GeziyoruZ

BİZİMLE GEZMEYE VAR MISINIZ??

Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın Çırağan Yalısı

Nevşehirli Damad İbrahim Paşa’nın Çırağan Yalısı

Çırağan Sarayı’nın bulunduğu alan, Boğaziçi’nde bağ ve bahçelerinin güzellikleriyle tanınmış ve her dönemde padişahların, hanımsultanların, sadrazamların ilgi odağı olmuştur. XVII. yüzyıl başlarında “Kazancıoğlu Bahçesi” ismi ile anılan bu yerde saltanata ait ilk yapı IV. Murad’ın kızı Kaya Sultan’ın yalısıdır. Bu dönemdeki yapı ile ilgili olarak herhangi bir bilgiye sahip değiliz. Kaya Sultan’ın ölümünden sonra (1659) III. Ahmed Devrine kadar özellikle IV. Mehmed ve II. Mustafa’nın uzun süreler Edirne’de oturumları İstanbul’un ihmaline sebep olmuştur. birçok köşk ve kasrın harap olduğu bu süre içerisinde Kaya Sultan Yalısı’nın da aynı akibete uğradığı anlaşılıyor.

Sultan III. Ahmed dönemiyle birlikte, İstanbul’da yaygınlaşan eğlence âlemlerinin en gözde mekanlarından biri olma niteliğini taşıyacak olan Çırağan ; XVIII. yüzyıl başlarından itibaren yaklaşık iki yüzyıl boyunca isminden sıkça bahsedilen ve birbiri ardısıra inşa edilen yapılar topluluğu olarak karşımıza çıkmaktadır.

Lâle Devri’nin önde gelen devlet adamlarından Nevşehirli İbrahim Paşa, III. Ahmed’in kızı Fatma Sultan ile evlendiğinde, Kaya Sultan Yalısı’nın bulunduğu alanda yeni bir yalı yaptırır. 1719′da tamamlanan yapı Marmara Adası’nın en nadide mermerleri ile süslenmişti. İnşa çalışmaları sona ermesi üzerine Sultan III. Ahmed’in de katılımıyla sık sık gerçekleştirilen ziyafetler, düzenlenen eğlenceler ve geceleri yapılan “Çerağan Safaları” nedeniyle yapı “Çerağan Yalısı” adıyla anılmağa başlanır.

Sultan III. Ahmed’in Patrona Halil isyanıyla tahttan indirilmesinden sonra (1730) Fatma Sultan, vefatına kadar Çırağan’da oturur. İbrahim Paşa’nın Çırağan Yalısı hakkında dönemin İngiltere elçisi Edward Wortley Montague’nin eşi Lady Mary Wortley Montague Avrupa’da bulunan dostlarına şunları yazmaktadır. “Size burayı tasvir etmek istiyorum. Saray deniz kenarında bulunabilecek mevkilerin en güzelinde. Mevkie ağaçlık bir tepe hakim… Kapıcı sekiz yüz odadan fazla dedi. Bu kadar bulunduğuna emin değilim, odaları saymadım… Hamam daireleri kadar zevkimi hiçbir şey okşamadı. Karşılıklı iki hamam var. İkisi de aynı tarzda yapılmış. Kurnalar, çeşmeler, tabanlar hep beyaz mermerden. Tavanlar yaldızlı, duvarlar çini kaplı… Bahçeler de ihtişamca saraylardan geri değil, yeşil kameriyeler, ağaçlar ve havuzlar var. Hepsi garip bir âhenk teşkil ediyor.”

Çırağan Yalısı hakkında bilgi veren diğer bir kaynak, 1740 ve 1741 yıllarında Avusturya Sefareti’nin askeri maiyyetinde bulunmuş olan Gudenus’un tanım ve krokisidir. Gudenus, sefire verilen ziyafetler münasebetiyle yapıyı görmüş, isim vermeden birtakım bilgiler vermiş ve bir de krokisini çıkarmıştır. 14 Eylül 1740 günü gerçekleşen ziyafette yalı hakkında şu bilgileri vermektedir. “Köşkteki altın ve gümüş kakmalı alaca renkler bizce yadırganabilir görünür ise de, hiç rahatsız edici değildir. Beyaz mermerlerle döşeli olan zeminin ortasında, yine beyaz mermerden dört köşeli bir su teknesi vardır. Burada camiye benzeyen bir cisimde (fıskiye taşı) 15 pirinç lüleden yukarıya doğru su fışkırmaktadır. Sular teknenin kenarına pirinçten yapılmış çiçeklerden geçerek hoş bir biçimde boşalmaktadır. Teknenin fazla suları, çevresinde fırdolayı yer almış olan pirinç çörtenler aracılığıyla döşemede bulunan bir açık oluğa akmaktadır. Bu oluk bahçede bulunan büyük havuza kadar uzatılmıştır. Balık sırtı şeklinde oyulmuş olan oluk, kabartma balık tasvirleri ile süslenmiştir.”

Gudenus, 17 Ekim 1740 tarihli ziyafetle ilgili olarak da şu bilgileri vermektedir: “Girişte saz, uzakta mehter çalıyordu. Her zamanki gibi kahve, tatlılar, tütsüler ve tütün ikram edildi. Ev sahibi büyükelçiye bütün binaları bir aşağı bir yukarı gezdirdikten sonra , İstanbul tarafında bulunan ve bize daha evvelden Yeniçeri Ağası’nı ziyaretimiz esnasında gösterilmiş olan bir Hünkâr Sarayı’na kadar götürdü. Hünkara ait bütün odalar, hamamlar hatta Harem Dairesi bile Büyükelçilik maiyetine açık tutuldu. Bu nadir fırsatı kullanarak, bu binanın planını çizdim.”

Lady Montague ve Gudenus’un verdikleri bilgiler, bu ilk Çırağan Yalısı’na ait eldeki en eski ve ayrıntılı bilgiler olarak görülmekteydi. Ancak Patrona Halil isyanından sonra öldürülen Damad İbrahim Paşa’nın mal varlığı ile ilgili olarak düzenlenen muhallefat defterlerinden birinde Çırağan Yalısı ile ilgili olarak geniş bilgiler yer almaktadır.

1 Temmuz 1731 tarihli deftere göre Damad İbrahim Paşa’nın yaptırmış olduğu yalı küçük bir saray niteliği taşımaktaydı. Topkapı Sarayı teşkilat yapısı içerisinde yer alan unsurların birçoğu bu yalıda da bulunmaktaydı. Padişahın vaktinin büyük bir kısmını burada geçirmesi böyle bir yapılanmaya gidişte en önemli etken olmuştur.

Yalı üç sofalı büyük bir kasır ve ondan bağımsız olarak inşa edilmiş birkaç küçük köşkten oluşmaktaydı. Büyük kasrın içerisinde: Harem Dairesi, yeni ve eski olmak üzere iki hamam, biri denize diğeri bahçeye bakan iki Mabeyn Odası, Hasoda Dairesi, denize bakan Divanhâne Sofası, Sultan Odası, Başkadın Odası, Darüsaâde Odası, Silahtar Ağa Odası, Mehterler Odası, Harem Ağaları Odası, Câmeşûy (çamaşırcı) Usta Odası gibi bölümler bulunmaktaydı.

Bahçe içerisinde Kafesli Köşk, Küçük Başkadın Köşkü, Hünkâr Köşkü ve üç sofalı, şadırvanlı Çerâğan Köşkü yer almaktaydı. Yalının ilk çekirdeğini bu köşkün oluşturduğu ve daha sonra isminin bütün yalıyı ifade etmek için kullanıldığı anlaşılıyor. Ayrıca yine bahçe içerisinde büyük bir kameriye ve limonluk ile birlikte 128 çınar ağacının mevcut olduğu belirtilmektedir.

Yalı içerisinde kullanılan mobilyalar arasında; Mardin işi yeşil saçaklı sarı makadlar (divan), Bursa ve Bilecik yastıkları, Hint basmasından yer minderleri, kılabdanlı sarı astarlı al çuha kapı perdeleri, duvarlara çekilen Mardin işi zar perdeler, sedef işlemeli iskemleler, şamdanlar, Kütahya çinisinden lale saksılar, Acem kaliçeleri ve duvarlarda çalar saatler ile talik besmeleler ve hilye-i şerifler sıralanmaktadır. Damad İbrahim Paşa’nın Çırağan’a bitişik “Gülşen-âbâd” isimli bir yalısının daha olduğunu aynı defterden öğrenmekteyiz.

Sultan III. Ahmed’in damadı ile birlikte sürdüğü zevk ve eğlence dolu yılların bir isyanla sona ermesi üzerine tahta çıkan Sultan I. Mahmud’un devrinde Çırağan’ın resmi bazı ziyafetlere ve görüşmelere tahsis edildiği anlaşılıyor. Sadrazam Hacı Ahmed Paşa ve daha sonra Hekimoğlu Ali Paşa, Avusturya ve Fransa gibi devletlerin elçilerine burada ziyafetler verirler. Bu dönemde yalı bir anlamda devlet konukevi niteliğine bürünmüştür.

1741 yılında Çırağan Yalısı’nın Beşiktaş Mevlevi-hanesi’ne bakan mahalli ve büyük Camlı Köşkü’nün Mimarbaşı Mustafa Efendi tarafından tamiratı gerçekleştirilir. Bu tamirattan sonra yapı uzun süre bakımsız kalmıştır.

Sultan III. Mustafa 1767′de Çırağan’ı Şeyhülislam İbrahim Efendi’ye vermiş ise de , İbrahim Efendi yalıda çok uzun süreli oturmaz. 1774 tarihli bir mezad kaimesiyle yapı satışa çıkarılır. Sultan III. Selim’in kız kardeşi Beyhan Sultan tarafından alınan yalı, 1791-1795 yılları arasında Yorgo Kalfa’ya ihmale uğramış halinden dolayı birkaç defa tamir ettirilir.

Sultan III. Selim çok sevdiği Beyhan Sultan’ı ziyaretleri esnasında yalının bulunduğu alanın güzelliğine hayran olur ve gönülden bağlı bulunduğu Beşiktaş Mevlevihanesi’ne de yakın olması nedeniyle kız kardeşinden Çırağan’ı satın alır. Sadrazam Yusuf Paşa, yalının yıktırılarak yerine yeni ve büyük bir sahilsaray yaptırma planını padişaha takdim eder ise de , memleketin içinde bulunduğu sorunlar nedeniyle bu öneri Sultan III. Selim tarafından doğru bulunmaz. Sadece bir mabeyn dairesi yapımına karar verilir.

1802 yılı sonlarına doğru inşaasına başlanan mabeyn dairesi için Eğriboz Sancağı Mutassarrıfı Mehmed Paşa’dan neft yağı, Kocaeli Sancağı Mutasarrıfı Tahir Paşa’dan çeşitli cins ve ebatlarda ağaç sütunlar ve kereste göndermesini istenir. İnşaat tamamlandıktan sonra Sultan, yazlarının büyük çoğunluğunu burada geçirir. III. Selim ile birlikte Çırağan yeniden Osmanlı Sultanları için gözde bir mekan haline gelir. Eski Çırağan Sarayı

Sultan II. Mahmud’un saltanatıyla birlikte Çırağan’ın daha yoğun olarak kullanıldığını görmekteyiz. Yazlarını burada geçiren II. Mahmud, binanın yetersizliğinden dolayı arka tarafa yeni bir mabeyn dairesi daha inşa ettirir. Fakat sadece yazları değil her zaman oturulabilecek büyüklükte bir saray yaptırmayı planlayan II. Mahmud, saltanatının sonlarına doğru bu düşüncesini gerçekleştirir. Bu zamana kadar hep küçük bir kasır ve yalı niteliği taşıyan Çırağan, artık gerek boyutlarıyla ve gerekse işleviyle bir sahilsaray niteliğine bürünecektir.

Mimarlığını Ebniye-i Hassa Müdürü Es-Seyyid Abdülhalim Bey’in yaptığı bu ilk Çırağan Sarayı’nın inşaasına 1834 yılında başlanır. Eski kasır ve köşkler tamamen yıkılarak ortadan kaldırılır. Sultan, sarayın arazisini genişletmek istediğinden yapının hemen yanında bulunan Hanım Kadın Mescidi ile birlikte 1775′te Mısır tüccarlarından Eğribozlu Hacı Mehmed Ağa tarafından yaptırılan mektebi ve civarındaki diğer binaları yıktırır. III. Selim’in çok sevdiği ve himaye ettiği Beşiktaş Mevlevihanesi de yıkılarak bitişikteki Abdi Bey Yalısı’na nakledilir. Oldukça büyük bir alana yapılan bu ilk Çırağan Sahilsarayı’nın en belirgin özelliğini teşkil edecek olan cephe sütunları 1837 yılında Marmara Adası’ndan getirilir.

Marmara Adası’ndan getirilen sütunların bir kısmının gemilerden indirimi sırasında devrilmeleri acı bir kazaya da yol açar. İki İslam ve üç gayrimüslim işçi üzerine düşen sütunlar, işçilerin ölümlerine sebep olur. Olayı öğrenen Sultan II. Mahmud duruma çok üzülmüş ve işçilerin aileleri hakkında bir araştırma yapılmasını istemiştir. Yapılan inceleme sonucunda ölen işçilerin ikişer-üçer yetim bıraktıkları ve yüklüce borçlarının bulunduğu anlaşılır. Bunun üzerine sultanın emri ile yetim kalan her bir çocuğa aylık 50 kuruş ve dul kalan annelerine de 1000′er kuruş ihsanda bulunulur.

1836-1839 yılları arasında İstanbul’da askeri uzman ve danışman olarak bulunan Helmuth Von Moltke bir vesile ile gördüğü Eski Çırağan Sarayı’nı şöyle anlatmaktadır: “Padişah yapıya meraklıdır. Boğaz kenarında Çırağan’da ne Avrupa ne de Asya üslubunda olmamakla birlikte bulunduğu şirin çevrede sahiden güzel bir etki yapan yeni bir saray inşa ettirdi. Bu sarayda bir sıra güzel direk üst katı taşımaktadır ve geniş mermer merdivenler ta Boğazın duru sularına kadar iner. Binanın geri kalan kısımları ise ahşaptır. Sadece üzerinden son derece güzel bir manzara görülen düz damı yine mermer levhalarla döşelidir ki bu her halde binaya muazzam bir yük olmaktadır. Her iki yanda kadınların odaları bulunuyor. Oval divan, yani müzakere salonu da pek muhteşemdir.

Padişah benim sarayı görmemi emretmişti ve benden bu binanın neresine bir kule yaptırabileceğini öğrenmek istiyordu. Ben gayet ciddi olarak bu işten anlamadığımı, ikincisi de bence kule yaptırmamanın daha münasib göründüğünü, çünkü bir kulenin binanın öteki taraflarına uymayacağını söyledim.”

Moltke’nin gezip anlattığı saray henüz inşa halinde olan yapının tamamlanan kısımlarıdır. Padişahın saraya bir kule yaptırma fikrini kendisine açıp yardımcı olmak istemesi de binada henüz yapım çalışmalarının devam ettiğini göstermektedir. Moltke’nin 5 Eylül 1836 tarihinde gerçekleşen bu ziyaretinden tam bir yıl sonra 14 Eylül 1837′de tuttuğu kayıtta, Çırağan’dan “henüz inşa halinde” bir saray olarak bahsetmesi de bunu doğrulamaktadır.

İlk Çırağan Sarayı’nı büyük bir özen ve istekle devamlı oturmak amacıyla yaptıran II. Mahmud, sarayın bitimini görmeden son nefesini verir (1839). İnşaatın tamamlanması vefatından ancak iki yıl sonra, 1841′de gerçekleşebilir.

Osmanlı tarihinde köklü değişiklik ve düzenlemeleriyle tanınan Sultan II. Mahmud, klasik dönemin kurum ve kuruluşlarının ciddi olarak ele alınıp modern çehreler kazanmasına çaba sarfederken, mimaride de yeni açılımlara öncülük ederek inşa çalışmalarına önayak olmuştur. Geleneği temsil eden Topkapı Sarayı yerine, yeniliği ve değişimi yansıtan ilk Çırağan Sarayı, plan ve kullanım açısından bu anlayışın ürünüdür. Tasarımında masa-sandalye düzeninin dikkate alındığı ilk modern saray yapısı olan Eski Çırağan; üçgen alınlık, iyonik sütun başlıkları, mermer çatı korkulukları ve bol sütun dizileri ile batı kökenli mimari form ve süsleme ögelerine yer verilmiş bir yapı idi. Yeni saray üslupça da yapıldığı dönemin modasına uygundu. Batı neo-klasiğine belirgin bir ampir görünümü kazandırılmıştır. İç ve dış cephe kaplamalarının ahşap oluşu da Osmanlı Mimarisine özgü yönünü ortaya koymaktadır.

Sultan Abdülmecid tahta çıktığında, babası II. Mahmud’un yaptırdığı Eski Çırağan Sarayı bitmek üzeredir. İnşaası 1841 yılında tamamlandıktan sonra, saltanatının ilk on dört yılında en yoğun olarak kullandığı saray haline gelir. 1856′da Dolmabahçe Sarayı’na geçilinceye kadar, Abdülmecid’in hemen hemen bütün çocukları bu sarayda doğmuştur. 1840′da V. Murad, 1842′de II. Abdülhamid ve 1844′de V. Mehmed Reşad Eski Çırağan Sarayı’nda doğup büyümüşlerdir.

Sultan Abdülmecid döneminde Eski Çırağan Sarayı, önemli toplantı ve merasimlere de şahit olmuştur. Osmanlı Devleti’nin XIX. yüzyılda girdiği en büyük savaşlardan biri olan Kırım Harbi öncesinde Rusya ile savaş durumunun kabul edilmesi 25 Eylül 1853′te burada kararlaştırılır. Sultan Abdülmecid’in kızı Fatma Sultan’ın, Tanzimat’ın ilanında büyük görevler üstlenmiş olan Mustafa Reşid Paşa’nın oğlu Ali Galip Bey ile evlilik töreni 7 Ağustos 1854 günü bu sarayda yapılmıştır.

Eski Çırağan Sarayı ile ilgili olarak en ayrıntılı bilgileri, babasının görevinden dolayı sarayda bulunmuş olan Leyla Saz vermektedir. Leyla Hanım Eski Çırağan’ın kısımlarını şu şekilde tarif etmektedir: “Kuzey cihetinden itibaren merâsim ve mâbeyn-i hümayun dairelerinden sonra zâtışâhânelerinin hususi daireleridir. Hareme bitişik olan dairenin sofası, resmi günlere ve saz gecelerine, ortadaki ise padişaha mahsustur.

Harem sofası; iki ucundaki gezintilere tahsis edilmiş girintilerden başka, hatırımda kaldığına göre tahminen altı arşın uzunluk ve yirmi arşın genişlikte ve belki daha ziyade bir sofa idi. Deniz ve bahçe cihetindeki odaların hepsinin kapısı bu sofaya açılırdı.

Valide Sultan Dairesi; Hünkâr Dairesi cihetinde ikisi bahçeye bakan dört oda ile bir hamamdan ibaretti. Kadın efendiler ile ikballerin biri deniz, diğeri bahçe cihetinde ikişer odaları vardı. Harem sofasının deniz ve bahçe cihetinde ortaya gelen direkli, setli sofaları, gerilerinden kapanıp ikballere alt üst odalar yapılmıştı. Resmi günlerde kalabalığa görünmek istemeyen hanedan üyesi, o odaların sahibelerine haber vererek gider, direklerin üzerine bina edilmiş koridorun kafesli pencerelerinden sofaya bakarlarmış.

Yukarıda arz ettiğim geniş sofaya; tavanından daha küçük boyda ve daha yüksek ikinci tavanın dört tarafındaki birçok pencerelerden de ışık verilmişti, pek aydınlıktı.

Bu sofanın iki ucundan inilen tarafları direkli merdivenlerle orta kata, orta kattan da iki tarafı dört direkli gayet geniş mermer merdivenlerle zemindeki mermerliğe inilirdi. Orta katta sofa yoktu. Deniz ve avlu kapısı yerleri açık bırakılarak merdivenlerin iki tarafından direkler ve parmaklıklarla açık bırakılmış yollara dönülerek odalara girilirdi. O odalar, büyük ve ikinci kalfaların odalarıydı.

Efendilerinin odalarının altındaki bu odaların tavanları ile üst katın döşemesinin arasına, orta kalfalara ve diğer kızlara mahsus alçak tavanlı odalar yapılmıştı. Yüklükten yahut odalardan ayrılmış yerlerden üst kata küçük merdivenler vardı. Bu odaların sonradan ilave edilmiş oldukları ilk bakışta görülüyordu. Bunların pencerelerinde saksı yada sandık ile daima mevsim çiçekleri bulunur, saraylılar karanfil ve latin çiçeklerini severlerdi.

Mermerlikte daima açık duran kapıdan avluya çıkılırdı. Mevki meyilli olduğu için üzerine yapılmış harem bahçesinin merdivenleri bu kapının karşısındadır. Bahçenin eski çınarlarla gölgeli, suni adalı, büyük havuzunun etrafı meyve ve çiçeklerle süslü idi. Hareketli dört köprüsü yanyana döndürülüp havuzda sandalla gezilirdi. Ağaçlara tırmanan küçüklerin şerlerinden muhafaza için bahçe kilitli bulundurulur ve haftada iki kere açılırdı. Çocuklar o günlerde kalfaların gözetimi altında gezdirilirdi. Avlu yolu gölgelikli ve kumluktu. Mermerliğin deniz kapısı, kayık gezmesi için lazım oldukça açılırdı.

Haremin döşemesi; umuma ait büyük sofada oturulmadığından üç büyük avize ile mükellef kapı perdelerinden başka mefruşata ait hiçbir şey yoktu. Yerde ince Mısır hasırı serili idi. Odalarda da yollu ve çiçekli Kürt halıları vardı. Kanepe takımı ve perdeler yerli ipek kumaştandı. Her odada yatak kadar büyük kerevetli minderler bulunurdu. Bu minderlerin bir ya da iki başında, yastık hizasında ve yarım arşın eninde üstü düz dolap vardı. Minderlerdeki yumuşak canfes şiltenin üzerine ince bir şilte ilave edilerek geceleri yatak yapılırdı. Seyrek olarak kullanılan yataklıklar maun, abanoz yahut ceviz ağacındandı.

Yorganlar ağabani ve yumuşak ipekli kumaşlara düz renk elvan ipekle ince kasnak işlenmişti. Kaplamadan şal yorgan da kullanılırdı. Kalınca tülbent üstüne, dört tarafı yorganın aynı işlenmiş üç ince yastık, bir de beyaz yemeni yastık konup, yastık örtüsü sarılırdı. Yastıkların başları dikili kapalı idi. Yatak ve yorgan çarşafları ince pamuk ve ipekle dokunmuş yerli bezlerden, yatak bağları da satrançlı yerli canfeslerdendi. Bu canfesler düzgün ipekle , pürüzsüz ve parlak renklerden dokunmuş ve gayet dayanıklı idi. Bu yatak bağları Trablusgarp, Harput ve Bursa dokumalarıydı. Kışın yorganların üzerine şal örtülür, kürk yorganda kullanılırdı. Yataklığa da aba dokunurdu.

Yatak odası, odanın köşesine beyaz yaygı serilip üstüne konan camlı büyük gümüş fenerin içindeki kısa gece mumu yakılarak, fenerin dışına sarılmış ipekli futadan yayılan hafif ışık ile aydınlanırdı.

Odalarda bulunan eşyalar: Kadife ve ipekli kumaştan yuvarlak ve değirmi bir kişilik yer şilteleri, masa üzerinde çekme haneli ve direkli küçük ayna, direkli yürüyen büyük ayna, arusekli dolap, oyulmuş ağaca tel ve sedef kakmalı dolap, piyano, eski iş gayet güzel kavukluk üstünde Kur’an-ı Kerim, kerevet dolabının üstünde yazı takımı, konsol üstünde oturma saat, billur su takımı, küçük masa üstünde altı yedi mumlu gümüş şamdan, yanındaki küçük tepsinin üstünde mum makası, minder üstünde toparlak gümüş çilhane (para muhafazası), bir kenarda varil şeklinde, kadife kaplı, gümüş kakmalı küçük sandık (bu sandıkta her gün kullanılan küçük yüzük, küpe gibi kadın süsleri ve para saklanır), içinde tesbihi ve başörtüsü ile ince küçük şilteli seccade, sarı büyük mangal (o zaman soba bilinmiyordu).

Duvarlara zar gerilirdi. Zar, odanın iki arşın kadar içerisinden pencerelere kadar duvarları örten büyük perdedir. Çoğu zaman çuhadandı. Alt ve üst kenarları renkli çuha parçalarıyla, nakışlı halkalarla tavanın kenarına asılırdı. Kapı yerlerine ve pencereler cihetine açılmak için de birer yırtmaç bırakılırdı.

Ahşap Çırağan’ın büyük odaları çift camlı olduğu halde ısınmadığından mı? , yoksa eski âdete devam edildiğinden mi? Her ne sebeptense astarlı zarlar kullanılıyordu. Dolmabahçe Sarayı’nda kullanılmaz oldu.

Büyük kalfaların odalarında dolapları, konsol üstünde ayna hane, su takımı, şamdan ve saatları, ortada tablalı sarı mangalları ve birçok yer şilteleri bulunurdu. İpekli perdelerle halıları yerli malıydı. Orta kalfaların ikisi , üçü bir oda işgal ederlerdi. Onların yerleri ve diğer levazımı büyük kalfalarınki gibiydi. Kalfaların odalarında güzide acemilerinden bir iki kişi yatar, diğerleri umumi odalarda otururlardı. Herkesin yeri belliydi. Sabahleyin döşek şiltelerini bir kenara üst üste serip, bağlı yorgan takımlarını üzerine koyar, büyük bir örtü örterlerdi. Yer şiltelerinde otururlar, esvapları bohçalarla dolaplara koyarlardı.

Leyla Hanım’ın saray hakkında verdiği bu bilgiler, dışta batı mimarisini örnek almış görünüşünün altında, sarayın nasıl geleneksel yaşama uydurulduğunu da bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktadır. Damad İbrahim Paşa’nın Yalısı’nda kullanılan eşyalar ile Eski Çırağan Sarayı’nda kullanılan eşyaların aradan bir yüzyıl geçmiş olmasına rağmen hemen hemen hiçbir değişime uğramadan aynı tür ve işlevlere sahip olmaları da oldukça ilgi çekicidir.

Sultan Abdülmecid’in saltanat yıllarında, Osmanlı Devleti’nin mali düzeni, sonraki dönemleri de derinden etkileyecek bir buhran içerisine girmişti. Özellikle Dolmabahçe Sarayı’nın inşaasıyla birlikte Ihlamur Köşkleri’nin yapımı, Göksu Kasrı, Adile ve Fatma Sultan Sarayları’nın inşası, hazinenin büyük ölçüde borçlanmasına neden olmuştu. Bu arada Eski Çırağan Sarayı yıktırılmış (1857), yerine yeni bir saray yaptırılmak isteniyordu. Sultan Abdülmecid’in Çırağan’da yeni bir saray yaptırma isteği karşısında Sadrazam Ali Paşa’nın hazinenin durumunun müsait olmadığını belirtmesi, azline sebep olur. Bunun yanında İngiltere’nin İstanbul Büyükelçisi Lord Stratfort de Redeliffe Canning, padişahın huzuruna çıkıp Çırağan’ın yerine kârgir bir saray yaptırmanın güzelliklerinden bahsediyordu. Mali buhran, devleti borçlarını ödeyemez hale getirir. 1859 yılında yaptırılmakta olan saray ve kasırların inşaatlarında çalışan işçiler, ücretlerinin ödenmemesinden dolayı Dolmabahçe Sarayı’nı çevirerek alacaklarını isterler. Bu olay karşısında Sultan Abdülmecid bütün saray ve kasır inşatlarını durdurup, kendisine ait dörtbin kese altını çalışanlara dağıtır. Böylece Yeni Çırağan’ın yapımı da Sultan Abdülaziz döneminde yeniden başlanıncaya kadar kesintiye uğrar.

Dolmabahçe Sarayı

17. yüzyıla kadar Boğaziçi’nin koylarından biri olan bu yörenin; Altın Post’u aramaya çıkan Argonotların efsanevi gemisi Argos’un demirlediği, Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethi sırasında Haliç’e indirmek üzere gemilerini karaya çıkardığı yer olduğu ileri sürülür.

Osmanlılar Döneminde kaptan paşaların donanmayı demirledikleri, geleneksel denizcilik törenlerinin yapılageldiği doğal bir liman görünümünde olan bu koy; 17. yüzyıldan başlayarak dönem dönem doldurulmuş ve Dolmabahçe adıyla padişahların Boğaziçi’ndeki has bahçelerinden biri konumuna getirilmiştir.

Tarihsel süreç içinde çeşitli padişahlar tarafından yaptırılan köşk ve kasırlarla donatılan Dolmabahçe; zamanla “Beşiktaş Sahil Sarayı” adıyla anılan bir saray görünümü kazanmıştır.

Beşiktaş Sahil Sarayı, Sultan Abdülmecid Döneminde (1839-1861) ahşap ve kullanışsız olduğu gerekçesiyle 1843 yılından başlayarak yıktırılmış ve aynı yerde günümüze dek gelen Dolmabahçe Sarayı’nın temelleri atılmıştır.

Yapımı, çevre duvarlarıyla birlikte 1856 yılında bitirilen Dolmabahçe Sarayı 110.000 m2’yi aşan bir alan üstüne kurulmuş ve ana yapısı dışında onaltı ayrı bölümden oluşmuştur. Bunlar saray ahırlarından değirmenlere, eczanelerden mutfaklara, kuşluklara, camhane, dökümhane, tatlıhane gibi işliklere uzanan bir dizi içinde, çeşitli amaçlara ayrılmış yapılardır. Bu yapılar arasına Sultan II. Abdülhamid Döneminde (1876-1909) Saat Kulesi ve Veliahd Dairesi arka bahçesindeki Hareket Köşkleri eklenmiştir.

Dönemin önde gelen Osmanlı mimarları Karabet ve Nikogos Balyan tarafından yapılan sarayın ana yapısı; Mabeyn-i Hümâyûn (Selâmlık), Muayede Salonu (Tören Salonu) ve Harem-i Hümâyûn adlarını taşıyan üç bölümden oluşur. Mabeyn-i Hümâyûn; devletin yönetim işleri, Harem-i Hümâyûn; Padişah ve ailesinin özel yaşamı, bu iki bölümün arasında yer alan Muayede Salonu’ysa; Padişah’ın devlet ileri gelenleriyle bayramlaşması ve kimi önemli devlet törenleri için ayrılmıştır.

Tüm yapı, bodrumla birlikte üç katlıdır. Biçimde, ayrıntılarda ve süslemelerde gözlenen belirgin batı etkilerine karşılık bu saray, bu etkilerin Osmanlı ustalarca yorumlanmış bir uygulamasıdır. Öte yandan, gerek kuruluş gerekse oda ve salon ilişkileri açısından geleneksel Türk evi plan tipinin çok büyük boyutlarda uygulandığı bir yapı bütünüdür. Beden duvarları taştan, iç duvarları tuğladan, döşemeleri ahşaptan yapılmıştır. Çağın teknolojisine açık olan saraya, 1910-12 yıllarındaysa elektrik ve kalorifer sistemi eklenmiştir. 45.000 m2’lik kullanılır döşeme alanı, 285 odası, 46 salonu, 6 hamamı ve 68 tuvaleti vardır. Döşemelerin ince işçilikli parkelerinin üstünde, önce sarayın dokumevinde, sonra da Hereke’de dokunmuş 4454 m2 halı serilidir.

Padişahın devlet işlerini yürüttüğü Mabeyn; işlevi ve görkemiyle Dolmabahçe Sarayı’nın en önemli bölümüdür. Girişte karşılaşılan Medhal Salon, üst kat ile bağlantıyı sağlayan Kristal Merdiven, elçilerin ağırlandığı Süfera Salonu ve padişahın huzuruna çıktıkları Kırmızı Oda; imparatorluğun tarihsel görkemini vurgulayacak biçimde süslenmiş ve döşenmiştir. Üst katta yer alan Zülvecheyn Salonu; padişahın Mabeyn’de kendine özel olarak ayrılmış dairesine bir tür geçiş mekanı oluşturmaktadır. Bu özel dairede, padişah için mermerleri Mısır’dan getirilmiş görkemli bir hamam, çalışabileceği oda ve salonlar bulunmaktadır.

Harem ve Mabeyn bölümleri arasında yer alan Muayede Salonu; Dolmabahçe Sarayı’nın en yüksek ve en görkemli parçasıdır. 2000 m2’yi aşan alanı, 56 sütunu, yüksekliği 36 m.yi bulan kubbesi ve bu kubbeye bağlı yaklaşık 4,5 tonluk İngiliz yapımı avizesiyle bu salon, sarayın diğer bölümlerinden belirgin bir biçimde ayrılmaktadır. Salon, bodrumdaki tesislerden elde edilen sıcak havanın sütun diplerinden içeri verilmesiyle ısıtılmakta, böylelikle soğuk mevsimlere rastlayan törenler daha sıcak bir atmosferde yapılabilmekteydi. Geleneksel bayramlaşma töreni günlerinde, Topkapı Sarayı’nda bulunan altın taht bu salona getirilerek kurulur ve padişah bu tahtta devlet ileri gelenleriyle bayramlaşırdı. Galeriler ise elçilik görevlilerine, Saray Orkestrası’na, bay ve bayan konuklara ayrılmıştı.

Dolmabahçe Sarayı’nın Batı etkileri altında, Avrupa saraylarından örnek alınarak yapılmış bir saray olmasına karşılık, işlevsel kuruluşu ve iç mekan yapısında “Harem”in eskisi kadar kesin çizgilerle olmasa da ayrı bir bölüm olarak kurulmasına özen gösterilmiştir. Ancak Topkapı Sarayı’nın tersine, Harem, artık saraydan ayrı tutulmuş bir yapı ya da yapılar topluluğu değildir; aynı çatı altında, aynı yapı bütünlüğü içinde yerleştirilmiş özel bir yaşama birimidir.

Dolmabahçe Sarayı’nın yaklaşık üçte ikisini oluşturan Harem Bölümü’ne, Mabeyn ve Muayede Salonu’ndan geleneksel ayrımı vurgulayan demir ve ahşap kapılarla kesilmiş koridorlardan geçilmekte, bu bölümde Boğaziçi’nin yansımalarıyla aydınlanan salonlar, sofalar boyunca padişahların, padişah eşlerinin, çeşitli görevleri olan kadınların, şehzade ve sultanların yatak odaları, çalışma ve dinlenme odaları sıralanmaktadır. Valide Sultan Dairesi, Mavi ve Pembe Salonlar, Abdülmecid, Abdülaziz ve Reşad tarafından kullanılan odalar, Cariyerler Bölümü, Kadınefendi odaları, Büyük Atatürk’ün çalışma ve yatak odası, sayısız değerli eşya, halı, levha, vazo, avize, tablo gibi sanat yapıtları Harem’in ilginç ve etkileyici parçalarını oluşturmaktadır.

Günümüzde Dolmabahçe Sarayı’nın bütün birimleri restore edilmiş ve ziyarete açılmış bulunmaktadır. Saray’ın değerli eşyalarının sergilendiği iki “Değerli Eşyalar Sergi Salonu”, Milli Saraylar Yıldız Porselenleri Koleksiyonu’ndan örneklerin yer aldığı “İç Hazine Sergi Binası”, genellikle Milli Saraylar Tablo Koleksiyonu’nun bölüm bölüm ve uzun süreli sergiler biçiminde izleyicilere sunulduğu “Sanat Galerisi”, bu galerinin alt katında sarayın çeşitli objeleri ve mimari süslemelerinden alınmış kuş motiflerinin fotoğraflarından oluşan sürekli serginin bulunduğu tarihsel koridor, Mabeyn Bölümü’ndeki Abdülmecid Efendi Kütüphanesi; Dolmabahçe Sarayı’nın başlıca sergileme birimlerini oluşturmaktadır.

Sarayın hemen girişinde bulunan eski Mefruşat Dairesi’nde Kültür-Tanıtım Merkezi yer almakta ve Milli Saraylar’ın çeşitli yerlerinde sürdürülen bilimsel çalışmalarla tanıtım etkinlikleri bu merkezden yönlendirilmektedir. Öte yandan, yine bu merkezde çoğunluğunu 19. yüzyıla yönelik yayınların oluşturduğu bir kitaplık kurularak araştırmacıların hizmetine sunulmuştur.

Saat Kulesi, Mefruşat Dairesi, Kuşluk, Harem ve Veliahd Dairesi bahçelerinde ziyaretçilere yönelik kafeterya hizmetleri veren bölümler ve hediyelik eşya satış reyonları oluşturulmuş, bu reyonlarda Kültür-Tanıtım Merkezi’nce hazırlanan ve milli sarayları tanıtıcı bilimsel nitelikte kitaplar, çeşitli kartpostallar ve Milli Saraylar Tablo Koleksiyonu’ndan seçilmiş ürünlerin tıpkı basımları satışa sunulmuştur. Öte yandan Muayede Salonu ve bahçeler ise ulusal/uluslararası resepsiyonlara ayrılmış, yeni düzenlemelerle saray, müze içinde müze birimlerine, sanat ve kültür etkinliklerine kavuşturulmuştur.

İstanbul’un Tarihi Yapıları

Kent Surları

Günümüzde “suriçi” olarak adlandırılan ve tarihi İstanbul Yarımadası’nı oluşturan kısmın etrafı tamamen surlarla çevriliydi. Ancak, tarih boyunca İstanbul’un etrafına yaptırılan çeşitli surların büyük kısmı günümüze ulaşamamıştır. İlk surlar, kentin kuruluş tarihlerinde (M.Ö. 657) yaptırılmıştır. Sirkeci yakınlarından başlayarak Sarayburnu ve Marmara kıyılarını takip eden bu surlar, bugün Ayasofya’nın bulunduğu tepelere kadar ilerliyordu. Roma İmparatoru Septimius Severus (193-211), kenti işgali sırasında bu surları yıktırmış, daha sonra Sarayburnu ve Sultanahmet Meydanı’nı içine alarak Ayasofya yakınlarında son bulan bir sur yaptırmıştır. Büyük Constantinus döneminde (306-337), Marmara kıyısından başlayarak Haliç’e kadar uzanan şehir, üçüncü kez surlarla çevrilmiştir. Constantinus surlarından günümüze ulaşan tek kalıntı Cerrahpaşa’da Ese (İsa) kapısıdır. II. Theodosius döneminde, 413 yılında yapımı tamamlanan surlar, Constantinus surlarının bitiminden başlayarak, Kara Surları, Haliç Surları ve Marmara Surları şeklinde üç ayrı bölümden oluşmaktadır. Kara Surları, Ayvansaray’da Haliç kıyısından başlayıp, Yedikule’de Marmara Denizi’ne kadar yaklaşık 6,5 km. uzunluğundadır. Günümüze en sağlam ulaşan kara surları çifte duvar ve hendekten oluşmaktadır. 400 kadar kulesi, 46 kapısı bulunan surlar 15-18 m. genişliğinde, 10-12 m. derinliğinde hendeklerle korunuyordu. Hendeklerin ardında aralıklı burçlarla desteklenmiş 7,50 m. yüksekliğinde ön sur, arkasında 4,50 m. genişliğinde, 15 m. yüksekliğinde ana sur bulunmaktadır. Belirli aralıklarla kare veya çokgen kulelerle güçlendirilmiştir. Taş ve tuğla örgülü kalın duvarların içi moloz taş dolguludur. Karasur kapılarının en görkemlisi Yedikule surlarındaki Altınkapı’dır.

Haliç Surları, Ayvansaray’dan başlayıp, bütün Haliç boyunca Sarayburnu’na kadar uzanmaktaydı. Yaklaşık 5,5 km. uzunluğunda tek duvardan oluşan surlardan günümüze çok az iz kalmıştır.

Marmara Surları ise, Sarayburnu ve Yedikule arasındaki sahil şeridi boyunca uzanmaktaydı. Kenti, denizden gelecek saldırılara karşı korumak için yapılmış olan surların uzunluğu 8,5 km. olup, çokgen ve dörtgen burçlarla güçlendirilmiştir.

Bizans ve Osmanlı dönemleri boyunca depremler, yangınlar ve kuşatmalar nedeniyle tahrip olan surlar günümüze değin pek çok onarım görmüştür.

Kız Taşı

Fatih ilçesi, Malta semtinde bulunmaktadır. 10 m. yüksekliğindeki granit sütun üç basamaklı bir kaide üzerine yerleştirilmiştir. Fatih Camii’ne bakan yüzünde kanatlı mitolojik figürler bulunmaktadır.

Hipodrom

Günümüzde Sultanahmet Meydanı’nın bulunduğu alanda kurulmuş olan Hipodromun inşasına Roma İmparatoru Septimius Severus döneminde (M.S. 193-211) başlanmıştır. Daha sonra I. Constantinus zamanında İmparatorluğun değişik bölgelerinden getirilen eserlerle süslenmiş olan Hipodrom anıtsal bir yapı haline getirilmişti. O dönemde atlı araba yarışlarının düzenlendiği yapı, yaklaşık 100.000 seyirciyi alabilecek oturma kapasitesine sahipti. Hipodrom bir yarış alanı olmasının yanı sıra, ayaklanmaların başladığı ve savaş ganimetlerinin toplandığı önemli bir mekândı.

Bu yapıdan günümüze, çevresinde atlı yarış arabalarının dönüş yaptığı spina adı verilen eksen üzerinde bulunan anıtlardan üçü kalmıştır.

Medreseler

Rüstem Paşa Medresesi

Cağaloğlu’ndadır. Medrese mimarisinde özgün bir denemedir. Sinan, bu yapıyı 1550’de Rüstem Paşa için yapmıştır. Dış duvarlar sekiz köşelidir. Avlu çevresinde 22 oda ve bir dershane-mescit yerleştirilmiştir.

Koca Sinan Paşa Medresesi

Divanyolu’ndadır. 1594’te yaptırılmıştır. Bağımsız medrese yapılarının anıtsal ve güzel örneklerindendir. Günümüzde İktisat Fakültesi’dir. Medresenin yanında sebil ve türbe vardır.

Kuyucu Murat Paşa Medresesi

Vezneciler’dedir. 1606-1610 arasında yapılmıştır. Dar bir alana medrese, dershane-mescit, sebil, türbe, sübyan mektebi ve dükkânlar yerleştirilmiştir. Düzgün kesme taştan bir yapıdır. Büyük ölçüde onarılmış, kubbesi çatıya dönüştürülmüştür.
Abdülhalim (Ankaravi) Medresesi

Belediye Sarayı yanındadır. 1707’de yapılmış, 1958-1960’ta onarılmıştır. Dar bir avlu çevresinde, iki katta 13 oda ve bir dershaneden oluşan küçük bir yapıdır. Avluyu çevreleyen revaklar, manastır ve aynalı tonoz örtülüdür.

Hasan Paşa Medresesi

Beyazıt’tadır. 1745’te Mimar Çelebi Mustafa yapmıştır. Barok üslupta yapıların ilk örneklerindendir. En önemli özelliği iki katlı oluşudur. Altta sebil ve dükkânlar vardır.

Hanlar

Balkapanı Hanı

Yeni Cami’yle Küçükpazar arasındadır. İstanbul hanlarında görülen yapımı biçimi yanında, Bizans yapı tekniği gösteren tek örnektir. Yapım tarihi ve mimarı bilinmemektedir. Mimari üslubuyla 16. yüzyıla tarihlendirilmektedir. Tek avlulu, iki katlı ticaret hanları planında, özgünlüğünü koruyabilmiş bir yapıdır.

Burmalı Hanı

Eminönü, Rüstem Paşa Mahallesi’ndedir. Rüstem Paşa, 1556’da Mimar Sinan’a yaptırmıştır. Mahkeme yapısı olup, daha sonra han olarak kullanılmaya başlanmıştır. U biçimi planlı, avluludur. Taş ve tuğla örgü düzeninde, revaklı iki katlı bir yapıdır.

16. yüzyılın külliye hanları dışında kalan örnekleri arasında Büyük Çorapçı Hanı (Mahmutpaşa), Kurşunlu Hanı (Galata), Leblebici Hanı (Eminönü) sayılabilir. Bu yapılar tek avlulu, iki katlı hanlar grubundandır.

Büyük Valide Hanı

Çakmakçılar Yokuşu’nda, Tarakçılar Sokağı karşısındadır. Yazıtsızdır, kaynaklarda 17. yüzyıl yapısı olduğu, IV. Murat’ın annesi Kösem Sultan’ın yaptırdığı bilinmektedir. İki katlı, üç avlulu planıyla han mimarisinin gelişimini belgeleyen önemli bir yapıdır. Önemli bir bölümü yıkık haldedir.

17. yüzyıl han mimarisinin öbür örnekleri arasında Vezir Hanı (Çemberlitaş), Yelkenciler Hanı (Galata), Kızıl Han (Eminönü) sayılabilir. Bu yapılar da geleneksel Osmanlı hanları mimarisinde, bir ya da iki avlulu, iki katlıdır.

Ali Paşa Hanı

Küçükpazar’dadır. Yazıtsızdır, mimarı bilinmemektedir. Kaynaklarda 18. yüzyılda Çorlulu Ali Paşa’nın yaptırdığı bildirilmektedir.

İki katlı, tek avlulu hanlar planında, duvarları kesme taş ve tuğla karışımı bir yapıdır. Ayrıca, Ali Paşa adıyla iki han da Kapalı Çarşı’da bulunmaktadır.

Büyük Yeni Hanı

Çakmakçılar Yokuşu’nda, Çarkçılar ve Sandalyeciler arasında yer almaktadır. Kaynaklardan, III. Mustafa döneminde 1764’te yaptırıldığı anlaşılmaktadır. Dış yüzeyde ilk kat kesme taş, üst iki kat ise taş ve tuğla örgü düzenindedir. Uzun dikdörtgen planında, iki avlulu, üç katlı bir yapıdır. Yalın, özgünlüğünü koruyabilmiş bir yapıdır.

Cebeci Hanı

Kapalı Çarşı’da yer almaktadır. Yazıtsızdır ve mimarı bilinmemektedir. Yapıda tuğla ve taş işçiliğinin çok geliştiği görülmektedir. Özellikle revak kemerleri ve kubbelerdeki tuğla işçiliği ilginçtir. Mimari özellikleriyle 18. yüzyıla tarihlendirilmiştir.

Çuhacı Hanı

Nurosmaniye Camii yakınındadır. Vakıf kayıtlarına göre, 18. yüzyılda Damat İbrahim Paşa yaptırmıştır. Düzgün dikdörtgen planlı, bir avluludur. Taş ve tuğla işçiliğindeki üstünlük, yüzlerdeki çıkma konsollar yapıya zengin bir görünüm kazandırmıştır. Özgün biçimini koruyabilmiş yapılardandır.

Hasan Paşa Hanı

Beyazıt-Aksaray yolu üstündedir. Seyyid Hasan Paşa 1740’ta Mimar Mustafa Çelebi’ye yaptırmıştır. İki katlı, tek avlulu yapı, kentteki az sayıda konuk hanlarından biridir. Kalıntılardan giriş yanlarındaki Rokoko çeşme ve sütunların mermerden olduğu sanılmaktadır. Bu özelliğiyle İstanbul’un öbür hanlarından ayrılmaktadır.

Kalcılar Hanı

Kapalı Çarşı bölgesindedir. Mimari üslubu ve tekniğiyle 18. yüzyıla tarihlendirilmektedir. Kentin tek avlulu, iki katlı ticaret hanlarındandır, yalnızca bir bölümü üç katlıdır.

Küçük Yeni Hanı

Çakmakçılar’dadır. Yaptıranı ve mimarı bilinmemektedir. Tek avlulu, üç katlı hanlar grubundandır. Katlarda, revakları taşıyıcı payelerin tuğladan yapılmış olması ilginçtir.

Saksı Hanı

Galata’dadır. Mimarisi ve yapım tekniğiyle İstanbul hanlarından ayrılmaktadır. Bir Ceneviz yapısının ticaret hanına dönüştürüldüğü sanılmaktadır. Avlusuz, iki katlı bir yapıdır.

Serpuş Hanı

Galata’daki avlusuz hanlardan biridir. Bir Bizans yapısının temelleri üstüne 18. yüzyılda kurulduğu sanılmaktadır. Dış duvarlar taş ve tuğla örgü düzeni ve sivri kemerli pencereleriyle dönemin Osmanlı Hanları görünümündedir.

Taşhan

Laleli’dedir. Sipahiler Hanı, Çukurçeşme Hanı, Katırcıoğlu Hanı adlarıyla da bilinmektedir. Sipahilerin barındırılması için 1763’te III. Mustafa tarafından yaptırılmıştır.

Kimi yerleri yıkık olmakla birlikte özgünlüğünü koruyabilmiş, iki katlı, üç avlulu bir yapıdır. İstanbul’daki askeri nitelikli ve ön yüzü tümüyle taş örgü düzeninde tek handır.

Yıldız Hanı

Mahmutpaşa Yokuşu’ndadır. 1817 tarihli yazıtından, kentin bu dönemde yapılmış az sayıdaki yapılarından biri olduğu anlaşılmaktadır. Tek katlı, üç avlulu bir yapıdır. Duvarlar düzgün kesme taş ve üç dizi tuğla düzenindedir. Düşey çıkmalarla yapının dış yüzlerinde devingenlik sağlanmıştır.

Çarşılar

Sahaflar Çarşısı

Beyazıt Meydanı’nda bulunan Sahaflar Çarşısı’nda değişik konularda her çeşit kitap satılmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu’nun erken dönemlerinde bu çarşıda, el yazması kitaplar satılmaktaydı. İbrahim Müteferrika’nın matbaada basılan kitapları piyasaya sürmesiyle bu anlayış terkedilmiştir. Günümüzde bu çarşının ortasında İbrahim Müteferrika’nın bir büstü bulunmaktadır.

Bakırcılar Çarşısı

Şimdiki İstanbul Üniversitesi merkez binası bahçesinin doğu ve kuzey duvarları altında bir sıra dükkân halindedir. Burada el yapımı bakır işleri, hediyelik eşya mağazaları bulunmaktadır.

Mısır Çarşısı

Eminönü’nde, Yeni Cami’nin arkasında bulunmaktadır. 1660 yılında Osmanlı Sultanı IV. Mehmet’in annesi Turhan Sultan tarafından yaptırılmıştır. Kesme taş ve tuğladan inşa edilen çarşıda bulunan yüze yakın dükkânda, çeşitli baharatlar, çiçekler ve evcil hayvanlar satılmaktadır.
Yüzölçümü olarak Kapalı Çarşıdan daha küçük olmakla birlikte, özellikle yabancı turistlerin uğramadan geçemediği, ilgi odağı mekânlardan birisidir. Tıpkı Kapalı Çarşı’da olduğu gibi, Mısır Çarşısı’nın da iki ana kapısı Eminönü ile Sultanahmet arasında bağlantı kurmaktadır. Yan kapıları ise Yeni cami, Tahtakale, Mercan, Yemiş İskelesi ve Süpürgeciler’e çıkış vermektedir.

Kapalı Çarşı

Çarşı, Mahmut Paşa Yokuşu ile Beyazıt Camii arasındaki alanda uzanmaktadır. Yapının ilk bölümleri, Fatih Sultan Mehmet döneminde 15. yüzyılda Vezir Mehmet Paşa tarafından yapılmaya başlanmıştır. Daha sonraki dönemlerde çıkan yangınlar ve yer sarsıntıları ile tahrip olan çarşı, yapılan onarım ve eklentilerle yeniden kullanıma çevrilmiştir.

Çarşının üstü ve etrafı kapalı olduğundan “Kapalı Çarşı” olarak anılmaktadır. Geniş bir arazi üzerinde kurulu bulunan çarşıda, 3.000’e yakın dükkân ve 60 sokak bulunmaktadır.

Osmanlı döneminde her sokak, orada yoğunlaşan zanaat gurubuna göre (kuyumcular, terlikçiler, aynacılar vb.) isimlendirilmiştir.

Günümüzde, çarşı içinde her meslek gurubuna ait dükkânlar bulunmaktadır.

Feshane

Feshane, II. Mahmut tarafından 1826’da Yeniçeri Ocağı’nın ortadan kaldırılıp, yerine ikame edilen orduya giysi dikmek amacıyla kurulmuştur. Bugün restorasyon çalışmaları sonucu çok amaçlı bir tesis olarak hizmet vermektedir.

Garlar

Sirkeci Garı

Sirkeci Garı, 1890 yılında, Avrupa’dan gelişi dört gözle beklenen Şark Ekspresi için yapılmıştır. Garın tasarımını, İstanbul’da bulunan çok sayıdaki mimari geleneği ustaca bağdaştıran Alman Mimar Jasmund yapmıştır. Sıralı taş ve tuğlalarla örülmüş Bizans stili duvarı, Selçuklu tarzı oymalı bir kapı ve İslam geleneğine uygun at nalı biçimli kemerli pencerelerle birleştirilmiştir. Bugün Trakya’ya ve çeşitli Avrupa şehirlerine Sirkeci Garı’ndan kalkan trenler mevcuttur. Garın içinde bir de kahvehane bulunmaktadır.

Haydarpaşa Garı

Osmanlı İmparatorluğu’nun modernleşme süreci içinde II. Abdülhamit, demiryollarının önemli bir yeri olduğuna inanıyordu. Padişah, demiryolu yapımı için gerekli kaynağı bulamayınca, yardım için Alman müttefiği Kayzer II. Wilhelm’e başvurdu ve Deutsche Bank, demiryolunun yapımı ve işletmesine yatırım yapma kararı aldı. 1898’de Alman mühendisler, uzak yörelere uzanan demiryolunun inşaatına başladılar. Bu sırada bir dizi gar binası da inşa edildi. Bunların en büyüğü olan ve deniz kıyısındaki konumu, azametli yapısı ile etkileyici bir havası olan Haydarpaşa Garı 1908 yılında tamamlandı ve hala hizmet vermektedir.

Taksim Cumhuriyet Anıtı

Taksim Meydanı’nda bulunan anıt yapının alan düzenlemeleri ve kaidesi Mimar Monceri tarafından gerçekleştirilmiştir. Anıtın heykeltıraşlık eserleri İtalyan Heykeltıraş Canonica tarafından 1928 yılında yapılmış ve İtalya’dan gemiyle İstanbul’a getirilerek günümüzdeki yerine yerleştirilmiştir. Anıtın Harbiye yönüne bakan yüzünde Kurtuluş Savaşı, Taksim yönüne bakan yüzünde ise Cumhuriyet Türkiye’si betimlenmektedir. Diğer yüzlerde ise ellerinde sancak tutan Türk asker heykelleri bulunmaktadır. Anıt 8 Ağustos 1928 tarihinde açılmıştır.

Çeşmeler

Sultanahmet Çeşmesi (III. Ahmet Çeşmesi)

Topkapı Sarayı’nın Bab-ı Hümayunu önündeki III. Ahmet Meydan Çeşmesi (1729) dört köşesinde sebiller ve cephelerinin ortasındaki çeşmelerle simetrik düzenli bir yapıdır. Zengin ve renkli dekorasyonu, taş ve bronz işçiliği, geniş saçaklarıyla Lale Devri’nin en karakteristik anıtlarından biridir.

Tophane Çeşmesi

Tophane Meydanı’ndaki çeşme 1732’de I. Mahmut tarafından Hassa Başmimarı Mehmet Ağa’ya yaptırılmıştır. Rokoko tarzı cephe süslemeleri ilgi çekicidir.

Beykoz İshak Ağa Çeşmesi

İstanbul’da Beykoz ilçesindedir. Türkiye çapında en güzel çeşme anıtlarımızdan birisidir.

Azapkapı Saliha Sultan Çeşmesi

1732’de Sultan I. Mahmut tarafından annesi Saliha Sultan adına yaptırılmıştır.

Ayazma Çeşmesi

Üsküdar’da Ayazma Camii avlusundadır. 18 yüzyılda III. Mustafa tarafından yaptırılan çeşme devrin mimari özelliklerini taşır.

Üsküdar III. Ahmet Çeşmesi

Üsküdar’da iskele meydanında yer alır. 1728 yılında yapılmıştır. Ahşap çatılı ve dört yüzlü bir meydan çeşmesi olup, mimarlık, hattatlık, taş işçiliği ve şiir sanatının bir şaheseridir.

Göksu Çeşmesi

Sultan III. Mustafa’nın eşi ve III. Selim’in annesi Mihrişah Sultan tarafından yaptırılmıştır.

Köprüler ve Boğaziçi

Asya–Avrupa Kıtaları arasında yer alan İstanbul Boğazı, Boğaziçi olarak adlandırılmaktadır. 32 km. uzunlukta olan boğazın en dar yeri 660 m. ile Hisarlar arasıdır. En geniş yeri ise Büyükdere önleridir. (3.3 km.) Sularının derinliği 50 m. ile 120 m. arasında değişir. Suları, üstten saatte 3–4 km. hızla kuzeyden güneye akmaktadır.

Boğaziçi’ni gezmenin iki yolu vardır. Karadan otomobille veya turistik seferler yapan vapurlarla sahiller görülebilir. Eminönü’nden kalkan Boğaziçi Vapurları her iki yakadaki iskelelere uğrayarak Boğazın sonuna kadar gidip, dönmektedirler.

1973 ve 1988 yıllarında inşa edilmiş olan iki asma köprüyle Boğaz’ın iki yakası karadan birleştirilmiştir.

Galata Köprüsü

Galata Köprüsü, eski İstanbul’u Haliç üzerinden, Galata ve Beyoğlu semtlerine bağlar.

1845 yılında Sultan Abdülmecit’in annesi, burada ahşap bir köprü yaptırtmıştır. Daha sonraları bunun yerine demir bir köprü konmuştur.

1910-1912 yıllarında bir Alman firmasına bugünkü köprü yaptırılmıştır. Köprü, 22 tane yüzen duba üzerindedir.

Orta kısmı gece saat 02:00 ile 04:00 arasında açık tutulmakta ve gemilerin Haliç Limanı’na giriş–çıkışı sağlanmaktadır.

Galata köprüsünden başka Haliç üzerinde kurulmuş olan Atatürk Köprüsü ve Haliç Köprüsü vardır.

Karaköy Meydanı’ndan Atatürk Köprüsü’ne doğru giden caddenin başında, Beyoğlu’na çıkan, tarihi tünel bulunur.

Adalar

Adalar ilçesi, Marmara’nın kuzeydoğusunda, İstanbul’un Bostancı-Kartal kıyıları açığında bulunan Kınalıada, Burgazada, Heybeliada, Büyükada, Sedef Adası, Tavşan Adası, Kaşık Adası’ndan oluşmaktadır.
Büyükada, Kınalıada, Burgazada, Heybeliada ve Sedef Adası’nda yerleşim vardır.

Yerleşim tarihi, Bizans dönemine dek inen adalardan Bostancı–Kartal kıyıları karşısına düşen yedisi bir küme, daha açıktaki Hayırsız Adalar diye tanımlanan Sivriada ve Yassıada ikinci bir küme oluşturur. İkinci küme adalarda sürekli yerleşim yoktur.

Geçmişiyle İstanbul tarihi içinde önemli bir yer tutan adalar, Bizans döneminde doğu keşişlerinin manastırlarını kurmalarından bu yana birçok tarihsel olaya da sahne olmuştur. Kınalıada, Burgazada, Heybeliada ve Sedef Adası turizme açık adalardır.

Adalardaki sivil mimari örneği ev, konak ve köşklerin çoğu, 19. yüzyılın ikinci yarısından başlayarak Adalara yerleşen yabancılar ve azınlıklar tarafından yaptırılmıştır. Lale Devri”nde güzel sanatlarda görülen batı eğilimi 19. yüzyılda batılılaşma sürecinin hızlanması, mimariyi de etkilemiştir. Adalarda, o dönemde tüm dünyada gözde olan neo–barok, neo–gotik, neo–grek, ampir ve neo–klasik üslupların kullanıldığı görülür. Ada evleri, döneminin İstanbul evleriyle ortak üslup özellikleri taşırlar. Kimi yapılar yaptıranın özel beğenilerine göre biçimlenmiştir. Köşkler genellikle bahçe içinde 2–3, bazen de 4–5 katlıdır. Geleneksel Türk evi planlı ev, konak ve köşklerin yapımında ahşap, kâgir ya da ikisinin karışımı malzeme kullanılmıştır. Ahşap gereç olarak Romanya kerestesi, kâgir bölümlerde ise Sedef Adası ve Büyükada’da çıkarılan taş ile harman tuğlası kullanılmıştır. Kapı ve parmaklıklar, dökme demirden dantela gibi işlenmiştir.

Büyükada

Adaların içinde en büyük ve en gelişmiş olanıdır. Eskiden kral ve prenslerin sürgün yeri olarak kullanıldığı için Prens Adası adı ile de anılmaktadır.

Tepeleri kaplayan çam ormanları, bahçe içindeki köşkleri ve kıyıdaki klasik sivil mimari örneği olan yapılarının yanı sıra, bir özelliği de motorlu araç trafiğinin olmamasıdır.

Adanın, ilk yerleşkesi iskelenin üst kısmına düşen kuzeydoğu yamaçları ile bu kesimdeki yalı boyudur.

Yörükali Koyu, Nizam Koyu, Karacabey Koyu, adanın belli başlı plajlarıdır.

Burgazada

Büyükada’ya oranla daha sakindir. Burgazada, Sait Faik ile ünlüdür. Sait Faik Abasıyanık’ın yaşadığı ev, müze haline getirilmiştir. Burada, ünlü yazarın eşyaları ve kitapları sergilenmektedir. Bu evin bulunduğu Burgaz Çayırı Sokak’tan yukarı doğru çıkılınca adanın en yüksek noktası olan Hristo Tepesi’ne gelinir. Burada manastır kalıntıları ve arasındaki kilise görülebilmektedir.

Burgazada’da Gönüllü Sokak, ada mimarisini yansıtan sağlı sollu eski köşkler, Cennet Bahçesi, Aya Yorgi Kilisesi, terk edilmiş Dimitrakopulo Köşkü görülür.

Heybeliada

Heybeliada, mütevazi bir kasaba havasındadır. Deniz Harp Okulu ve Deniz Lisesi Komutanlığı uzun yıllar buradaydı. Deniz Harp Okulu, Tuzla’ya taşındıktan sonra sadece Deniz Lisesi Komutanlığı kalmıştır.

Ruhban Okulu, Aya Triada Manastırı adadaki eski yapılar arasındadır. Ruhban Okulu’nun şimdiki adı Heybeliada Rum Erkek Lisesi’dir. Okulun açılış tarihi 1200 yıllarına uzanmaktadır. 1971 yılında liseye dönüştürüldüyse de hiç öğrencisi yoktur.

Alman Koyu yakınında ise Terki Dünya Manastırı bulunmaktadır. Ayrıca, ünlü yazar Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın yaşadığı ev Heybeliada’dadır. Ev, bugün, müze olarak düzenlenerek, ziyarete açılmıştır.

Sultanahmet Camii

Türk ve İslam dünyasının en ünlü anıtlarından birisi olan Sultan Ahmet Camii İstanbul’a gelen herkes tarafından hayranlıkla ziyaret edilir. Klasik Türk Sanatının bir diğer örneği olan bu Sultan Camii orijinal olarak 6 minare ile inşa edilen tek camidir. Bulunduğu yer tarihi İstanbul şehrinin daha erken yapılmış diğer önemli eserleri ile çevrilidir. İstanbul şehrinin en güzel manzarası denizden görülür. Bu şahane manzarada caminin silueti yer alır. Şöhreti “Mavi Camii” olarak bilinen eserin asıl adı I. Sultan Ahmet Camiidir. Esas mesleğine yakışır şekilde, Mimar Mehmet Ağa Cami içerisini kuyumcu titizliği ile dekore etmiştir. 1609-1616 yılları arasında inşa edilen cami büyük bir kompleksin içerisinde bulunurdu. Bunlar bir kısmı zamanımıza gelemeyen sosyal ve kültürel içerikli yapılardı. Kapalı Çarşı, Türk Hamamı, aşevi, hastane, okullar, kervansaray ve Sultan Ahmet’in türbesi belli başlı kısımlardı. Caminin mimarı klasik Türk sanatının ulu mimarı olan Koca Sinan’ın öğrencisiydi ve caminin yapımında hocasının daha önce denediği bir planı, daha büyük ölçüde uygulamıştı. Sultan Ahmet Camiinin esas girişi Roma devrinden kalan hipodrom tarafındadır. Bir dış avlunun çevrelediği iç avlu ve esas mekân yüksek bir podyum üzerindedir. İç avluya açılan kapıdan ortadaki sembolik şadırvan ve etrafı çevreleyen galerilerin üzerinden, fevkalade bir harmoni ile biri, biri üzerine yükselen kubbeler görülür. İçeriye açılan 3 kapıdan herhangi birinden girildiğinde dış görünüşü tamamlayan boyama, çini ve vitray camlarının zengin ve renkli süslemeleri ile karşılaşılır. İç mekân büyük bir bütündür; ana ve yan kubbeler geniş sivri kemerlerin dayandığı 4 iri sütun üzerinde yükselir.

Caminin içini 3 taraftan çevreleyen balkonların duvarları, sayıları 20.000’i aşan şahane İznik çinileri ile süslüdür. Bunların yukarısı ve bütün kubbe içleri ise boya işidir. Boya süslemelere hakim olan renk mavi değildi. Camiye isim olan mavi renk sonraki tamirlerde boyanmıştı. 1990 yılında tamamlanan son tamirde iç dekorun koyu rengi orijinal açık renklerine döndürülmüştür. Her camide olduğu gibi, yerler halılarla kaplıdır. Ana giriş karşısında yer alan mihrap yanında, şahane oyma işçiliği olan mermer minber yer alır. Diğer tarafta ise Sultanların locası balkon şeklinde görülür. 260 pencerenin aydınlattığı iç mekânı örten kubbe 23,5 m. çapında ve 43 metre yüksekliğindedir. Yakın yıllarda tamir edilerek yeniden inşa edilen camii çarşısı, eserin doğusunda yer alır. Sultan Ahmet’in tek kubbeli türbesi ve medrese binası kuzeyde, Ayasofya tarafındadır. Yaz aylarında buradaki parkta geceleri ses ve ışık gösterileri yapılır. Sultan Ahmet Camii, civardaki bir çok eski abidevi yapı ve müzelerle birlikte şehir turlarının merkezinde yer alır. Minareler klasik Türk üslubunun bir diğer örneğidir. Spiral merdivenlerle şerefelere ulaşılır. Günde 5 defa, namaz vakti buralardan okunarak duyurulur. Günümüzde ezan hoparlörlerle okunmaktadır. Kubbeler ve minarelerin üstleri kurşunla kaplıdır, bunların uçlarındaki alemler ise altın kaplamalı bakırdan yapılmışlardır. Bu üst örtülerin tamiri icabında eskiden olduğu gibi ustalıkla yapılmaktadır. İslam dini her Müslüman’ın günde beş kez namaz kılmasını şart koşar. Minarelerden okunan Ezanı işiten inananlar, abdestlerini almış olarak namazlarını kılarlar. Cuma günleri öğlen namazı ve bazı diğer önemli dini günlerin namazları camilerde toplulukla beraber kılınır. Bunların dışındaki namazlar, vakitlerinde herhangi bir yerde kılınabilir. Camilerde toplu namazları hocalar, Kuran’dan bölümler okuyarak kıldırırlar. İbadet sırasında erkeklerle kadınların yerleri ayrıdır. Camilerde orta mekânda yalnız erkekler, arkalarında veya balkonlarda kadınlar ibadet ederler. Klasik Türk Camilerinin özelliği, en kalabalık günlerde bile namaz kılan topluluğun çoğunluğunun mihrabı rahatça görmesine elverişli olmasıdır.

Küçük Ayasofya Camii (Sergios-Bakhos Kilisesi)

Sultanahmet’te Küçük Ayasofya Caddesi’nde bulunan yapı, 527 yılında I. Iustinianus tarafından Hagios Sergios ve Hagios Bakhos adına yapılmıştır. II. Bayezit zamanında, Hüseyin Ağa camiye çevirtmiştir. 1946 yılında onarılmıştır. Dörtgen planlı bir yapıdır. 19 m. yüksekliğindeki kubbesi sekiz ayak üstüne oturmuştur. Yeşil ve kırmızı mermerden 34 sütunu vardır. Beş kubbeli, altı sütunlu son cemaat yeri sonradan yapılmıştır. Camiye çevrildiğinde yapılan tek şerefeli minare, yapının sağındadır.

Beylerbeyi Camii

Sultan I. Abdülhamit tarafından 1778 yılında Mimar Tahir Ağa’ya yaptırılmıştır. Kesme taştan tek kubbeli bir yapıdır. Talik yazılı üç yazıtı vardır. 1968 yılında minaresi, son cemaat yeri onarılmıştır. Maun ağacı minberi, fildişi kakmalıdır. Caminin yanındaki çeşmeyi 1811 yılında Sultan II. Mahmut yaptırmıştır.

Şemsi Paşa Külliyesi

Üsküdar İskelesi’nin sağında cami, medrese, çeşme ve türbeden oluşan küçük bir yapı topluluğudur. Şemsi Paşa 1580’de Mimar Sinan’a yaptırmıştır. 1940’da onarılmıştır. Avlunun güneydoğusunda cami ve türbe, kuzey batısında medrese odaları yer almaktadır. Cami kare planlıdır, ana mekân sekiz köşeli kasnağa oturan merkezi kubbeyle örtülüdür. Yapının içi kalem işi süslemelidir. Mermer mihrap ve ahşap minber mukarnas kabartmalı desenlerle bezelidir. Tek şerefeli minare camiye bitişiktir. Dikdörtgen planlı türbe tonoz örtülüdür. L biçimi medrese, önü revaklı kubbeli odalar planındadır. Odaların ortasında yer alan dershane kare planlı bir yapıdır. Yapı günümüzde kitaplık olarak kullanılmaktadır.
Kanuni Sultan Süleyman Külliyesi

Büyükçekmece’dedir. Mescit, kervansaray, sübyan mektebi ve çeşmeden oluşan yapı topluluğu, Mimar Sinan’ın yapıtıdır (1563). Kare planlı mescidin önünde iki son cemaat yeri vardır. Onarımlarla özgün biçimini yitirmiştir. Avlu ucundaki bağımsız minare, bu türün özgün örneklerindendir. Minber işlevi gören yapı, soğan biçimi kubbeyle örtülüdür. Kervansaray dikdörtgen planlı, sivri çatılıdır.

Mihrimah Sultan Külliyesi

Edirnekapı’dadır. 16. yüzyıl ortalarında Mimar Sinan’ın yaptığı külliye, cami, medrese, sübyan mektebi, hamam, türbe ve dükkânlardan oluşmaktadır. Cami, Mimar Sinan’ın özgün bir denemesi olarak nitelenmektedir. Sanatçı burada iç mekânı genişletmiş, merkezi kubbeyi kuzeyden destekleyen yarım kubbeyi kaldırmıştır. İki yanda üç kubbeli bölümler ana mekânı bütünlemektedir. Son cemaat yeri dördü mermer, dördü granit sekiz sütuna oturan yedi kubbeyle örtülüdür. Baklava başlıklı 16 sütunlu şadırvan, 16. yüzyılın tüm özelliğini yansıtmaktadır. Ak mermer mihrap, mukarnas ve altın yaldız süslemelidir. Mermer minber rumi, palmet, geometrik geçme kafeslidir. Caminin iç duvarları ve kubbe, kalem işleriyle bezenmiştir. Minare 19. yüzyılda barok üslupta yenilenmiştir. Çifte hamam haç biçimi eyvanlı, köşe hücrelidir. Ortadaki büyük kubbe, yarım kubbelerde desteklenmiştir. Yapıya 1778’de bir çeşme eklenmiştir. Cami avlusu, üç yandan revaklı medrese odalarıyla çevrilidir. Caminin güneybatısındaki sübyan mektebi, biri büyük, iki odadan oluşmaktadır.
Türbeler

I . Mustafa ve İbrahim Türbesi

Ayasofya Camii giriş kapısının sağındaki kubbeli, yalın yapıdır. Bir süre Bizanslıların vaftiz yapısı ve caminin yağhanesi olarak kullanılmıştır. İçeride 15 sanduka bulunmaktadır.

Barbaros Türbesi

Beşiktaş Meydanı’nda Barbaros Anıtı’nın karşısındadır. 1541’de Mimar Sinan yapmıştır. Sekiz köşeli, önü revaklı, kubbeli, yalın bir yapıdır. Yapının içi renkli bezemelidir. Üstteki alçı pencereler vitraylıdır. Bahçesindeki 25 gömütte yakınları gömülüdür.

Hüsrev Paşa Türbesi

Fatih’tedir. 1545’te Mimar Sinan’a yaptırılmıştır. Klasik üslupta, kesme taştan, sekiz köşeli bir yapıdır. Köşelerde ince, yuvarlak sütunlar yer alır. Yüksek kasnağa oturan kubbe ile örtülüdür. Pencereler işlemelidir. İçinde, Kanuni’nin sadrazamlarından Hüsrev Paşa’nın sandukası bulunmaktadır.

Sokullu Mehmet Paşa Türbesi

Eyüp’tedir. 1574’te Mimar Sinan yapmıştır. Çok köşeli, köşeleri ince sütunlu, kubbeli bir yapıdır. Sivri kemerli pencereler alçı kafeslidir. Türbede 17 sanduka bulunmaktadır.

II. Selim Türbesi

Ayasofya Camii mezarlığındadır. Buradaki türbelerin en eskisidir. 1577’de Mimar Sinan yapmıştır. Ak mermerden sekiz köşeli yapının girişi ve duvarları değişik renkte çinilerle kaplıdır. Giriş, dört sütunlu, küçük kubbeli ve saçaklıdır. Ana mekânı örten büyük kubbe, 8 mermer sütuna oturmaktadır. Türbe mimarisinin seçkin örneklerinden olup, içinde 42 sanduka bulunmaktadır.
Nişancı Mehmet Paşa Türbesi

Atikali’de caminin solundadır. Sekiz köşeli, kubbeli yapının 1592 tarihli yazıtı vardır. Burada, Nişancı Mehmet Paşa ve oğlu gömülüdür.

III. Murat Türbesi

Ayasofya Camii’nin mezarlığındadır. Mimar Davud Ağa, 1595’te yapmıştır. Mermer, altı köşeli yapının önünde dört sütunlu revak vardır. İçi İznik çinileriyle süslüdür. Kapısı sedef kakmalıdır. Duvarlarını yazılar dolanmaktadır. Türbede III. Murat’ın sandukasıyla birlikte 54 sanduka vardır.
Sinan Paşa Türbesi

Beyazıt Meydanı yakınında, Yahya Kemal Müzesi karşısındadır. Mimar Davud Ağa, 1596’da Sadrazam Koca Sinan Paşa için yapmıştır. Dıştan on altı, içten sekiz köşeli, kubbeli, taştan bir yapıdır. Önünde, 1594 tarihli sebili vardır.

Şehzadeler Türbesi

16. yüzyıl sonunda yapılmıştır. Ayasofya Camii mezarlığındaki en küçük türbedir. Kesme taştan, sekiz köşeli yapıdır. Burada III. Murat’ın çocukları gömülüdür.

Siyavuş Paşa Türbesi

Eyüp’te, Sokullu Türbesi karşısındadır. 1602’de Sadrazam Siyavuş Paşa için yaptırılmıştır. Dıştan on altı, içten sekiz köşeli yapının, iç duvarları renkli çinilerle kaplıdır. Kubbesi 8 ayağa oturmaktadır. Üst pencereler vitraylıdır. Caddeye bakan yüzünde Şair Hakimi’nin dizelerinden oluşan yazıtı vardır.

III. Mehmet Türbesi

Ayasofya Camii mezarlığındadır. I. Ahmet, 1608’de babası III. Mehmet için Mimar Dalgıç Ahmet Ağa’ya yaptırmıştır. Sekiz köşeli, kubbeli, klasik üslupta bir yapıdır. İçi yazılı ve çiçekli çinilerle süslüdür. Türbenin her yüzünde üç dizide iki pencere bulunmaktadır. Burada III. Mehmet’in sandukasıyla birlikte 26 sanduka vardır.

Güzelce Ali Paşa Türbesi

Beşiktaş’ta Yahya Efendi Türbesi”nin yanındadır. Dört köşeli, kagir, kubbeli yapıda 6 mermer işlemeli sanduka bulunmaktadır. Güzelce Ali Paşa’nın sandukasının 1620 tarihli yazıtı vardır.

Emir Buhari Türbesi

Fatih’tedir. 1779 tarihli mermer yazıtında, türbeyi Darüssaade Ağası Cevher Ağa’nın yaptırdığı yazılıdır. Kesme taştan, kubbeli bir yapıdır.

Karaca Ahmet Türbesi

Üsküdar’da Karacaahmet Mezarlığı’ndadır. Dört köşeli, kiremit örtülü yapının kapısında 1866 tarihli onarım yazıtı yer almıştır. İçinde Hacı Bektaşi Veli’nin müridlerinden Karaca Ahmet’in (14. yüzyıl) pirinç parmaklıklı sandukası vardır. Sandukanın önünde 1803 tarihli yazıt bulunmaktadır.
II. Mahmut Türbesi

Divanyolu’ndadır. Abdülmecit, 1840’ta babası II. Mahmut için yaptırmıştır. Mimarı Karabet Balyan’dır. Ampir üslupta yapı, ak mermer kaplıdır. Basamaklarla çıkılan türbe, sekiz köşelidir; kubbesi kabartma çelenk ve çiçeklerle süslüdür. Yapıyı, içten Hattat Mehmet Haşim’in yapıtı, mermer yazıt dolanmaktadır. İçerde 11 sanduka bulunmaktadır. II. Mahmut, Abdülaziz, II. Abdülhamit ve yakınları burada gömülüdür.

Sümbül Efendi Türbesi

Koca Mustafa Paşa Camii’nin önündeki mezarlıktadır. 19. yüzyıl ortalarında yaptırılmıştır. Odalardan birinde Serasker Rıza Paşa’nın, öbüründe Sümbül Efendi’nin sandukası bulunmaktadır.

Gülüstü Sultan Türbesi

Fatih Camii’nin mezarlığındadır. Abdülmecit, 19. yüzyıl ortalarında karısı Gülüstü Sultan için yaptırmıştır. Yuvarlak, kubbeli bir yapıdır. Kubbesi kalem işleriyle süslüdür. Türbede 9 sanduka bulanmaktadır.

Merkez Efendi Türbesi

Merkez Efendi Mezarlığı’nın arkasındadır. Dört köşeli türbenin cami yönündeki kubbeli odasında, Merkez Efendi’nin sedef kakmalı parmaklıkla çevrili sandukası bulunmaktadır. Bitişiğindeki odada da yakınlarının 12 sandukası vardır. 19. yüzyıl ortasına tarihlenen kubbedeki yazı, Hattat Şevket Vahdeti’nindir. Türbenin yanındaki tek minareli küçük camiyi, Yavuz’un kızı Şah Sultan 1514’te yaptırmış, 1837’de II. Mahmut onartmıştır.

Abdülmecit Türbesi

Sultanselim’de, Sultan Selim Külliyesi’nin hazinesindedir. 1861’de Mimar Karabet Balyan’a yaptırılmıştır. Sekiz köşeli, basık kubbeli, yalın bir yapıdır. İçinde Abdülmecit’e ait sanduka bulunmaktadır.

Fuat Paşa Türbesi

Sultanahmet’te Fuat Paşa Camii’nin yanındadır. 1869’da Keçecizade Fuat Paşa için yaptırılmıştır. Sekiz köşeli, kubbeli, duvarları işlemeli, güzel bir yapıdır. İçinde üç sanduka bulunmaktadır.

Zeynep Kamil Türbesi

Zeynep Kamil Hastanesi’nin ön bahçesindedir. 1876’da yaptırılmıştır. Tek kubbeli, sekiz köşeli, alt bölümü mermer bir yapıdır. Burada Sadrazam Yusuf Kamil Paşa, Prenses Zeynep Kamil ve Kavalalı Mehmet Ali Paşa gömülüdür.

Gazi Osman Paşa Türbesi

Fatih Camii haziresindedir. 20. yüzyıl başında, Mimar Kemalettin’e yaptırılmıştır. Dört köşeli, kubbeli, mermer yapının içi süslemesizdir. Burada yalnızca Gazi Osman Paşa’nın sandukası bulunmaktadır.

II. Mehmet Türbesi

Eyüpsultan’dadır. V. Mehmet Reşad 1910’da Mimar Kemalettin’e yaptırmıştır. Yazıları Hattat Ömer Vasfi’nin, çini süslemeleri Kütahyalı Hafız Emin’indir. Sekiz köşeli türbeye mermer basamaklarla çıkılmaktadır. Kubbe içi yıldız motiflidir, duvarlar renkli çini kaplıdır.

Cevat Paşa Türbesi

Fatih’te Emir Buhari Sokağı’ndadır. 20. yüzyıl başında, Sadrazam Cevat Paşa için Mimar Kemalettin’e yaptırılmıştır. Kesme taştan, dört köşeli, sivri kubbeli, yalın bir yapıdır.

Köşkler

Sepetçiler Köşkü

Tarihi yarımadanın deniz tarafında sıralanan bir dizi köşk, Topkapı Sarayı’na aitti. Bu köşkler içinde ayakta kalan Sepetçiler Köşkü, saray muhafızı bostancıların Sepetçiler Bölüğü tarafından yapıldığı için bu adla anılır. Mimarı Davut Ağa’dır. Günümüzde Uluslararası Basın Merkezi olarak kullanılmaktadır.

Florya Atatürk Deniz Köşkü

Atatürk’ün buraya olan ilgisiyle önem kazanan Florya giderek yazlık dinlenme merkezine dönüşmüştür. Atatürk için İstanbul Belediyesi tarafından 1935 yılında Mimar Seyfi Arkan’a projelendirilen köşk, yazlık bir konut olarak yapılmış ve aynı yıl 14 Ağustos tarihinde kullanıma açılmıştır.

Ulu Önder, 1936 yılının Haziran ve Temmuz aylarında uzunca bir süre burada kalmış, siyasal ve bilimsel toplantılar için köşkü özellikle kullanmış, aralarında İngiliz Kralı VIII. Edward ve Madam Simpson’un da bulunduğu kimi önemli konukları burada ağırlamıştır.

Marmara Denizi kıyısında, Yeşilköy ile Küçükçekmece arasında bir yerleşim bölgesi olan Florya’nın 19. yüzyılda sönük bir avcı uğrağı konumunda olduğu bilinmektedir. Atatürk’ün buraya olan ilgisiyle önem kazanan Florya giderek yazlık bir dinlenme merkezine dönüşmüştür.

Atatürk için İstanbul Belediyesi tarafından 1935 yılında mimar Seyfi Arkan’a projelendirilen köşk, yazlık bir konut olarak yapılmış ve aynı yıl 14 Ağustos tarihinde kullanıma açılmıştır.

Ulu Önder, 1936 yılının Haziran ve Temmuz aylarında uzunca bir süre burada yaşamış, siyasal ve bilimsel toplantılar için köşkü özellikle kullanmış, aralarında İngiliz Kralı VIII. Edward ve Madam Simpson’un da bulunduğu kimi önemli konukları burada ağırlamıştır.

Köşk, Atatürk tarafından son olarak 28 Mayıs 1938 günü kullanılmış, kendisinin ölümünden sonra bu yapılar Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı olarak Sayın İsmet İnönü, Sayın Celal Bayar, Sayın Cemal Gürsel, Sayın Cevdet Sunay, Sayın Fahri Korutürk ve Sayın Kenan Evren tarafından kullanılmıştır.

16 Eylül 1988 tarihinde Cumhurbaşkanlığı’mızca TBMM’ne bağlı Milli Saraylar Daire Başkanlığı’na devredilen bu yapılar topluluğu, restorasyona alınarak Atatürk Müzesi haline getirilmiş ve içinde “Atatürk İstanbul’da” konulu sürekli bir fotoğraf sergisi oluşturulmuştur. Öte yandan köşkün bir bölümünde de Atatürk ile ilgili çeşitli yayınlar tanıtılmakta ve satılmaktadır. Yaverlik ve Genel Sekreterlik binaları onarılarak TBMM sosyal tesisleri haline getirilmiş, bu binaların arasında kalan boşluğa kafeterya ve restoran hizmeti veren bir yapı eklenmiş, yine bahçe; kafeterya hizmetleri verilecek bir konuma getirilmiştir.

Aynalı Kavak Yazlık Köşkü

Haliç kıyısında bulunan, günümüzde Aynalı Kavak Kasrı adıyla tanınan yapı, Osmanlı İmparatorluğu döneminde “Aynalı Kavak Sarayı” ya da “Tersane Sarayı” olarak bilinen yapılar grubundan günümüze ulaşabilen tek örnektir. İstanbul’u tanıtan tarihsel kaynaklardan, yörenin Bizans döneminde de imparatorlara ait bir dinlenme yeri olduğu anlaşılmaktadır. Haliç kıyılarından Okmeydanı ve Kasımpaşa sırtlarına doğru gelişen ve bu büyük bağ ve koruya; İstanbul’un Fethi’nden sonra, Fatih Sultan Mehmet’ten başlayarak padişahlar da ilgi göstermiş ve Osmanlı İmparatorluk Tersanesi’nin Kasımpaşa’da kurulup gelişmeye başlamasıyla birlikte yöreye “Tersane Has Bahçesi” adı verilmiştir.

Filizli Köşk

II. Abdülhamid’in (1876-1909) Başkâtib’i olarak Yıldız Sarayı’nda görev yapan Tahsin Paşa’ya ait olan yapı, 19. yüzyılda saray ileri gelenlerinin yazlık olarak kullandıkları bir yöre olan Göztepe’dedir.

19. yüzyılın son çeyreğine ait olan Filizi Köşk, genel olarak dönemin beğenisi olan Art-Nouveau özellikler taşımasına karşılık, birkaç kez el değiştirdiğinden dolayı kimi yerlerde bu özelliğini yitirmiştir.

Üç katlı ve orta sofaya açılan yan odalardan oluşan planıyla geleneksel Türk Evi Planı’na sahip olan yapı, restore edilmiş ve Türk Parlementerler Birliği sosyal tesisi olarak hizmete girmiştir.

Hidiv Kasrı

Yapı, boğazın Asya yakasında, Kanlıca ve Çubuklu arasında, dik bir yamaç üzerinde bulunmaktadır. Hidiv Kasrı, Mısır’ın son hidivi olan Abbas Hilmi Paşa’nın ikametgâhı olarak planlanmıştır. 1906 yılında mermer bir yapı olarak inşa edilmiş ve Paşa’nın ailesi, 1937 yılında buranın İstanbul Belediyesi’ne devrine kadar ikamet etmiştir. 1984 yılında restore edilen binanın bölümleri restoran, pastane ve otel odaları halinde düzenlenmiştir.

Küçüksu Kasrı

Yapı, boğazın Asya yakasında, Anadoluhisarı ve Kandilli arasında bulunmaktadır. Küçüksu Kasrı, ilk kez Sultan I. Mahmut döneminde, 1749 yılında inşa edilmiştir. Daha sonraları Sultan III. Selim ve II. Ahmet dönemlerinde restore edilen yapı, Sultan Abdülaziz döneminde yeni bir görünüme kavuşmuştur. Küçük ve zarif bir sanat eseri olarak inşa edilen kasrın hemen arkasında Sultan III. Selim’e ait bir çeşme bulunmaktadır. 1861 yılında, VIII. Edward İstanbul’u ziyaret ettiğinde, Sultan Abdülaziz, kendisinin onuruna burada bir öğle yemeği vermiştir. Küçüksu Kasrı, Cumhuriyet döneminde de bir süre devlet konukevi olarak kullanılmış ve günümüzde müze-saray işlevi kazanmıştır.

Ihlamur Kasırları

Beşiktaş, Yıldız ve Nişantaşı arasında kalan Ihlamur Vadisi’nin 18. yüzyılda mesire yeri olduğu, padişaha ait bir Hasbahçeye dönüştürüldüğü, I. Abdülhamit ve III. Selim dönemlerinde de ilgi çektiği bilinmektedir. Sultan Abdülmecit döneminde yeni yapılaşma hareketi dahilinde bu alanda Ihlamur Kasırlarının yapımına başlanmıştır.

Yüksek çevre duvarlarının sınırlandığı ağaçlık bir alan içindeki iki yapı Nikogos Balyan tarafından yapılmıştır. Yapıldıkları 1849-1855 yıllarından bu yana kimi zaman Nüzhetiye, kimi zaman da Ihlamur Kasırları adıyla anıla gelmiştir.

Törenler için düşünülen ve kullanılan Merasim Köşkü, ön cephesindeki dönemin beğenisini yansıtan barok çizgiler taşıyan merdiveni, ilginç ve hareketli kabartmalarıyla çarpıcı bir mimarlık örneğidir. Osmanlı sanatında 19. yüzyılda tercih edilen motifler ve kalem işleri kullanılmış, Avrupa’nın çeşitli üsluplarındaki mobilyalar ve döşeme öğeleriyle belirli bir bütünlük sağlanmıştır.

Maiyet Köşkü ise daha küçük ve daha sade bir mimariye sahiptir.

Cumhuriyetin kuruluşundan sonra 1966 yılında TBMM Milli Saraylar bünyesine katılan Ihlamur Kasırlarının Merasim Köşkü bir Müze-Saray olarak ziyarete açıktır.

Maslak Kasırları

Levent ve Ayazağa semtlerini birbirine bağlayan ana yolun sağında bulunan Maslak Kasırları’nın yer aldığı çevrede ilk yapılaşmaların, Sultan II. Mahmut döneminde başladığı ve bu bölgenin Sultan II. Abdülhamit’in veliahtlığı sırasında sultanlara ait bir av ve dinlenme yeri olarak kullanıldığı bilinmektedir.

Bu yıllarda tarih sahnesine çıkan ve bölgeye özel bir konum kazandıran Maslak Kasırları’nın ne zaman ve kim tarafından yaptırıldıkları tam olarak saptanamamakla birlikte, büyük bir bölümü Sultan Abdülaziz dönemine (1861-1876) tarihlenmektedir. 170.000 m.²’lik orman arazisinin ortasında, yeşilin tüm tonlarını barındıran bir koruluğun içinde yer alan Maslak Kasırları’ndan günümüze; Kasr-ı Hümayun, Mabeyn-i Hümayun ve Limonoğlu, Çadır ve Köşk Paşalar Dairesi gelebilmiştir.

Boğaziçi’nin Karadeniz’e açıldığı noktayı çok iyi görebilen bir konumda, çevrelerindeki yeşil örtüyle bütünleşen bu yapılar, 19. yüzyıl sonları Osmanlı mimarlığı ve süslemeciliğinin seçkin örneklerini oluşturmaktadır. Sultan II. Abdülhamit’in çalışma ve yatak odalarının bulunduğu Kasr-ı Hümayun, bu sultanın Osmanlı tahtına çağrılmasına tanık olmuştur ve bu yönüyle Osmanlı tarihi açısından özel bir önem taşımaktadır. Günümüzde Kasr-ı Hümayun, eldeki belge, anı ve eski fotoğrafların ışığında onarılarak bir müze-saray olarak geziye açılmış durumdadır.

Mabeyn-i Hümayun ve ona bağlantılı Limonluk ile Çadır Köşk ve bahçesi de aynı biçimde ele alınarak onarılmış ve ziyaretçilerin oturup dinlenebilecekleri birer kafeterya kimliğine kavuşturulmuşlardır.

Aynalı Kavak Kasrı

Üç yüzyıl boyunca Haliç kıyılarını süsleyen ve günümüzde Aynalıkavak Kasrı adıyla tanınan yapı, Osmanlı İmparatorluğu Döneminde “Ayanalıkavak Sarayı” ya da “Tersane Sarayı” olarak bilinen yapılar grubundan günümüze ulaşabilen tek örnektir.

İstanbul’u tanıtan tarihsel kaynaklardan, yörenin Bizans Döneminde de imparatorlara ait bir dinlenme yeri olduğu anlaşılmaktadır. Haliç kıyılarından Okmeydanı ve Kasımpaşa sırtlarına doğru gelişen bu büyük bağ ve koruya; İstanbul’un fethinden sonra, Fatih Sultan Mehmet’ten başlayarak padişahlar da ilgi göstermiş ve Osmanlı İmparatorluk Tersanesi’nin Kasımpaşa’da kurulup gelişmeye başlamasıyla birlikte yöreye “Tersane Has Bahçesi” adı verilmiştir.

Buradaki yapılaşmaların tarihi, Sultan I. Ahmed Dönemine (1603-1617) dek inmektedir. Tarihsel süreç içinde çeşitli padişahların yaptırdığı kasırlarla gelişen ve “Tersane Sarayı” olarak anılan bu yapılar topluluğu; 17. yüzyıldan başlayarak “Aynalıkavak Sarayı” olarak da adlandırılmıştır.

Saray bütünü içinde yer alan ve Sultan III. Ahmed Döneminde (1703-1730) yaptırıldığı sanılan Aynalıkavak Kasrı, Sultan III. Selim Döneminde (1789-1807) yeniden düzenlenmiş ve bugünkü görünümünü kazanmıştır. Yapı; Divanhanesi, Beste Odası ve bu mekânların pencerelerini dolanan Yesarî’nin talik hattı ile yazılmış, Kasrı ve III. Selim’i öven, dönemin tanınmış şairleri Şeyh Galib ve Enderunî Fazıl’a ait şiirleriyle 18. yüzyıl mimarlık örnekleri arasında özel bir yer almaktadır.

Deniz cephesinde iki, kara cephesinde tek katlı kütlesiyle Osmanlı klasik mimarlığının son ve ilginç yapılarından biri olan Kasır; süsleme açısından da çağının beğenisini yansıtmakta, özellikle besteci Sultan III. Selim Dönemi kültürünün pek çok öğesini bünyesinde barındırmaktadır. Öyle ki, bu kültürün başlıca simgeleri olan sedir ve sedirimsi kanepe, mangal kandil gibi mobilyalarla döşeli olan odalar, bugün yok olmuş bir yaşam biçiminin görünümlerini sergilemektedir. Günümüzde bir müze-saray olarak ziyarete açık tutulan Aynalıkavak Kasrı’nın zemin katı, Sultan III. Selim’in besteci özelliği de göz önünde tutularak, Topkapı Sarayı Müzesi’nde bulunan görsel kaynaklar ve kimi kurum ve kişilerin armağan ettiği çalgıların bir araya getirilmesiyle “Türk Çalgıları Sergisi” mekânına dönüştürülmüştür. Kasrın bahçesindeyse, özellikle yaz aylarında konuklara yönelik kafeterya hizmetleri, klasik Türk Sanat Müziği örneklerinin seslendirildiği Aynalıkavak Konserleri ile ulusal ve uluslararası nitelikte resepsiyonlar verilmektedir.

Her Yönüyle İstanbul

16.jpg 

Genel Bilgiler

Yüzölçümü: 5.712 km²

Nüfus: 10.018.735 (2000)

İl Trafik No: 34

“Orada, Tanrı ve insan, doğa ve sanat hep birlikte, yeryüzünde öylesine mükemmel bir yer yarattılar ki, görülmeğe değer.” Bir koluyla Asya’ya, diğeriyle Avrupa’ya uzanarak iki kıtayı da kucaklayan kenti Lamartine böyle tanımlıyor.

Başkentler başkenti olarak bilinen, önce Roma, ardından Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu ve kıtalara hükmederek büyük barış coğrafyaları yaratmış, Osmanlı İmpatatorluğuna başkentlik yapan İstanbul, geçmişin ihtişamını gururla korurken modern bir geleceğe doğru ilerlemektedir. İstanbul’daki çeşitlilik ziyaretçileri gerçekten büyülemektedir. Müzeleri, kiliseleri, sarayları, camileri, pazar yerleri ve doğal güzellikleri bitmez tükenmez nüanslar sunmaktadır. Boğazın kıyısında şöyle bir arkanıza yaslandığınızda, grupta kızaran renklerin karşı sahildeki evlerin pencerelerine yansımasını seyrederek, yüzyıllar öncesinde, insanların bu olağanüstü yeri neden seçtiklerini birden anlar ve İstanbul’un “dünyanın merkezindeki” şehir olduğunu hissedersiniz.

Şehrin en güzel anıtları, Haliç-Marmara Denizi-Surlar arasında kalan yarımadada yer alır. Kentin tepelerinden yükselen 500′ü aşkın caminin sulieti başdöndürücü bir atmosfer yaratır. İnsan kendini geçmiş zamanla bugün arasında bir rüyada gibi hisseder! Altı minaresiyle İstanbul’un sembolü haline gelen, dekorasyonunda kullanılan mavi çiniler nedeni ile “Mavi Cami” diye anılan Sultanahmet Camii’ni mutlaka görmelisiniz. Karşısında, İmparator Justinien zamanında kilise olarak inşa edilmiş olan ünlü Ayasofya Müzesi yer alır; mimari hünerler örneği olan bu yapı, Hz. İsa’yı, Hz. Meryem’i ve imparatorları tasvir eden nefis mozaik panolarla bezenmiştir. Bir başka tepeden bu iki muhteşem abideyi seyreden Süleymaniye Cami ise Osmanlı mimarlık sanatının zirvesidir. Kanuni Sultan Süleyman’ın isteği üzerine Mimar Sinan tarafından inşa edilmiştir.

Marmara’ya ve Boğaz’a hakim bir tepe üzerinde, 400 yıl boyunca Osmanlı sultanlarına konutluk ve siyasi merkezlik etmiş olan Topkapı Sarayı yer alır. Topkapı’da Çin Porselenleri koleksiyonunu, altın işlemeli ve değerli taşlarla süslü tahtları, sultan kostümlerini, masallardakileri andıran mücevherleri, nadir elyazması kitapları, yüzyıllarca merak uyandırmış olan harem salonlarını görebilirsiniz.

Ayasofya ile Sultanahmet Cami arasında araba yarışlarının yapıldığı Bizans Devrinin ünlü Hipodromu ve bu Hipodromun orta yerinde, bu dönemden kalma üç dikilitaş bulunur.

31.jpgYerebatan Sarayı Bizans döneminde yapılmış en önemli su sarnıçlarından biridir. En güzel Bizans devri eserlerinden biri sayılan Kariye Müzesi mozaik ve fresklerle süslü orijinal dekorunu muhafaza etmektedir. İstanbul’da görmeden edemeyeceğiniz bir başka mekan da Eyüp Camiidir. Burası, Eyüp Sultan’ı ziyaret edip manevi haz arayanlara güvercin sesleriyle her an cıvıl cıvıl bir ortam sunar.

İstanbul tarihsel yapıların yeniyle buluştuğu, yenilendiği bir şehirdir aynı zamanda. Kapalıçarşı labirentvari yapısıyla geçmişin hülyalı günlerinin izlerini taşımakta ısrar ederken bir yandan da modern dünyanın yepyeni ürünlerini serer önünüze; büyüleyici mücevherler, bakır eşyalar, halılar, çeşit çeşit deri ve süet giyim… Cazibesine kapılınca en ufak bir yorgunluk duymadan saatlerce dolaşabilirsiniz bu çarşıda. 18.jpg

Boğaz’da bir vapur gezisi, unutulmaz anılarınız arasına girecektir. Boğaz’ın iki yakasında sıralanan her birinden ayrı bir sevda masalının sulara yansıdığı asude ve emsalsiz yalılar, 20. yüzyılda yapılan lüks villalar, Dolmabahçe, Göksu ve Beylerbeyi Sarayları, Rumeli ve Anadolu Hisarları, balıkçı köylerinden kalma izler, lokantalar, çay bahçeleri, parklar, gece kulüpleri sizi büyüleyebilir. Aynı günde Karadeniz’in vahşi sahillerinde denize girip ardından Marmara’nın sakin kıyılarında bir çay bahçesinde bir fincan kahvenizi yudumlarken belki de tarihe geçecek anılarınızı kaleme alabilirsiniz.

Eşsiz tarihi ve kültürel geçmişi ve sayısız cazibesine ilave olarak modern oteller, istisnai lokantalar, gece kulüpleri, kabareler, tarihi çarşılar ve dükkanlar İstanbul’u konferans ve kongreler için dört dörtlük bir mekan yapmaktadır.

İlçeler

Adalar, Bakırköy, Beşiktaş, Beykoz, Beyoğlu, Eminönü, Eyüb, Fatih, Gazi Osman Paşa, Kadıköy, Kâğıthane, Kartal, Küçükçekmece, Pendik, Sarıyer, Şişli, Ümraniye, Üsküdar, Zeytinburnu, Büyükçekmece, Çatalca, Silivri, Şile, Avcılar, Bağcılar, Bahçelievler, Bayrampaşa, Esenler, Güngören, Maltepe, Sultanbeyli, Tuzla.

Önemli Semtler

Boğaz: Avrupa ve Asya’yı ayıran Boğaz’da Karadeniz’e doğru geleneksel ve unutulmaz bir deniz gezisi yapmadan İstanbul ziyareti tamamlanmış sayılamaz. Büyük bir ihtişam ve saf bir güzellik yansıtan kıyıları geçmiş ve günümüzün karmasıdır. Yalıların yanında modern oteller, taştan hisarların yanı başında rustik saraylar ve küçük balıkçı köylerinin hatırasını taşıyan semtlerde şık yapılar… Boğaz’ı görmenin en iyi yolu kıyılarında zig zag çizen yolcu vapurlarından birine binmektir. Eminönü’nden başlayan gezi sanki bir bayramda akraba ziyaret ediyormuş gibi sırayla Boğazın Asya ve Avrupa kıyılarına uğranarak devam eder. Gezi, aşağı yukarı 6 saat sürmektedir. Eğer gezi özel bir biçimde gerçekleştirilmek istenirse, bu konuda gece veya gündüz kısa düzenlemeler yapan ihtisaslaşmış acentalara başvurulabilinir.

Haliç: Uzun ve dar, boynuz biçimindeki Haliç İstanbul’un Avrupa tarafını bölmektedir. Dünyanın en tabii limanlarından biri olduğundan Bizans ve Osmanlı donanmaları ve ticari gemicilikle ilgilenenler burada toplanmışlardır. Gurup vakti suyun altın rengini aldığı bu yerin kıyıları bugün hoş parklarla ve yürüme alanlarıyla çevrilidir. Haliç’in ortasına doğru gidildiğinde yer alan Fener ve Balat semtlerinde, Bizans ve Osmanlı döneminden kalma ahşap evler, kiliseler ve sinagoglarla dolu sokaklar bulunmaktadır. Ortodoks Patriği de burada oturmaktadır. Biraz yukarıdaki Eyüp, Osmanlı mimarisinde oymacılığın yansıdığı bir yerdir.

Tepelerin yamaçlarını yer yer koyu selvilerin bulunduğu mezarlıklar kaplamaktadır. Dualarının kabul göreceğine inananlar buradaki Eyüp Türbesini ziyaret ederler. Bu tarafa bakan tepedeki Pierre Loti Kahvesi manzaranın keyfine varmak için mükemmel bir mekandır.

Beyoğlu Ve Taksim: Beyoğlu yapıldığı devrin özelliklerini koruyan, 100 yıl evvelki Avrupa tesirli mimari mirasıyla görülmeye değer bir semttir. Avrupa’nın ikinci eski metrosu Tünel halen en kısa metro unvanını korumaktadır. Metro ile kulesi bir sembol haline gelen Galata bölgesine geçmek mümkündür. Tünelin üst ucu Istiklal Caddesinin başlangıcıdır. Eski tramvayların tekrar servise konulduğu, yalnız yayalara açık cadde, Cumhuriyet devrinde konsolosluklara tahsis edilen eski elçilik binaları ile çevrilidir. Tünelin üst kısmında, İstiklal Caddesinin başlangıcındaki Divan Edebiyati Müzesi (Mevlevi Tekkesi – 18. yy. eseri) güzel bir yapıdır. Caddenin iki yanında birbirinden meşhur mekanlar vardır. Bir yanda Galatasaray Lisesi, karşı sırada rengarek, otantik restoranları ve Balık Pazarını içine alan Çiçek Pasajı… Sonra cadde boyunca sinemalar, tiyatro, kafe, lokanta ve eğlence yerleri… Taksim meydanına ulaşan cadde eski parlak, hareketli, daima kalabalık gün ve gecelerine yeniden kavuşmuştur.

Türk’ün Kurtuluş Savaşını, Atatürk ve arkadaşlarını sembolize eden, göz okşayan abide Taksim meydanını süslemektedir. Yeni metronun ana terminali meydanın altında, Atatürk Kültür Merkezi de kuzeyde yer almaktadir. Beş yıldızlı Hyatt ve Intercontinental Otelleri Taksim Parkındadır, Istanbul Hilton Oteli de buradadır. Sınıfında Türkiye’de yapılan ilk otel olan Hilton (1955) halen en meşhur ve en iyi olma özelliğini korumaktadır. Radyo Evi, türünün en zenginlerinden olan Istanbul Askeri Müzesi, Lütfü Kırdar Kongre Sarayı, Açık Hava Tiyatrosu da bu civardadır.

Sultanahmet: Tarihi yarımadanın batı ucunda yer alan semtte farklı İmparatorlukların önemli dini, idari ve sivil yapıları yer almaktadır. Tarihi Sultanahmet meydanının etrafı Ayasofya, Haseki Hürrem Hamamı, Sultanahmet Camii, Hippodrome, Dikilitaşla gibi tarihi eserlerle çevrilidir.

Ortaköy: Boğazın en güzel yerine tahtlanan, zamanında padişahların sayfiye yeri olan Ortaköy Osmanlı Dönemi’nden beri ilgi çeken bir yerleşim merkezidir. Bugün Çırağan Sarayı, Kabataş Erkek Lisesi, Feriye, Princess Oteli, ve cami kilise ve sinagog üçgeninde yer alan Ortaköy, çarşısı ve içindeki seyyar “entel pazarı”, hediyelik eşya dükkanları, kafeleri, barları ve restoranlarıyla İstanbulun önemli eğlence ve alışveriş merkezlerinden birisidir.

 

Sarıyer: Tarabya’dan sonraki virajdan Boğaziçi’nin Karadeniz’e kavuşması ilk defa görünür. Buradan Sarıyer semti içlerine kadar elçiliklere ve şahıslara ait eski yazlıklar ve balık lokantaları sıralıdır. Büyükdere’den ayrılan dar bir yol orman içlerini aşarak, bentleri geçerek Karadeniz sahillerine, meşhur Kilyos plajlarına ulaşır.

Sarıyer ve sonraki Rumeli Kavaği vapur seferleri ile Boğazı gezenlerin Avrupa yakasındaki son iskeleleridir. Balık lokantaları ile şöhretli her iki komşu semt ve karşı kıyıda bulunan Anadolu Kavağı tatil günleri çok kalabalık olur.

Boğaziçi bu yerleşimleri geçtikten sonra sadece yeşil koruluklarla örtülü yamaçlara sahiptir. Her iki kıyıda son yerleşimler Karadeniz’e komşu Anadolu ve Rumeli Fenerleri ile balıkçı köyleridir.

Üsküdar: Üsküdar, Kız Kulesi ile bütünleşen bir semttir. Karşıya, Avrupa’ya geçişin iskelesidir. Meydandaki 16. yüzyıl camileri, ortadaki abidevi çeşme, sahildeki minyatür Şemsi Paşa Cami ve Medresesi Türk sanatının güzel örnekleridir. Tarihi Karacaahmet Mezarlığı ve daha ilerideki büyük ve küçük Çamlıca tepeleri Üsküdarın sırtlarında bulunur. Tepeler çamlıklarla örtülü olup, Adaların ve Boğazın kuş bakışı manzaralarına hakimdir.

Kadıköy: Marmara sahillerindeki güzel Kadıköy’de tarihi yapı bulunmaz. Istanbul’un son yüzyılda hızla gelişen semtlerinden biridir. Antik Kahlkedon yerleşim biriminde sonraları bir çok manastır inşaa edilmişti. M.S. 5. yüzyıl Hıristiyanlık dünyası önemli konsül toplantıları burada yapılmıştı. Eski bahçeli malikanelerin çok azı zamanımıza gelebilmiştir. Yat Kulüpleri, marinalar, geniş caddeler, Kadıköy sahilleri boyu uzanır.

Fenerbahçe güzel bir gezinti yeridir. Meşhur Bağdat Caddesi de alışveriş imkanları ile ünlüdür. 1908 yılında tamamlanan Prusya mimari üslubundaki Haydarpaşa Tren İstasyonu, Üsküdar çıkışındadır. İstasyon Bağdat demiryolunun ilk (veya son) duraği idi. Yandaki yamaçta Kırım Savaşında hayatlarını kaybeden Ingiliz ve Fransız askerlerinin mezarları ve abideleri, büyük askeri hastanenin yanında bulunmaktadır.<br><br>Ticari liman tesisleri arkasındaki tepelere yerleşmiş iki büyük bina vardır. Saat kuleli olan eski Haydarpaşa Lisesi, şimdi üniversitedir. Diğeri, büyük ve 4 kuleli olan Selimiye Kışlasıdır (19. yy). Kırım Savaşı sırasında buradaki yaralılara hemşirelik yapan Florence Nightingale anısına kaldığı oda o günlerdeki gibi korunmaktadır.

Şile: Üsküdar’dan 50 km. mesafedeki şirin ve güzel turistik kasaba Karadeniz sahillerindedir. Kısmen tamamlanmış otoyolu ve sonrası ormanları aşan viraj yol ile geniş ve meşhur Şile plajlarına ulaşılır. Balıkçı barınaği, Ceneviz kale kalıntısı ve şöhretli feneri görülmeye değer yerlerdir. Batıda plajlar, kasabanın doğusunda da bir sıra küçük kumsal koy uzanır. Yaz aylan hareketli ve kalabalık geçer, bol sayıda pansiyon ve oteller mevcuttur.

Adalar: Prens Adaları adı ile de bilinen Istanbul Adaları, Marmara Denizinde, şehre bir saat kadar yakınlıkta 8 adadır. Haliç girişi ve Kabataş Iskelelerinden kalkan vapur veya deniz otobüsleri dört adaya muntazam seferler yaparlar.

Bizans devrinde manastırların kurulduğu Adalar, saray mensuplarına yazlık veya sürgün yeri olmuş; Heybeliada’da Bizans’ın son yapısı, Meryem Ana’ya ithaf edilmiş küçük kilise, Deniz Lisesi üst binası avlusunda bulunur.

19. yüzyıl başlarında servise giren buharlı vapurlar ile Adalar’a ulaşım kolaylaşmış, okullar ve oteller de inşa edilince nüfus artışı başlamıştır. Büyükçe olan, yan yana sıralı dört ada yazlık evler, villalar, çamlık korularla kaplı olup, plaj ve piknik yöreleri ile ünlüdürler. Mayıs ayından eylül sonuna kadar kalabalıklaşan Adalar diğer zamanlarda tenhadır. Yerleşim bölgelerinin iskelelere yakın çevrelerde, şehre bakan yönde geliştiği, tepeleri çamlıklarla örtülü ada yollarının tek vasıtası faytonlardır. Mevsim boyu, bilhassa tatil günlerinde koylar ve plajlar özel yat ve motorların, yelkenli teknelerin çekici duraklarıdır.

Her adada bulunan Yelken ve Su Sporlan kulüplerinin ilki ve meşhuru Burgaz Adasındadır. Hikaye yazarı Salt Faik Abasiyanık adada yaşamış, yaşadığı ev müzeye çevrilmiş ve uğrağı, gün batımı ile şöhretli Kalpazan Kaya mahalli meşhur bir kahve olmuştur.

Heybeli yönünde, şeklinden dolayı adlandırılmış, Kaşık Adası yer alır. Heybeli Ada’nın ikiz tepeleri arasında Deniz Lisesi üst binası bulunurken, öndeki diğer tepe üzerinde, çamlık içerisinde, Rum Ruhban Okulu ilk görülen büyük yapılardır. Ada iskelesi yanında Deniz Lisesi sahil boyu uzanır. Lokanta ve çayhaneler diğer yöndedir. Yerleşim alanlarının arka cephesinde çok güzel bir koy ile, Kaşık Adası’na bakan tarafta halk plajı ve Deniz Kulübü tesisleri ile arkasında meşhur Değirmen Burnu piknik alanı bulunur. Tepeleri çevreleyen yollarda, çamlar içerisinde güzel ve manzaralı yürüyüş güzergahlan adayı dolanır. Ada okullar ve sanatoryum tesislerinden dolayı kış aylannda da nispeten hareketlidir.

Takım Adaların en büyüğü ve meşhuru Büyük Ada’dır. Fayton turu ile etrafı iki saate yakın bir sürede dolaşabilirsiniz. Ancak bir saatte dolaşılan yarım tur daha enteresandır. Halk plajlarından Heybeli Ada yönündeki Yörük Plajı şahane bir koyda bulunmaktadir. Dil Burnu mesire alanı tercih edilen güzel bir yerdir. Iskele civarı kalabalık yerleşim bölgesinin aksine adanın güney tarafı ıssızdır. Buralardaki koylar teknelerin ziyaret yerleridir. Adanın üst sırtlarında harap halde bulunan 19. yüzyıl yapısı eski oteli, belki dünyadaki en büyük ahşap yapı, ihya edileceği zamanın özlemi ile ayakta durmaya çabalamaktadır. Büyük Ada iskele civarı lokantaları, çayhaneleri ve dükkanları ile renkli ve hareketlidir. Yaz aylarında servis veren dört oteli vardır. Güzel evler, bakımlı bahçeler eşsiz manzaralar adaları gezenlerde unutulmaz anlar bırakır. Sonraki Sedef Adası sakinlerinin dışında gelenlere plajı ile açıktır.

Çevresi

İstanbul’un dışından 25. km.de, Karadeniz’in Avrupa kıyısında Kilyos’un geniş kumsalları yaz aylarında İstanbulluları çekmektedir. Karadeniz’den içeride, Avrupa kıyısındaki Belgrad Ormanı İstanbul’un çevresindeki en geniş ormandır. İstanbullular, hafta sonlarında, gölgeliklerinde, mangallı aile piknikleri yapmak amacıyla arabalarıyla buraya giderler. Yöredeki 7 adet eski su deposu ve bazı doğal kaynaklar farklı bir atmosfer oluşturur. Osmanlı su kemerlerinden 16.’ncı yüzyılda Mimar Sinan tarafından yapılan Moğlova Su Kemeri en muhteşemidir. Golf Kulübü’nün üzerinden geçen yine Sinan’ın eseri 800 m. uzunluğundaki Sultan Süleyman Su Kemeri Türkiye’deki su kemerlerinin en uzunlarından biridir.

İstanbul’dan 25 km. uzaklıktaki Polonezköy, 19′uncu yüzyılda Polonyalı göçmenler tarafından Asya kıyısında kurulmuştur. Köy atmosferi içinde yürüyüşler, atlı gezintiler yapmak, buraya ilk gelenlerin yakınlarınca sunulan geleneksel Polonya yemeklerinden tatmak için Polonezköy, İstanbulluların uğrak yeridir. Üsküdar’a 70 km. uzaklıkta Karadeniz kıyısındaki Şile’nin kumsalları, restoranları ve otelleri burayı İstanbul’un en hoş tatil mekanlarından biri haline getirmektedir. Turistik açıdan popüler olan yöre, tanınmış Şile bezinin üretildiği yerdir.

Bayramoğlu – Darıca Kuş Cenneti ve Botanik Parkı İstanbul’un 38 km uzağında eşsiz bir dinlenme yeridir. Yaya yürüyüş yolları, restoranları ile bu devasa park dünyanın farklı bölgelerinden gelen kuş çeşitleri ve bitkilerle doludur.

Marmara Denizi’ndeki günlük seyirlerinden sonra yatçıların marinasına yanaşabildiği şirin Eskihisar balıkçı kasabası İstanbul’un güneydoğusundadır. Türkiye’nin 19′uncu yüzyıl büyük ressamı Osman Hamdi Bey’in kasabadaki evi müzeye dönüştürülmüştür. Eskihisar ve Gebze arasında yer alan Anibal’ın mezarı bir Bizans kalesi çevresindeki sitlerdendir.

İstanbul’dan 65 km. mesafedeki popüler tatil yeri Silivri’de birçok İstanbullunun yazlık evi bulunmaktadır. Burası harika restoranları, spor ve sağlık merkezleri ile büyük bir tatil yeridir. Konferans merkezi de iş – tatil karışımı faaliyetleri ve “kültür turizmi” için şehrin hızlı temposundan kaçan iş adamlarını çekmektedir. Tarifeli deniz otobüsü servisi İstanbul’u Silivri’ye bağlamaktadır.

Dokuz ada ile bezeli Marmara Denizi’ndeki adalar Bizanslı prenslerin sürgün yeriydi. Bugün artık varlıklı İstanbulluların yaz aylarında serin meltemlerine ve 19′uncu yüzyıl şık evlerine kaçtıkları mekanlardır. Adaların en büyüğü Büyükada’dır. Çam ağaçları arasında harika bir fayton gezisi yapabilir veya adanın çevresindeki sayısız küçük koylardan birinde denize girebilirsiniz!

Diğer popüler adalar Kınalı, Sedef, Burgaz ve Heybeliada’dır. Muntazam araba vapuru seferleri adaları her iki Avrupa ve Asya kıyılarına bağlamaktadır. Yazın Kabataş’tan hızlı deniz otobüsü servisi vardır.

Sanat, Kültür ve Eğlence

İstanbul uluslararası bir sanat ve kültür merkezidir. Uluslararası Sanat ve Kültür Festivali, dünyanın her tarafından gelen sanatçıların iştirakiyle, her yıl, Haziran ve Temmuz aylarında burada gerçekleşmektedir. Gösterilerin çoğu Atatürk Kültür Merkezi’nde yapılmaktadır. Klasik müzikten hoşlananlar bu tür müziği Cemal Reşit Rey Salonu’nda dinleyebilirler. Operalar, operetler, baleler, filmler, konserler, sergi ve konferanslar şehrin kültürel paletinde yer alırlar. İstanbul’un ışık gösterisi programı da çok zengindir. Türk şarkılarından meşhur göbek dansına uzanan örneklerle, gece kulüpleri akşam yemeği sırasında hoş eğlence mekanlarıdır.

Modern diskolar, kabareler ve caz kulüpleri Taksim – Harbiye semtindedirler. Sultanahmet’teki restorasyon görmüş Bizans ve Osmanlı yapılarında yer alan lokantalar dışarıda bir akşam geçirilecek hoş yerlerdir.

Kumkapı, birçok tavernası, barları ve balık restoranlarıyla çekici diğer bir semttir. Yıllardan beri insanlar bir iki lokma atıştırmak ve özel deniz mahsullerinden tatmak için, Beyoğlu’ndaki Çiçek Pasajı’nda buluşmaktadırlar. Çiçek Pasajı’nın yanındaki dar Nevizade Sokağı rakı içmek ve Türk yemeklerinden tatmak için İstanbul’daki en iyi yerdir. Boğaz’da Ortaköy, gece kulüpleri, caz kulüpleri, mükemmel deniz mahsulü sunan restoranları ve barlarıyla İstanbul gece hayatının en iyi yeridir. Eminönü’ndeki geleneksel Osmanlı kıyafetleri içindeki yine geleneksel Osmanlı kayıklarındaki balıkçıları görüp, sandallarından meşhur kızartılmış balıklarından tatma fırsatı kaçırılmamalıdır.

 

Müzeler

Arkeoloji Müzesi Detaylı Bilgi
Adres: Osman Hamdi Bey Yokuşu Gülhane – İstanbul
Tel: (212) 520 77 40
Faks: (212) 527 43 00

Askeri Müze ve Kültür Sitesi Komutanlığı
Askeri Müze ve Kültür Sitesi Komutanlığı bünyesinde;dünyanın en eski bandosu olan Mehter bulunmaktadır.Mehter,müzenin açık olduğu günlerde 15:00-16:00 saatleri arasında iki seans halinde konser vermektedir.Her türlü konferans,panel,sergi, açık oturum gibi kültür,sanat ve bilimsel faaliyetlere açık “Kültür Sitesi” kompleksi yer almaktadır.Sanatçıların resim, fotoğraf gibi eserlerinin sergilendiği sergi salonu bulunmaktadır.

Askeri Müze;dini bayramların birinci günü,yeni yılın ilk günü ile pazartesi ve salı günleri dışında hergün 09:00-17:00 saatleri arasında ziyarete açıktır.
Askeri Müze;koleksiyonların zenginliği ve çeşidi açısından dünyanın önde gelen eski müzelerinden birisidir.Müzede yaklaşık bin yıllık dönemdeki Türk ve İslam devletleri ile muhtelif Avrupa devletlerine ait kesici ve savunma silahları, ateşli silahlar, toplar, atıcılık silahları tablolar, çadırlar, bayrak ve sancaklar, askeri kıyafetler, madalya ve nişanlar ile diğer etnografik eserler sergilenmektedir.

TEL:0212 233 27 20 (4 Hat)
FAKS:0212 296 86 18
ADRES:Askeri Müze ve Kültür Sitesi Komutanlığı
                                            Harbiye/Şişli/İSTANBUL   

Atatürk Müzesi
Şişli’de Atatürk’ün oturduğu ev daha sonra onun anısına müzeye dönüştürülmüştür. Kişisel eşyaları sergilenmektedir.
Ziyarete açık günler : Pazartesi ve Salı hariç her gün açıktır

Aya İrini Kilisesi (St. İrene) Detaylı Bilgi
İstanbul’da yapılan ilk kilisedir. Konstantin’in emri üzerine 4′üncü yüzyılda yapılmış, sonradan Jüstinyen zamanında restore edilmiştir. Yapı, Hıristiyanlık öncesi dönemi tapınağının üzerine inşa edilmiştir.

Ayasofya Müzesi Detaylı Bilgi
Adres: Sultanahmet Meydanı – İstanbul
Tel: (212) 528 45 00
Fax: (212) 512 54 74

Ayasofya Müzesi I.Mahmud Kütüphanesi Detaylı Bilgi

Büyük Saray Mozaikleri Müzesi Detaylı Bilgi
Adres: Sultanahmet Arastası – İstanbul
Tel: (212) 511 97 00

Mozaik Müzesi, Bizans imparatorlarının Büyük Sarayı’ndan kalmadır. 5. ve 6′ncı yüzyıl nadide mozaik döşemeler burada korunmaktadır.

Denizcilik Müzesi
Beşiktaş’tadır. Osmanlı denizcilik tarihine ait bir çok ilginç eserler yanında, sultanların Boğazı geçerken kullandıkları “saltanat kayıkları” da sergilenmektedir.
Ziyarete açık günler : Cumartesi ve Pazar hariç her gün açıktır

Divan Edebiyatı Müzesi (Galata Mevlevihanesi) Detaylı Bilgi
Adres: Galipdede Cad. 15 Beyoğlu – İstanbul
Tel: (212) 245 41 41

Fethiye Müzesi (Pammakaristos) Detaylı Bilgi

Güzel Sanatlar Müzesi
Beşiktaş’taki Güzel Sanatlar Müzesi’nde 19. uncu yüzyılın sonundan günümüze uzanan döneme ait Türk resim ve heykel örnekleri yer almaktadır.
Ziyarete açık günler : Pazartesi ve perşembe hariç her gün açıktır

Havacılık Müzesi
Yeşilköy’dedir. Türk havacılığının gelişmesi teması üzerine kurulmuştur.
Ziyarete açık günler : Salı hariç her gün açıktır

İmrahor Anıtı (İlyas Bey Camii) St. Studios Manastırı Hagios Ionnes Prodromos Bazilikası Detaylı Bilgi

Kariye Müzesi Detaylı Bilgi
Adres: Edirnekapı – İstanbul
Tel: (212) 523 30 09

11. yüzyıl eseridir ve “Hz. İsa” Kilisesi adıyla da anılır. İstanbul’da Ayasofya’dan sonra en önemli Bizans yapısıdır. İstanbul Edirnekapı yakınlarında yer alan mozaik ve freksleriyle ünlü bu kilise Bizans İmparatoru Alexius Komnenos’un kayınvalidesi Maria Dukaina tarafından yaptırılarak Hz. İsa’ya ithaf edilmiş daha sonra büyütülmüştür. Hz. İsa ve Hz. Meryem’in yaşantılarını sahneleyen mozaik ve fresklerinin çoğu 1305-1320 yıllarında yapılmıştır. II. Bayazıt döneminde camiye çevrilen kilise Cumhuriyet döneminde 1929′da restore edilmiş, mozaikleri meydana çıkarıldıktan sonra müze olarak ziyarete açılmıştır. Bu arada, müze ziyareti sonrasında Kilise’yi çevreleyen ahşap evlerde, şehrin koşuşturan ortamından uzakta, rahat bir atmosfer içinde çay ve kahve sunulmaktadır.

Orhan Kemal Müzesi
Müze Tel : (+90-212) 292 92 45 – 292 12 13 Fax: (+90-212) 243 67 82

Yakın edebiyatımıza ışık tutan Orhan Kemal için, Orhan Kemal Kültür Sanat Koordinatörlüğü katkıları ile İstanbul’da, Akarsu caddesi No:32 Cihangir 80060 adresindeki ev müze haline getirildi. Müzede Orhan Kemal’in fotoğrafları, ilk baskı kitapları, yabancı dilde yayınlanan kitapları, çalışma odası, kullandığı eşyalar ve giysileri sergilenmektedir.
Ziyarete açık günler : Her gün 10.00-17.00 saatleri arasında açıktır. Giriş ücretsizdir.

Rumelihisarı Müzesi – Anadoluhisarı Müzesi – Yedikulehisarı Müzesi Detaylı Bilgi
Rumelihisarı Müzesi
Adres: Yahya Kemal Cad. No:42 Hisarönü – İstanbul
Tel: (212) 263 53 05

Anadoluhisarı Müzesi
Adres: Beykoz – İstanbul
Tel: (212) 263 53 05

Rahmi Koç Endüstri Müzesi Detaylı Bilgi
Hasköy’ün banliyösünde, Haliç kıyısında, daha önceleri Lengerhane adıyla anılan Osmanlı dönemi demir ve çelik işçiliğinin mekanı Rahmi Koç Endüstri Müzesi endüstrideki gelişmeleri sergilemektedir.
Ziyarete açık günler : Pazartesi hariç her gün açıktır

Sadberk Hanım Müzesi Detaylı Bilgi
Boğazdan yukarıya doğru, Büyükdere’nin kenar mahallesindeki, 19 uncu yüzyıl iki ahşap villayı Sadberk Hanım Müzesi koleksiyonları doldurmaktadır. Önceden Türk süsleme sanatı örneklerinin sergilendiği bu özel müze yeni arkeolojik koleksiyonun eklenmesi ile daha da büyümüştür.
Ziyarete açık günler : Çarşamba hariç her gün açıktır.

Şehir Müzesi
Yıldız Sarayı’nın bahçesindeki Şehir Müzesi’nde ise Osmanlı fethinden bu yana İstanbul’un tarihi ile ilgili belgeleri korumaktadır.
Ziyarete açık günler : Perşembe hariç her gün açıktır. Yine Yıldız Sarayı bahçesinde çok zengin dekor ve sahnesi, zarif kostümleri ile Tiyatro ve Tarihi Sahne Kostümleri Müzesi yer almaktadır.

Tekel Müzesi Detaylı Bilgi

Topkapı Sarayı Müzesi Detaylı Bilgi
Adres: Sarayiçi Sultanahmet – İstanbul
Tel: (212) 522 44 22
Fax: (212) 522 44 22

 

 

Türk Halıları Müzesi
İbrahim Paşa Sarayı’nın bulunduğu sokağın karşısındadır. Türkiye’nin her yöresinden toplanan çok güzel antika halı ve kilimler sergilenmektedir.
Ziyarete açık günler : Pazartesi hariç her gün açıktır

Türk – İslâm Eserleri Müzesi Detaylı Bilgi
Adres: İbrahim Paşa Sarayı Sultanahmet – İstanbul
Tel: (212) 518 18 05
Faks: (212) 518 18 07

Müzede Türk ve İslam sanatı eserleri sergilenmektedir. Bina, 1524′de Muhteşem Süleyman’ın Baş Veziri İbrahim Paşa tarafından ikametgahı olarak yaptırılmıştır. Osmanlı İmparatorluğu döneminin en büyük özel konutudur. Bugün, zarif seramik koleksiyonlarının, minyatürlerin, hat sanatı örneklerinin, tekstillerin, en eski halıların yanında ağaç oyma eserlerin sergilendiği bir mekandır.

Türbeler Müzesi
Adres: Atmeydanı Sultanahmet – İstanbul
Tel: (212) 517 05 44

Yıldız Sarayı Müzesi Detaylı Bilgi
Adres: Beşiktaş – İstanbul
Tel: (212) 258 30 80
Faks: (212) 258 30 85

Yerebatan Sarnıcı
Bizans Sarnıcı olarak da anılan sarnıç, Ayasofya’nın yakınındadır. Büyük salonun ince tuğla kemerleri 136 adet korint stili sutünla desteklenmektedir.
Ziyarete açık günler : Salı hariç her gün açıktır

Kıyı Turizmi

Plajlar

Büyükada, Beykoz, Poyrazköy, Kilyos ve Sarıyer’de plajlar mevcuttur.

Yat Turizmi

İstanbul, yatçılar için popüler bir başlangıç noktasıdır. Yatçılar kuzey denizinden başlayarak Avrupa içinden kanallar yoluyla Ren ve Tuna nehirlerini kullanarak Karadeniz’e, İstanbul Boğazı marinalarına açılabilirler. İki kıta arasında uzanan köprülerin altındaki İstanbul Boğazı ve Adalar’ın güzel koyları yatçıların tercih ettiği bir güzergahtır. Bölgenin iki büyük marinası bulunmaktadır. Bunlardan biri Ataköy’de, diğeri Fenerbahçe’dedir.

Golf Turizmi

Uluslararası yarışmalarda kullanılabilecek nitelikte iki adet golf tesisi bulunmaktadır. Bunlardan biri Silivri’de diğeri ise Sarıyer’dedir (Kemerburgaz).

Temal Turizm

Tuzla İçmeleri

Tuzla ilçe merkezine 2 km. uzaklıkta bulunan merkez, deniz kenarında iki ayrı kaynak halindedir. Büyük içme denize yakın ve mineralizasyonu yoğundur. Küçük içme deniz kenarından 300 m. kadar içerdedir. İçilmesi kolay olan içmeler klorür, sülfat, sodyum, kalsiyum ve magnezyum açısından zengindir. Sindirim sistemi, idrar yolları hastalıklarına iyi geldiği bilinmektedir.

Kongre Turizmi

Dünyanın büyük metropolleri arasında önemli bir yeri olan İstanbul’un Kongre Turizmine yönelik ciddi bir potansiyeli bulunmaktadır.

Konumu, tarihi, doğal güzellikleri, ulaşım imkânlarının fazlalığı İstanbul’un, Türkiye’deki kongre turizminin en yoğun olduğu kentlerden biri olmasını sağlamıştır.

İstanbul’un uluslararası bir sanat ve kültür merkezi olması, kültür ve sanat gösterileri ve konferansların şehrin kültürel paletinde yer almasına neden olmuştur.

Ülkemizde düzenlenen kongrelerin %85’i İstanbul’da yapılmaktadır. Ulaşım ve telekomünikasyon kolaylıkları, gelişmiş konaklama tesisleri, alışveriş imkânları, çevre gezileri açısından çok çeşitli alternatifler taşıması nedeniyle kongre düzenlemek isteyenlerin tercih ettikleri önemli bir merkez durumundadır.

İstanbul’da nitelikli tesislerde yer alan çeşitli büyüklüklerde toplam 190 salon, 4000 kişilik kapasiteye sahiptir. Mevcut kapasiteye ek olarak toplam 4.100 metrekarelik geniş bir alana inşa edilen Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Merkezi 5000 kişi kapasitelidir.

Kamp-Karavan Turizmi

Silivri, Büyükçekmece, Küçükçekmece, Florya, Ataköy, Bakırköy, Kilyos, Şile’de kamping yerleri bulmak mümkündür.

 

Kuş Gözetleme
Büyükçekmece Gölü

Büyükçekmece, Çatalca ilçesinin sınırları içerisindedir. İstanbul’un batısında, Karasu Çayı’nın Marmara Denizi’ne döküldüğü yerde oluşmuş bir tatlı su gölüdür. Kuzeyde Karasu ve diğer dereler boyunca uzanan bataklık ve sulak çayırlar da önemli kuş alanı sınırları içindedir.

Göl, başta Elmabaş patka olmak üzere kışlayan büyük sayılardaki su kuşları ile önemli kuş alanı statüsü kazanır. Özellikle kışın önemli sayılarda gümüş martı, baharda ise Küçük Martı ve Akdeniz martısı görülür.

Üreyen kuşlar arasında, küçük balaban, çıkrıkçın, elmabaş patka, saztavuğu, sakarmeke, uzunbacak, bataklık kırlangıcı ve sumru bulunur.

Küçükçekmece Gölü

Küçükçekmece ve Avcılar ilçeleri sınırları içerisinde bulunur.

İstanbul’un batısında Marmara Denizi kıyısında yer alır. Sazlı Hadımköy ve Nakkaş dereleri tarafından beslenir. Artık İstanbul’un içinde kalmıştır.

Alan, kışın bahri, karabatak ve gümüş martı dahil olmak üzere önemli sayıda su kuşunu barındırır. Küçük karabatak kış başında ve baharda görülür.

Boğaziçi

Sarıyer, Beşiktaş, Beyoğlu, Şişli, Eminönü, Üsküdar, Beykoz, Ümraniye, Kartal, Pendik ilçelerini kapsar. Boğaziçi göçmen kuşlar için Avrupa’daki en önemli, göç yollarından biri üzerinde yer almaktadır. Yaklaşık 33 km. uzunluğundaki bu su yolu ortalama 1.5 km. genişliğinde olup, Asya ve Avrupa’yı ayırır.

İlk ve sonbahar aylarında gerçekleşen kuş göçünün en iyi izlendiği yerlerin başında, Avrupa yakasında Sarıyer sırtları, Asya yakasında Küçük ve Büyük Çamlıca tepeleri gelir. Kara leylek, arı şahini, kara çaylak, şahin, küçük orman kartalı görülebilen türlerdir. Uçarken görülebilen yelkovan sürüleri sayesinde de önemli kuş alanı statüsü kazanmaktadır.

Şile Adaları

İstanbul’un Karadeniz kıyılarındaki Şile ilçesinin liman girişinde yer alan dört adadır. Alan burada üreyen tepeli karabatak, popülasyonu ile önemli kuş alanı statüsü kazanır. Bunların çoğunluğu en büyük ada ve onun doğusundaki adada kuluçkaya yatar. Diğer iki ada, daha çok konaklama için kullanılır.

Bitki İnceleme

İstanbul’un doğal bitki örtüsü, orman, maki, psödomaki (Karadeniz iklimine uymuş, değişime uğramış, nemli karakterli daha ağaçsıl maki bitki toplulukları) ile kıyı bitkilerinden meydana gelmektedir. Çatalca ve Kocaeli yarımadasında iklim şartlarına uyan bitki toplulukları, kuzeyde “nemli” güneyde “kuru” türler şeklinde gelişmişlerdir.

Kocaeli Yarımadası bitki örtüsü, kızılcık, fındık, geyikdikeni, güvemçalısı, muşmula, yabani erik, böğürtlen, üvezkaraçalı, akçaağaç, mürver, sumak, kurtbağrı, ayı üzümü gibi kışın yapraklarını döken cinslerle akçakesme, kocayemiş, funda, defne, katırtırnağı, katran ardıç, kermes meşesi, ladin gibi türlerden oluşmuştur.

Nemi ve ormanı karakterize eden ağaç türleri, daha çok İstanbul Boğazı’nın kuzey-doğusu, Alemdağ’ın kuzeyi ve Polonezköy çevresinde görülen kestane, kayın, adi gürgen ve saplı meşedir. Riva deresi ve Ağva’daki Gökdere arasındaki bölgede batıda saplı meşe doğuda macar meşesi hakim türlerdir.

Bitki örtüsünün sadece iklimle değil toprakla da ilişkisi vardır. Tüm kayın birliklerinin bulunduğu alanları kireçsiz kahverengi orman toprakları kaplarken, meşe ve kestane türlerinin alanlarında kahverengi orman toprakları görülmektedir.

Bitki inceleme açısından değerlendirilebilecek en önemli alanlardan birisi Belgrad Ormanları diğeri de Atatürk Arboretumu’dur.

Belgrad Ormanları

Şehir merkezine araba ile 30-45 dakika mesafede olup, İstanbul için adeta nefes alınabilecek bir ortam konumundadır. Doğa severlerin ve bitki inceleme tutkunlarının en çok rağbet ettikleri alanlardan biridir. Belgrad Ormanı kışın yaprak döken çok sayıda ağaç ve bitki türünün oluşturduğu bir ormandır. Mevcut ağaçlar arasında ilk sırayı meşe almaktadır. Daha sonra en çok bulunan ağaç türü doğu kayını, adi gürgen ve Anadolu kestanesidir.

Atatürk Arboretumu

Arboretumlar, bilimsel araştırma ve gözlem amacıyla, orijini ve yaşları belli, her biri doğru ve dikkatli bir şekilde bir araya getirilmiş olan, çoğunluğu ağaç ve diğer bitki taksonlarının uygun seçilmiş alanlarda yetiştirilip sergilendiği tabiat parçalarıdır. Başka bir deyişle arboretumlar eğitim ve bilimsel yanları ağır basan canlı bitki müzeleridir.

Atatürk Arboretumu, Belgrad Ormanı’nın güneydoğusunda 345 hektarlık bir orman parçası üzerinde kurulmuştur. Bugüne kadar sayısı 1500’ü aşan tür üzerinde sergileme yapılmaktadır. Zengin bir akça ağaç ve meşe koleksiyonu vardır. Ayrıca pek çok soğanlı bitki türünü de görmek mümkündür.

Yamaç Paraşütü

İstanbul’da temel derslerden başlayıp profesyonel sporcuların yararlanacağı özelliktekilere kadar pek çok yamaç paraşütü alanı bulunmaktadır. Bunlar arasında Çatalca, Karaburun, Çiftalan, Silivri, Aydes en çok tercih edilen sahalardır.

Çatalca

Temel ve yeni başlangıç için oldukça iyi bir alandır. Kuzey-güney bakarlı ve rüzgârlara açık pek çok yamaç bulunmaktadır. Şehir merkezinden 60 km. uzaklıktadır. Sertifikalı sporcular için kolay bir parkurdur.

Karaburun

Karadeniz’e 1 km. kıyısı olan bir yöredir. Süzülerek uçmak ve yükselmek için uygun bir ortam sunmakla birlikte sadece kuzey yönünden gelen rüzgârlarla uçmaya imkân tanımaktadır.

Aydos

İstanbul çevresindeki ikinci büyük tepelik alandır. Güney rüzgârlarının egemen olduğu bir yöredir. Şehir merkezinden arabayla 1 saat uzaklıktadır.

Çiftalan

Dökülen moloz ve taşlarla sonradan oluşturulmuş yapay bir yamaçtır. Kuzey rüzgârlarının ağırlıkta olduğu bir alandır. Dik bir yamaca sahip olması ve yer seviyesinde çok fazla düzlük bulunmaması sebebiyle iniş biraz zorludur.


Silivri

Çatalca’da rüzgârın çok olduğu dönemlerde alternatif olarak kullanılan bir alandır. 30 m’den daha fazla uzunlukta bir yamaca sahip olan tek alandır. Her türlü paraşüt tipi için uygun bir ortama sahiptir.

Yaban Hayatı

Bakırköy

Küçükçekmece Gölü civarında ender olarak ördek ve yaban kazı, Alibeyköy Baraj Gölü çevresinde ördek ve kaz, Kemerburgaz civarındaki Belgrad Ormanları’nda yaban domuzu, tilki, ender olarak çakal ve kurt, sık ormanlarda çulluk, sülün ve yaban güvercini görülmektedir,

Çatalca

Kuzeybatıda Yalıköy bölgesi karaca ve sülün üretim sahası olarak belirlenmiştir. Istranca Dağları’nın yüksek tepelerinde ve sık ormanlıklarda ender de olsa kurda rastlanır. Ayrıca ülkemizde ender olarak rastlanan, sürülerinden ayrılmış ve giderek orman içinde vahşileşmiş mandalar bulunmaktadır. Durusu (Terkos) Gölü ördek ve yaban kazı için yaşam ortamıdır. Sinekli yöresi sülün koruma sahası olarak belirlenmiştir.

Beykoz ilçe sınırlarının kuzeydoğu tarafından çulluk, tavşan ve tilki ile ender olarak dağ kekliği bulunur. Ömerli Baraj Gölü civarında kaz ve ördek, sık ormanlık alanlarda yaban domuzu görülmektedir.

Bunun dışında il bünyesinde;

İstanbul-Sarıyer-Feneryolu Yaban Hayatı Koruma Sahası
İstanbul-Çatalca, Yalıköy (Çilingöz) Yaban Hayatı Koruma Sahası
İstanbul-Arnavutköy-Şamlar Ağaçlandırması Yaban Hayatı Koruma Sahası
İstanbul-Silivri, Sinekli Sülün Yerleştirme Sahası bulunmaktadır.

Korunan Alanlar

Göknarlık Tabiat Koruma Alanı

Alan, Beykoz ilçesi Tokat köyü sınırları içerisindedir. Saha 46.5 hektar büyüklüktedir. Beykoz ilçesine 8 km. uzaklıktadır. İstanbul’da tabii olarak yayılım gösteren tek göknar meşceresinin yer aldığı nadir ve tehlike altında bulunan bir eko sistem özelliği göstermektedir. Göknar, kestane, ıhlamur, gürgen ve fındık başlıca bitki türlerini oluşturmaktadır.

Polonezköy Tabiat Parkı

Beykoz ilçesi sınırları içerisindedir. Polonezköy, çevresindeki endüstriyel gelişime karşı doğal varlığını koruyan bitki örtüsü ile Batı Akdeniz Bölgesi’nin floristik özelliklerini taşımaktadır. Gürgen,kayın, karaağaç, kızılağaç, kestane ve ıhlamur gibi yapraklı türlerin yanı sıra ibrelilerden oluşan ve çeşitli alt flora ile zenginleşen bir orman dokusuna sahiptir. Yaban hayatı topluluğu da oldukça zengindir. Ayrıca yöre, ilkbahar ve sonbaharda leylek ve yırtıcı kuş göçlerinde binlerce kuşun konaklama ve beslenme yeridir. Plato niteliğini taşıyan jeormofolojik yapısı, peyzaj güzellikleri ve rekreasyon imkânları yanında, tarihsel bir özellik de taşımaktadır.

Tabiat Parkı içerisinde bir gelişme noktası olan Polonezköy’de konaklama tesisleri yer almakta olup, büfe ve lokantalar da bulunmaktadır.

Türkmenbaşı Tabiat Parkı (Hacıosman Tabiat Parkı)

Şişli ilçesi dahilinde Hacıosman mevkiinde yer alır. 1999 yılında, Hacıosman Tabiat Parkı adı Türkmenbaşı Tabiat Parkı olarak değiştirilmiştir.

Türkmenbaşı Tabiat Parkı; Belgrad Ormanı bitki örtüsüne benzer üstün estetik verilere sahip florası ve manzara bütünlüğü içerisinde İstanbul halkının eğlenme, dinlenme ve sportif faaliyetlerine cevap vermektedir.

Saha, orman niteliğinin ve dolayısıyla ekolojik dengesinin korunması, çevreden gelebilecek her türlü işgalin durdurulması ve halkın yararına bir statü kazandırılması amacıyla tabiat parkı ilan edilmiştir.

Sahanın yakınında Fatih Ormanı, Belgrad Ormanı, Fatih Çocuk Ormanı Orman İçi Dinlenme yerleri bulunmaktadır. İlkbahar ve yaz mevsiminde özellikle hafta sonları tüm piknik sahaları yoğun bir ziyaretçi akımına uğramaktadır.

Subaşı Havuzlar Çınarı Tabiat Anıtı

Çatalca ilçesindedir. 900-1000 yaşlarında, 15 m. boyunda, 3.5 m. çap ve 17 m. çevre genişliğine sahip çınar ağaçları bulunmaktadır.

Su Kemerleri
Mualla Kemeri: Mimar Sinan tarafından yapılan su kemerlerinden biridir. Alibey deresi vadisindedir. Orta kesimde 4 büyük kemer vardır.

Uzun Kemer: Mimar Sinanın yaptığı kemerlerden biridir. Kemerburgazın 1500 m kadar kuzeybatısıdadır. Kanuni Sultan Süleyman zamanında yaptırılmıştır.

Güzelce Kemer: Cebeci Köy Kemeri olarak da bilinen eser Kanuni Sultan Süleyman devrinde Mimar Sinan tarafından yapılmıştır. Kemerburgazın güneyindeki Cebeci Köyün 1500 m. kadar doğusundadır.

Bahçeköy Kemeri: Sultan Mahmut Kemeri olarak bilinen kemer Bahçeköyden Büyükdere’ye doğru 1 km mesafededir. I. Mahmut zamanında 1731′de tamamlanmıştır.

Ne Yenir?

İstanbul mutfağı, Dünyanın önde gelen mutfaklarındandır. İmparatorluk başkenti olan kente ülkenin her yanından gelen malzemeler, ustalar, tarzlar, ve lezzetler Osmanlı Türk mutfağının ortaya çıkmasına neden olmuştur. İmparatorluk mutfağının devamı olan ve yeni tatlara açık olan Osmalı mutfağı her gün zenginleşmektedir.

İstanbul mutfağında, kuzu, koyun veya dana etine ilave edilen çeşitli sebzeler esas yemeklerdir. Pilav, börek çeşitleri, bulgur, kuru fasulye, zengin zeytinyağlı sebzeler yan öğünler olarak servis yapılır. Köfte ve şiş kebabı, döner kebap veya acılı, yoğurtlu, patlıcanlı diğer kebap çeşitlerinin makbulleri özel kebapçılarda bulunur. Hamur tartları, baklava, kadayıf ve benzerlerinin hakiki lezzetlisi, bu işi bazen birkaç nesildir devam ettiren küçük dükkanlardan temin edilir.

İstanbul’da da çeşitli milletlerin lokantaları mevcuttur. Fast-food, hızlı atıştırma servisi veren çok sayıda mekan mevcuttur. Ancak lezzetli yöresel yemekler tipik lokantalarda tadılır. Rakı ve ayran, en meşhur iki Türk milli içkisidir. Her ikisi de süt rengindedir: Alkollü olanı rakı; su katınca beyazlaşan sert bir içkidir. Diğeri ise sulandırılmış yoğurttan imal edilen serinletici; ayrandır. Rakı aperatif olarak kuru yemiş veya kavun ve beyaz peynir ile, yemek süresinde çeşitli meze çeşitleri ile alınabilir, başka içkiler ile birlikte içilmez. Şarabın ve biranın ana yurdu Anadolu topraklarıdır.

Meşhur Türk Kahvesi, küçük fincanlarda sade veya şekerli misafirlere her firsatta ikram edilir. “Bir fincan kahvenin 40 yil hatırı vardır” sözü kahvenin Türkler tarafından bilinen kıvamı ile kullanılmaya başlandığı 16. yüzyıldan beri söylenmektedir.

İstanbul’dan Yemek Tarifleri

Bakla fava

Malzemeler :
250 gr. iç bakla
1 adet küçük boy havuç
2 diş sarımsak
1 adet küçük soğan
1 kahve fincanı zeytinyağı
1/2 demet dereotu
1 adet limon

Hazırlanışı: baklalar iyice yıkanır ve tencereye alınır. Doğranmış havuç, sarımsak ve soğan ilave edilir. Karışımı 2 parmak geçecek kadar su ilave edilir ve kaynatılır. Kaynamaya başladıktan sonra üzerinde biriken köpükler bir kevgir yardımı ile alınır. Zeytinyağı ilave edilerek kaynatmaya devam edilir. Çırpma teli ile püre haline gelene kadar sık sık karıştırılır. doğranmış dereotu eklenir. Suyunu çektikten sonra püre haline gelen karışım yayvan bir tepsiye dökülür ve soğumaya bırakılır. Kare veya baklava dilimi şeklinde kesilir, üzerine limon suyu ve zeytinyağı dökülerek servis edilir.

Lakerda

Malzemeler:
1 kg. torik veya palamut
Tuz

Hazırlanışı: Balıklar temizlenir ve buzlu suda 24 saat bekletilir. Sudan çıkarılan balıklar iyice temizlendikten sonra tekrar buzlu ve tuzlu suda bekletilir. Her gün yeniden temizlenir ve bu işlem 4 gün boyunca tekrarlanır. En sonunda balıklar sudan çıkarılır ve iyice kurulanır. Cam veya teneke kaplara üzerine bol tuz dökülerek yerleştirilir. Yeneceği zaman ince dilimler halinde kesilerek servis edilir.

Beyinli Beykoz kebabı

Malzemeler:
500 gr. parça et
4 adet kuzu beyni
2 yemek kaşığı margarin
2 adet soğan
1 adet havuç
1 adet patates
tuz karabiber

Hazırlanışı: Beyinler sirkeli suda haşlanır ve kuşbaşı şeklinde doğranır. Soğan yemeklik doğranır. Yağda etle birlikte kavrulur. Üzerine 2 su bardağı su ekleyip 30 dakika kadar pişirilir. Bu arada üzerinde biriken köpükler alınır. Havuç ve patatesler doğranır. Kaynamakta olan etin üzerine tuz ve karabiber ile birlikte ilave edilir. Sebzeler yumuşadıktan sonra doğranmış beyinler, etlerin üzerine serpiştirilir ve birkaç dakika daha pişirilir. Sıcak olarak servis edilir.

Antalya Şehir Merkezi-Tarihi Yerler


YİVLİ MİNARE;Tarihi Bir Yer Ayrı Bir Bölümde Anlatıcam


Gece Görüntüsü

SAAT KULESİ


ÜÇ KAPILAR:Heheee arkadaşlar bu bizim apartmanın önünden çekilmiş objektifi siz olarak düşünürsek arkanızda ben oturuyorum


Burası da Kale Kapısı Yine Tarihi Bi Yer Tramvaylarımısda çıkmışş

abant

1187336231045518284s600×600q851.jpg

Denizden 1328 metre yükseklikte, çevresi çam ormanlarıyla kaplı bir tatlısu gölü. Tertemiz havası, doğal güzelliğiyle büyük kentlerin kargaşasından alabildiğine uzak, gönlünüzce soluklanabileceğiniz bir cennet. Ünü tüm Türkiye’ye hatta yurtdışına bile yayılmış olan ve dört mevsimde dört ayrı doğa güzelliği sergileyen Abant Gölü yeşilin üstüne beyazlarını giymeden önce sararan yaprakların gölgesinde sonbaharı bir başka yaşıyor. Kışkırtıcı güzelliğiyle doğasever gezginleri etkisi altına alıp, kendine hayran bırakıyor.

Doğa tutkunu genç serüvenciler, trekkingçiler, en kısa tatilleri bile değerlendirenler zaten Abant’ın yolunu gözleri kapalı biliyorlar.
İki üç günlük doyumsuz bir tatil düşleyenler!.. Yılı karınca misali çalışıp çabalamakla geçirmiş, ama bugünlerde bulduğu tatil fırsatını nasıl değerlendireyim diye düşünen işkolikler!.. Nikah masasından yeni kalkmış, balayı için adres arayan çiçeği burnunda yeni evliler!.. Evlilik yıldönümlerini kutlamak isteyen gönlü genç yaşlı çiftler!.. Hafta sonları can sıkıntısından şikayet edenler!..
Toplantılarını Abant’a kaydırıp iş ve tatili birlikte yaşamak isteyen kuruluşlar… Kışın çocukları kar ve kızak tutkunu anne babalar!.. Abant tatil severlere her mevsim çeşitli alternatifler sunuyor.
Ulaşımın çok kolay olduğu Abant Gölü ve çevresi, kışın karlarla örtülü ormanlarıyla, sonbaharda sararan, kızaran bitkilerin renk cümbüşü altında yenilen nefis lezzetteki ızgaraları ve alabalıklarıyla, tertemiz dağ havasıyla çarpıcı güzellikler sergiliyor.
Abant, denizden 1328 metre yükseklikte, toprak kaymaları sonucu oluşmuş bir tatlısu gölü. 1.28 kilometrekarelik bir alanı kaplıyor. En derin yeri 18 metre.

Her yanı ormanlarla kaplı. Hoş kokularıyla çam, köknar, kayın ağaçları çoğunlukta. 6.5 kilometre tutan göl çevresinde tur atmanın keyfi ise bambaşka. Kıyıları nilüfer çiçekleri ile kaplı yer yer sazlıklarla çevrili göl’ün konukları temiz dağ havasını soluyarak huzurlu yürüyüşler yapabiliyor, arzu edenler çevresini bisikletle turluyorlar. Gölün büyük bölümünde kiralık atlarla dolaşma veya faytonlarla nal sesleri eşliğinde gezilere çıkma, ters ışıklarda fotoğraf çekmek, gibi zevkler de bulunuyor. Her noktasından, her açıdan başka türlü görünen gölün en güzel ve tamamını görebilme zevki ise Mudurnu yolu başlangıcındaki tepede yaşanıyor.
Lezzetli alabalıkların bulunduğu ve olta balıkçılığı zevkinin dört dörtlük tadıldığı Abant Göl çevresi, bitki ve hayvan türleri açısından oldukça zengin. Kuşlar, sincaplar, su samurları bir yana, bölgede bir de geyik üretme çiftliği bulunuyor.
Çevrede dolaşmanın, koşu yapmanın sonrasında ailece kendin pişir kendin ye tarzı ağaç masalarda, toprağa basarak açık hava piknikleri yapmanın tadına ise doyum olmuyor.
Göl yüzeyinin kış mevsiminde donmadığı zamanlarda gölde su bisikleti ve sandalla gezme olanağı da bulunuyor.
Kışın atların çektiği kızaklarla göl turu yapılırken, yılın her ayında kır gazinolarında, kafelerde kahve veya çay içip dinlenebiliyor ya da yemek ihtiyacı karşılanabiliyor.
Göl alanı yolu boyunca ve girişte yöre sakinleri kurdukları tezgahlarda, yörenin kendine özgü tarhana, erişte, yağlı peynir, tereyağı, çam balı ve çeşitli meyveler gibi köy ürünlerini satıyorlar. Bunlara dağ havasının ayrılmaz parçası sucuk-ekmek satıcıları da ekleniyor. Bir çoğu Mudurnu köylerinden gelerek getirdikleri özellikle cevizler, kestaneler, patatesler, kuşburnu ve alıç isimli kolye misali ipe dizili dağ yemişleri alıcı buluyor.
Abant Otel işletmecileri, 35 yıldır doğanın bekçiliğini yaptıklarını, müşterilerine konforlu bir dağ oteli hizmeti verdiklerini belirtiyorlar. Otellerde yüzme havuzu, sauna, çocuklar ve büyükler için oyun salonları, barlar, restorantlar, TV odaları, spor üniteleri bulunuyor. Abant, kongre turizmine ve spor takımlarına da kamp için hizmet veriy
or.

 Dünyanın sayılı tatil merkezlerinden biri haline gelmesi planlanıyor. Abant’ta Orman Bakanlığı Milli Parklar Av ve Yaban Hayatı Genel Müdürlüğü tarafından hazırlatılan çalışmalarda Ekolojik dengenin sağlanması, kirliliğin önlenmesi, Abant yakınlarında bulunan Çepni Yaylası Çaltepe doruğunda 3 pistli kayak merkezi yapımı, Abant göl çevresinde dolaşım amaçlı raylı sistem kurulması, bisiklet yol ilavesi, gölü çevreleyen alanda bulunan elektrik direklerinin yer altına alınmasıyla görüntü kirliliğinin kaldırılması, sekiz ayrı yere seyir terası kurulması ve bunlar arasında bağlantı sağlayan patika yol yapımı bulunuyor.