20 evlik kamp yeri var. Bu evler için Orman Bakanlığı’na çok küçük bir bedel yatırılıyor ve rezervasyon yaptırılıyor.

Evlerde yatak ve şömine var. Odunu bol. Ancak talep çok ve yer ayırtmak da öyle kolay olmuyor.

Biz biraz daha ileri gitmek istedik ama pişman olduk. Çünkü kara saplanmıştık ve kurtulmak için epey uğraşmak zorunda kaldık.

Oksijenin bolluğu ve Mart güneşinin ısıttığı hava hepimizi acıktırmıştı. Ortası şömineli, ilkel ama şirin kulübede nefis etler, dağın harika suyu, sarıya çalan kaymaklı yoğurdu ile karnımızı doyurduk. Fiyatlar da keseye uygundu doğrusu.

Sıra karlarda yuvarlanmaya gelmişti. Çocuklarla karlarda yuvarlandık, kar topu oynadık ve kardan adam yaptık. Hazırlıksız ve donanımsız kar serüvenimizin sonu gelmişti. Ama bizi bir sürpriz bekliyordu. Geliş yolumuzda trafik kilitlenmişti.

Yemek yediğimiz kulübenin sahibinin önerisini dikkate alarak dağın çıktığımız kuzeybatı yamacı yerine güneydoğu yamacından doğrudan Kemalpaşa’ya, Ankara-İzmir karayoluna indik. Sadece 37 km süren bu yolculukta yol daha güzel, çok daha kısa idi ama Spil’in muhteşem görüntüsü ve Manisa’nın inişteki Osmanlı şehzadelerini hatırlatan dokusu yoktu. Eve geldiğimizde henüz akşam olmamıştı.

|